KASTAMONU HAYATI
Eskişehir hapsi sonrasında, Bediüzzaman Kastamonu’da ikamete mecbur tutulur. Yine sürekli takip ve tarassut altında sekiz yılını bu vilâyette geçirir. Daha önce Barla’daki ikameti sırasında Isparta ve civarını aydınlatan hizmeti, bu defa Karadeniz bölgesine yayılır. Bediüzzaman burada da eser telifine ve neşrine durmaksızın devam eder. Bu arada, Isparta’daki talebeleriyle sürekli ve dinamik bir irtibat içinde bulunur. Bu dönemde yazdığı mektuplarda, Risale-i Nur hizmetinin seyir ve inkişafı ile hizmet metodu hususunda aydınlatıcı prensipler mevcuttur.
Sekiz senelik “sükûnet” devresinden sonra, 1943’te yeni bir “operasyon”a ihtiyaç görür hükümet. Malûm iddiaların tekrarıyla Bediüzzaman ve 138 talebesi Denizli Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilir. Ama mahkeme ittifakla beraat kararı verir. İdarî makamların ikinci büyük harekâtı, böylece adalet karşısında neticesiz kalmıştır.
DENİZLİ HAPSİ VE EMİRDAĞ HAYATI
Denizli hapsini, Bediüzzaman’ın Emirdağ hayatı takip eder. Tabiî, yine sıkı takip altında. Ama hizmet durmaz. Eserler yayılmaya devam eder. Bediüzzaman’ı Eskişehir hapsinde olmadık tazyiklere maruz bırakan Şükrü Kaya bu inkişafa bir türlü akıl erdiremediğini, yıllar sonra Cemal Kutay’la yaptığı bir sohbette şöyle anlatmıştır:
“Hayret ettiğim nokta, Anadolu’nun ücra kasabalarında bu kadar sıkı kontrol altında tutulan bir insanın, mutlak serbestlik ve cazibelerle özlenir hale getirilen sahalarda elde edilemeyen alâkaya sahip olabilmesidir. İyi hatırlıyorum; bir gün Necib Ali (Ankara İstiklâl Mahkemesi Savcısı, CHP Genel Yönetim Kurulu üyesi ve partinin halkevleri ve basın sorumlusu), bu kadar uğraşıp didinmeye rağmen halkevlerine Bediüzzaman’ın arkasından giden gençler kadar kalabalık toplayamadıklarından dertlenmişti.”
Kim bilir, CHP yönetiminin Said Nursî’ye olan kızgınlığının ana sebeplerinden biri belki de budur. Bütün devlet imkânlarını kullanarak, en “cazip” vasıtalara başvurarak gençliği dininden uzaklaştırma gayretlerinin neticesiz kalmasına karşılık, tek başına bir manevî cihad başlatan Bediüzzaman’ın hizmeti her geçen gün inkişaf etmektedir.
Ve bir mahkeme safhası daha açılır Said Nursî’nin hayatında: 1947’nin son ayında Afyon’a getirilir ve tevkif edilir. Yine “gizli cemiyet kurma, halkı hükümet aleyhine çevirme, rejimi yıkmaya çalışma” gibi ithamlarla, hakkında dâvâ açılır. Sonunun iyice yaklaştığını gören CHP yönetimi, bu telâş içinde, elinden geleni ardına koymama gayretine düşmüştür. Bu partinin içişleri bakanlarından Hilmi Uran’ın bir hatırası, İsmet İnönü’nün Bediüzzaman’la ne kadar yakından ilgilendiğini göstermesi bakımından çok enteresandır. Tek parti devrinin son demlerini yaşadığı sıralarda Köşk’te cereyan eden bir sohbette İnönü, çok partili hayatın karşılaşacağı meselelerden bahsederken, Terakkiperver Cumhuriyet ve Serbest Fırkalarının akıbetlerini “dinin siyasete âlet edilmesi”ne bağlayarak birden Hilmi Uran’a dönüp sorar:
“Said-i Kürdî şimdi nerede, ne yapıyor?”
Hilmi Uran, mahkemelerin devamlı beraat kararı verdiklerini söyleyince güler İnönü ve şöyle der:
“Zeki adamdır. Divan-ı harplerden ve İstiklâl Mahkemelerinden yakasını kurtarmayı bildi.”
Ve Afyon Mahkemesi de başlangıçta mahkûmiyet kararı verir, ama Temyiz bu kararı bozar. Ne var ki, mahkeme işi sürüncemeye bırakır. Neticede, ilk karardaki mahkûmiyet süresini hapiste tamamlayarak, mahkeme kararına dayanmayan bir “ceza”ya muhatap kılınırlar. Daha sonra mahkeme, Risale-i Nur hakkındaki müsadere kararında ısrar eder, ama Temyiz bu kararı yine bozar. Üçüncü kararı ise beraattır. Ama ancak 1956’da kesinleşecek bir karardır bu.
1950 SONRASI:
1950 seçimleri bu karanlık devri geride bırakırken, ülkeye yepyeni ümitler getirmiştir. Bediüzzaman’ın hizmetinde de taptaze bir devir atmıştır. Gerçi eski devrin izlerini bir anda silmek mümkün değildir ve nitekim Bediüzzaman 1950 sonrasında da mahkemelerle uğraşmak zorunda bırakılır. Meselâ “Gençlik Rehberi” isimli eseri dolayısıyla 1952’de İstanbul Mahkemesinde yargılanır. Keza Samsun’da çıkan Büyük Cihad gazetesinde yayınlanan bir yazısı için mahkemeye verilir. Ama her ikisinde de beraat eder. Nihayet yıllardır sürüncemede bekletilen Afyon Mahkemesi beraat kararının 1956’da Temyiz tasdikiyle kesinleşmesinden sonra, Risale-i Nur matbaalarda serbestçe neşredilmeye başlanır.
