"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Boyun eğmedik, teslim olmadık

25 Mayıs 2021, Salı
Bizlere; gazetemize ve şahsımıza direkt ya da endirekt yollardan “uyarı”da bulunanlar; “Bu işlerden vazgeçin, herkes sustu, siz niye konuşuyorsunuz?” diyenler oldu. Ama biz boyun eğip teslim olmadık

28 Şubat’ta Mehmet Kutlular - Basın toplantıları, soru-cevaplar - 9

Niye biz seçildik sorusuna gelince, gerçekten bizden başka çok kişi de benzer ifadeleri kullandı. Diyanet İlâhî ceza dedi, Yaşar Nuri İlâhî tokat dedi, kimisi takdir-i İlâhî dedi. Biz, en hafif mânâda ikaz dememize rağmen, cezalandırmak için bizi seçtiler. Bana göre bunun sebebi, 28 Şubat’tan sonra temel hak ve hürriyetler noktasında yapılan baskılara karşı çıkmış olmamızdır. Temel hak ve hürriyetlerin bu tarihten sonra hayli kısıtlanmak istenmesi, bizim de bu kısıtlamalara; –bazıları susmasına ve teslim olmasına rağmen– susmadan, teslim olmadan, “Bunlar yanlıştır, bunlar yapılmamalıdır, bunlar anayasaya göre de, insanların vicdanlarına göre de yanlış hareketlerdir. Bunlardan vazgeçilmelidir, bu yanlışlar düzeltilmelidir” dememizdir. Bu sözlerimizden dolayı rahatsız olup da bizlere; gazetemize ve şahsımıza direkt ya da endirekt yollardan ‘uyarıda’ bulunanlar; “Bu işlerden vazgeçin, herkes sustu, siz niye konuşuyorsunuz?” diyenler oldu. Ama biz boyun eğip teslim olmadık ve bu hadiseler yaşandı. Bize bunlar yapılarak, başkalarına da ‘ibret’ olması düşünülmüş olabilir. Bu yolla onlara da gözdağı verilmek istendiğine şahsen inanıyorum. Türkiye tarihinin bir kısmını yakından takip ettiğimiz ve bu mekanizmanın da nasıl işlediğini bildiğimiz için, bunun böyle olduğuna inanıyorum. Bizden daha ağır konuşanlar olmuştu, onlara bir şey diyen olmadı. Hatta Sayın Ecevit bile o zaman, bizim ifadelerimizi ‘safsata ve çağdışı’ diyerek değerlendirmişti. Ama bugün bir ibret levhası olarak başka bir depremi değerlendirirken ‘Allah’ın takdiridir’ deme durumuna gelmiştir. 

Bizim suçumuz, bunu onlardan evvel söylemiş olmamız mıdır?

Galile de ‘Dünya dönüyor’ deyince, hâkim güçler ona; ‘Dünya duruyor diyeceksin’ diye baskı yapmış. O da idamdan kurtulmak için önce ‘evet’ demiş, ama sonra ‘Yine de dünya dönüyor’ demiş. Onun dönüyor ya da duruyor demesiyle dünyanın takdir edilen hareketi değişmez. Ama biz bunu yapmak cihetine de gitmedik. Dedik ki, ‘Bizim bu sözümüz doğrudur’ ve sözümüzün arkasında durduk. Her ne şart olursa olsun bu sözümüzden vazgeçmedik. Dolayısıyla bunun neticelerine de katlandık.

Konjonktürel hadiseler vardır. Bir fırtına kopar ve o arada bazıları zarar görür. Biz de o arada zarar görenlerden olduk. Hadisenin özü budur. 

- Metris ve Vize Cezaevi’nden önce, İstanbul’da gözaltına alınarak Ankara/Ulucanlar’a götürülüşünüz ve bir gece orada kalışınız var. Ulucanlar’dan Metris’e kadar geçen sürede neler yaşadınız?

Bizim gibi insanlar için hapishaneler hoş yerler değil. Ama en mühim olan mesele, insanın vicdan muhasebesidir. Eğer bir insan kendisini vicdanen suçlu addetmiyorsa, suçlu saymıyorsa, o zaman vicdanı daha fazla müsterih oluyor. Kadere imanı da varsa daha büyük bir rahatlama hasıl oluyor.

