Esasen kendisini “Kur’ân’ın hizmetkârı” olarak gören Bediüzzaman’ın Kur’ân-ı tavsifte, “Kur’ân, İsm-i Âzam’dan ve her ismin âzamlık mertebesinden gelmiş. Hem bütün Âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlâhı unvânıyla Allah’ın fermânıdır. Hem bütün semâvat ve arzın Hâlık’ı nâmına bir hitaptır. Hem Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir [konuşmadır.] Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye [topyekûn kâinatı kuşatan saltanatı] hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhita [bütün mevcudatı kuşatan rahmeti] nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir [Allah’ın rahmet iltifatlarının yazıldığı bir defterdir]… İşte bu sırdandır ki, ‘Kelâmullah’ ünvanı kemâl-i liyâkatle Kur’ân’a verilmiştir” izâhı, müfterilerin “Said Nursî, eserlerini Kur’ân’ın yerine koyuyor” iftirasını kökünden keser. (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)
Keza Bediüzzaman’ın, Kur’ân’ı “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi [ezelî tercümesi]. Ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi [çeşitli] dillerinin tercüman-ı ebedîsi. Ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri. Ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı. Ve sutûr-u hâdisatın [hadiselerin mânâlı satırları] altında muzmer [gizlenmiş] hakaikin miftahı [anahtarı.] […] Ve şu İslâmiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi. Ve avâlim-i uhreviyenin [uhrevî âlemlerin] mukaddes haritası” târifi, bühtanları ıskartaya çıkarır.
Ve zat ve sıfât ve esmâ ve şuun-u İlâhiyenin kavl-i şârihi [şerh edicisi), tefsir-i vâzıhı [apaçık tefsiri), bürhan-ı [kātı’ı kat’i sağlam, kesin delili), tercüman-ı sâtıı [yüksek tercümanı). Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi [terbiye edicisi.) Ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’in mâ [su) ve ziyası [ışığı). Ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi. Ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi [hidayet edicisi)” diye öven Bediüzzaman’ı -hâşâ- Kur’ân’ı takdir etmediğini ileri sürmek tek kelimeyle edep yoksunluğudur.
Keza Kur’ân’ı “hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet [tebliğ kitabı], hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı maneviyesine [mânevî ihtiyaçlarına] merci [başvurulan kaynak] çok kitapları tazammun eden [içine alan] tek, câmi’ [eserlerin toplandığı] bir kitab-ı mukaddestir…” diye tavsif eden Bediüzzaman’ı -hâşâ- Kur’ân’a -hâşâ- “kıymet vermiyor” imâsında bulunmak saygısızca bir densizliktir.
Ve Bediüzzaman’ın “…Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak” cümlesi, bütün isnadlara açık cevap olur. (Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası, Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte)
BEDİÜZZAMAN’IN PEYGAMBERİMİZİ (ASM) SENÂSI İFTİRALARI REDDEDER…
Peygamberimizin (asm) sünnetinin ehemmiyetini ders vermekle dini kuvvetlendirip tahkime çalışan, sünnete dair yüzlerce sayfalık Risaleler yazan Bediüzzaman’a “kendini –hâşâ- Peygamber yerine koyuyor” iddiası, bütünüyle “cebr-i keyf-i küfri rejimi” dayatan müstebidlerin uşaklarının çirkin iftiraları her haliyle ortadadır.
Bediüzzaman’ın Peygamberimize dair yazdığı yüzlerce sayfalık Risalelerdeki izahlar ve ifadeler bir yana, bir tek “Doğrudan doğruya Sünnet-i Seniyeye ittiba’ etmek [uymak], Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan o hâtıra, bir huzûr-i İlâhî hatırasına inkılâb eder. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında sünnet-i seniyeyi mürâat ettiği dakikada, o adî muâmele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor...” ifadesi, Sünnet-i Seniyeye verdiği değeri ispatlar. (Lem’alar 50, Mektubât 89)
Ve “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebîr [büyük âlem], bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem [cisimleşmiş] bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur...” beyânıyla müfterilerin ağızlarının payını verir. (Mesnevî-i Nuriye, Habbe.)
BEDİÜZZAMAN, “RADYO, BÜYÜK BİR NİMET” DERKEN…
Bu arada sözkonusu nâdânların bütünüyle Kur’ân’dan ve hadislerden nakilleri “dinî masal ve menkıbeler” olarak tezyif etme terbiyesizliklerini ifşa ederken, “radyo çıktığında kutudan gelen sesler” çarpıtması, bir diğer zâhir yalanlarını açığa çıkarır.
Vakıa şu ki Bediüzzaman’ın “Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi”ni izâhta “Güzel sözler Ona yükselir” meâlindeki (Fâtır Sûresi: 10) ayetin sırrıyla güzel ve mânidar ve imanî ve hakikatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla [çoğaltmasıyla] ve izn-i İlâhî ile intişar etmesiyle [yayılmasıyla], bütün küre-i havadaki melâike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı A’zam tarafına sevk etmek için, kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil bir sahifesi olmaktır” tefsiri, “Said Nursî, ‘radyodan gelen seslere meleklerin ses vermesidir’ diyor” saptırmasını açığa çıkarır.
Ayırca Risalelerde peygamberlerin mu’cizelerine dayandırarak ayetlerin tefsiriyle seslerin ve suretlerin nakline dair geniş tesbitlerde bulunup “Rûy-i zemini [yeryüzünü] bir tek menzil hükmüne getiren radyoyu nev’-i beşere [insanlığa] pek büyük bir nimet-i İlâhiye olarak” tanımlaması, Bediüzzaman’ın “radyoya, teknolojiye karşı olduğu” iftirasını boşa çıkarır.
Bediüzzaman’ın, “Elbette ve elbette beşer bu pek büyük nimete karşı, bir umumî şükür olarak; o radyoları herşeyden evvel kelimat-ı tayyibe [güzel, faydalı sözler] olan başta Kur’ân-ı Hakîm ve hakikatları ve imanın ve güzel ahlâkın dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatlar [sözler, bilgilendirmeler] olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer” çağrısıyla radyo nimetini, dolayısıyla bütün iletişim araçlarını ve teknolojiyi takdirle insanlığın faydasına kullanılması ikazına rağmen nâdânların cahilce çarpıklıklarını deşifre eder. (Emirdağ Lahikası-II s.307-308)
— Devam edecek —