Bediüzzaman, ülkeye yıllardır hasretini çektiği hürriyet havası getirip nefes aldıran, semalarda yeniden ezan-ı Muhammedî’nin aslî şekliyle yankılanmasını sağlayan, okullara din derslerini getiren demokratlara son derece sıcak bakmaktadır. “İslâm kahramanı” olarak vasıflandırdığı Adnan Menderes’e özel selâmlar ve mektuplar göndermekte, muvaffakiyeti için duâ ettiğini bildirmektedir. Talebelerinden ve DP milletvekili Tahsin Tola’nın bir hatırasını dinleyelim:
“Afyon Mahkemesinin beraatle neticelenmesi ve Temyizin beraat kararını tasdiki üzerine, Üstad beni Adnan Menderes’e gönderdi. Selâmlarını ve Risale-i Nur’un neşrini söylememizi istedi. Isparta milletvekili İrfan Aksu ile birlikte rahmetli Adnan Menderes’e gittik. Üstadın selâmını tebliğ ettik. Adnan Bey bu selâmı hürmetle aldı. Daha sonra Risale-i Nur’un neşir meselesini söyledim. ‘Nur’ların neşredilmesi hariçte, İslâm âleminin bu vatan ahalisine kardeşlik ve alâkasını celb edecek. Dâhilde ise umumî bir hoşnutluk meydana getirecek’ deyince, merhum Menderes hiç itiraz etmedi. ‘Tamam’ dedi, ‘Sizi vazifelendiriyorum. Hemen faaliyete geçin, Diyanet Riyasetine gidin. Eyüp Sabri Efendi (Hayırlıoğlu) ile görüşün. Risale-i Nur’u neşretsin.’ ”
Ama Diyanet nezdindeki bu teşebbüs, engellemeler dolayısıyla neticeye ulaşamaz ve Diyanet kanalıyla eserleri neşretme girişimi akim kalır. Buna karşılık Risale-i Nur yine Tahsin Tola’nın takibi ve Bediüzzaman’ın muvafakatı ile, bizzat Nur Talebelerince bastırılır.
Bediüzzaman’ın, vefatına birkaç ay kala, 1959 Aralık’ının son günlerinde çıktığı yurt gezisi, öteden beri onun hizmet ve çalışmalarını öfke ve kıskançlıkla takip eden İnönü’nün muhalefet damarlarını iyice kabartmıştır. Sonrasını DP eski milletvekili Gıyaseddin Emre’den dinleyelim:
“Üstad Ankara’ya geldiğinde (31 Aralık 1959) Beyrut Palas Otelinde 22 numaralı odada kalıyordu. İsmet Paşa, Said Nursî’nin Ankara’ya geldiğini duymuştu. Mecliste bir konuşma yaptı: ‘Siz şeriatı hortlatıyorsunuz, irticayı hortlatıyorsunuz, Bediüzzaman’ı gezdiriyorsunuz’ diye. Sonra Adnan Menderes bu iddialara şöyle cevap vermişti: ‘Allah aşkına, Paşa niçin bu kadar dinden, dindarlardan rahatsız oluyor? Öleceğini bilmiyor mu? Bütün hayatını dine vakfetmiş bir pîr-i fâniden ne istiyor? Niçin eziyetinden, meşakkatinden hoşlanıyor? Anlayamıyorum.’ “
Gıyasettin Emre daha sonra, Üstadı ziyarete hazırlandığını ve tam o sırada Menderes’in kendisini çağırdığını, yanına gittiğinde şunları söylediğini anlatıyor: “Tazimatlarımı kendilerine arz et. Biliyorsunuz bu adamların çıkardığı hadiseleri. Bu hengâmeler bitsin, ben bizzat seyahatlerine devam etmesi için kendilerine haber gönderirim.”
Ama ne yazık ki, Menderes bu haberi gönderemedi. Bediüzzaman 23 Mart l960’ta Hakkın rahmetine kavuştu. Menderes de 27 Mayıs 1960’ta, Halk Partisinin ırkçılarla birleşerek tezgâhladığı bir ihtilâlin kurbanı oldu. Ve Halk Partisi birikmiş intikamlarını Yassıada’da aldı. Meselâ Yassıada dosyaları arasında bulunan bir mektupta Bediüzzaman’ın “Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyet’e ciddî taraftar Dahiliye Vekili Nâmık Gedik’i görmek ve İslâmiyet’in kahramanı olan Adnan Beye ve Tevfik İleri gibi mühim zatlara bir hakikati söylemektir” dediği ve bu mektubun Yassıada maznunları, bilhassa da “Demokrat iktidarının gericiliği tutan ve teşvik edenleri arasında bulunmakla” itham edilen Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri aleyhinde delil olarak kullanıldığı biliniyor. Yassıada başsavcısı ise Bediüzzaman’ı, vefatından o kadar zaman geçtikten sonra, “irticaî hareketleri ile bütün memlekette derin yaralar açmış” olmakla itham etti.
DEVAM EDECEK
YENİ ASYA ARAŞTIRMA MERKEZİ
[email protected]