Böyle hadiseleri tevekkülle karşılamak cihetine gidince, o noktalarda–sıkıntı bakımından–daha büyük hafiflemeler oluyor. Ayrıca, toplumun vicdanında da bizim sözlerimizin suç olmadığını insanlar kabul etti. Bu bakımdan, emniyetinden cezaevlerine kadar hep hürmet ve saygıdan, üzüntülerini bildirmekten–üzüldük hocam, ya da üzüldük beyefendi gibi–başka birşey görmedik. Gereken her türlü insanî görevlerini ve yardımlarını esirgemediler. Tabiî bu durum, sıkıntıyı biraz daha hafifleten cihet oluyor.

Ulucan’lara gittik, bir gece kaldık. Herkes ilgi gösterdi. Bir sıkıntı çekmedik, kötü bir muamele görmedik. Bir gün sonra da tahliye olduk. Yani mahkemenin gayr-ı mevkuf devam etmesi noktasında karar verildi ve mahkememiz de o şekilde devam etti. Çünkü tevkıfın gerekçeleri ortada yoktu. Yani kaçma tehlikesi, delilleri yok etme, mekânı belli olmama gibi hallerde tevkif ediliyor. Bizim sosyal durumumuz buna uymuyor. Yeri belli olan, bilinen bir insan olmamız, suç delillerini yok etme gibi bir mesele de olmadığından dolayı bizim mahkememiz gayr-ı mevkuf olarak sürdü. Mahkeme safahatı devam etti. Sonunda mahkeme neticelendi ve hakkımızda 2 yıl 1 gün ceza verildi. Anayasa Mahkemesi de affın bazı maddelerine itiraz eden mahallî mahkemelerin taleplerini esastan görüşmeye aldığı için–Bizim ‘suç’umuz ceza noktasından affa giriyor, fakat tarih noktasından girmiyordu–onun neticesini beklemeyi düşündük. 23 Nisan 1999’a kadar olan cezalar affa uğradı. Bizim ‘suç’umuz o tarihten sonra olduğu için bizimki affa uğramadı. Halbuki ilk hazırlanan af kanunu, Cumhurbaşkanı tarafından bazı eksikler/noksanlar bulunduğu için veto edilmişti. Orada da hayli zaman geçmesine rağmen ‘suç tarihinde’ bir değişiklik yapılmadan kabul edildi. Biz de bu itirazları bekleyelim diye düşünmüştük. O arada–bizim mahkûmiyetimiz kesinleştiği için–mahallinde ‘yakalanarak cezaevine konulması’ bilgisi geldi ve jandarma bir gece bizi evimizden alarak Metris’e götürdü. 

- Mahkeme safahatı devam ederken, yurt dışına çıkışlarınız olmuştu. Hiç gelmemeyi düşündüğünüz oldu mu? 

Asla... Cezam kesinleşmeden, yani Yargıtay’dayken yurt dışına çıkmıştım. Ben Avustralya’dayken Yargıtay’ın cezamı onayladığı bilgisi geldi. Biz de, ‘Madem kararımız kesinleşti, bize de kaçtı demesinler’ diyerek hemen Türkiye’ye geldik. Ondan sonra da normal prosedürü takip ettik. 

- Vize Cezaevinde sizi ziyarete gelmiştik. Ziyaret esnasında söylediğiniz bir söz vardı: ‘Bu işler kaçarak değil, yatarak düzelir’ demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye’de son zamanlarda ‘moda’ olan bir davranış var. Baştan cesurane sözler söyleyip, sonra o sözler hakkında takibata geçilince yurt dışına kaçmak moda haline geldi. Tabiî ki bu aslında inanç sahibi, fikir adamları için pek hoş karşılanmayan bir meseledir. Eğer bir şeye inanıyorsanız, onun bütün neticelerine katlanacaksınız. Eğer katlanamayacaksan, o zaman söylemeyeceksin. Çünkü bunlar hem kendi inandığı düşünce ve fikirlere–bana göre–saygısızlıktır, hem de bir dâvâ adamı için dâvâsına saygısızlıktır. Hem de kötü bir emsal olur. O insan, kaçtığı zaman–eğer temayüz etmiş bir kişi ise–ve o düşünce ve inanç yolunun ön saflarında ise, arkadan gelenlere de kötü emsal olacak. Onlar da sıkıştığı zaman kaçacak, ya da düşüncelerini inkâr edecektir. Ya da yoruma ve tevile kaçacaktır: Yok ben öyle söylemek istememiştim de vs. Halbuki gerçek fikirlerine inanan insanların, o doğruları hiç kıvırmadan, eğmeden, bükmeden toplumun önünde söylemesi ve onda ısrar etmesi ve sebat etmesi lâzımdır ki, o düşünceyi paylaşanlara hem bir cesaret, hem de onlar için bir iftihar vesilesi olabilsin. Çünkü öbür türlü kaçtığı, aman yanlış anlaşıldım dendiği zaman efkâr-ı ammede bu düşüncelere de saygı duyulmuyor. Aynı düşünceyi paylaşanları da üzüyor bu durum. Zaten her büyük zatın, inanç ve fikir adamlarının kendisine mahsus meslekleri, meşrepleri dediğimiz karakterleri vardır. Bizim kendimize rehber ve Üstad edindiğimiz Bediüzzaman Said Nursî’nin de karakter yapısı; inandığının arkasında duran, gerektiği zaman bu uğurda hayatını vermekten çekinmeyen, sıkıştığı zaman başka yere gitmeyen, “Dışarda dahi olsam buraya gelmem lâzımdı” diyen ve inandığı doğruları yaşadığı topraklar üzerinde son nefesine kadar savunmaktan–her türlü sıkıntıya rağmen–vazgeçmeyen bir yapıdır. Biz onun talebeleriyiz. Elbette onun gibi yapmak da, onu takip etmek de bizim vazifemizdir. Bize yakışan odur. Biz bunlardan taviz veremeyiz. 

Çünkü o tavizler beraberinde maddî ve mânevî bazı mahzurları getirir. O topluluğa ürkeklikler, korkaklıklar, eziklikler meydana getirir.

Bunun için de, bizim başka vatanımız yok. Bir tek vatanımız var ve her zaman da onu söyledik: Kendi vatanımızdaki hapishaneleri, dışardaki saraylara tercih ederiz. Gelir, şerefimizle, namusumuzla bedelini öder, yine o toplumun içine gireriz. Bize yakışanı buydu. Biz de bunu yaptık. O geleneksel modaya uymadık. Çünkü bildiğiniz gibi, bizim rehberimiz, Üstadımız Bediüzzaman’ın yaptığı da buydu. O sözden maksadım buydu. 

Çünkü bizim Üstadımızın hiçbir zaman devlet düşmanı olmadığını, yıkıcı/bölücü olmadığını, hiçbir zaman anarşiye karışmadığını, hiçbir zaman dahilî ve haricî zararlı cereyanlara/akımlara en küçük bir müsamaha tarzında bakmadığını ve açık kapı bırakmadığını ve inandığı doğruları makul ve nezih bir üslûpla anlatmaya devam ettiğini biliyoruz. Bundan rahatsız olanlar da onu sürgün etmiş. O gittiği yerde aynı doğruları söylemeye devam etmiş. Hapse atmışlar, orada yine inandığı doğruları söylemiş ve yazmış. Çıkmış, yine bıraktığı yerden başlamış. Eline sopa ve silâh almamış. O zararlı cereyanlara da uymamış. 

Biz düşüncelerimizin vatana millete zararlı olduğuna inanmıyoruz. Nurculuk tarihinde bugüne kadar devlete ve topluma zarar vermiş, anarşi çıkarmış, yara açmış hiçbir hadise yok. Ha, inançlarımızı yaşamak ve yaymak ise, o bizim tabiî hakkımız. O, bizim ve bütün mü’minlerin görevidir. Kendimiz inanıp, nefsimizde yaşarız. Başkalarına da düşüncelerimizi anlatırız. Kabul eder ya da etmez, kimseyi de zorlamayız. Bu yolun gereği budur.

—Devam edecek—

Okunma Sayısı: 1652
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Oğuz Yiğiter

    26.5.2021 10:54:21

    Üstadın merdâne mesleğinin mücessemidir Yeni Asya şahs-ı mânevîsi. Yiğit insan merhum Kutlular Ağabey de bu istihdamın ete kemiğe bürünmüş hali idi. Nurlar içinde müsterih uyu aziz Ağabey. Bu bayrak yere düşmeyecek biiznillah...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı