"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hukuk bugünkü kadar rafa kalkmadı

23 Ocak 2019, Çarşamba
“TÜRKİyE’DE MAALESEF OLAĞAN RUTİN DÖNEME GEÇİLEMEDİ. 28 Şubat da bir olağanüstü dönemdi. 28 Şubat dönemi de hukukun rafa kaldırıldığı bir dönemdi, ama bugünkü kadar yüksek bir rafa kaldırılmış değildi.”

- Avukat Mehmet Ali Aslan semineri (2) -

***

Moderatör: Siz yıllar süren avukatlığınız süresince gerek Yeni Asya’nın, gerek Yeni Asya yazarlarının ve gerekse gazetenin imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular’ın yargılandığı dâvâlarda avukatlık yaptınız, 28 Şubat dâvâlarını yakından biliyorsunuz, bu dönemle o dönemi mukayese ederseniz söyleyecekleriniz nelerdir?

Av. Mehmet Ali Aslan: Evet, Türkiye’de maalesef olağanüstü dönemler sık yaşanıyor, olağan dönem rutinine bir türlü geçemedik. 28 Şubat da bir olağanüstü dönemdi. 28 Şubat dönemi de hukukun rafa kaldırıldığı bir dönemdi, ama bugünkü kadar yüksek bir rafa kaldırılmış değildi hukuk.

O dönemde özellikle bir grubun üzerine çok gidildi. Kanunda olmayan suçlar ihdas edildi. O güne kadar kanunda varlığı adeta hiç bilinmeyen, uygulanması akla gelmiş olmayan ceza hükümleri gündeme sokuldu, bunlara dayalı haksız mahkûmiyetler verildi.

Bunlardan biri de “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlaması idi. Masum insanlar ideolojik sebeplerle yargılandı, cezalar aldı. Yeni Asya Gazetesi yazarları ve Mehmet Kutlular da bu kapsamda mağdur edildi.

KANUNLAR SUİSTİMAL EDİLDİ

  O dönemde Mehmet Kutlular bir beyanatında, bilhassa 28 Şubat döneminde devlet yetkisi kullanılarak başörtülülere karşı yapılan zulümler sebebiyle, devletin bu yanlış icraatını tenkit etmek maksadıyla ve Kur’ân’daki âyetlerden de yola çıkarak mealen “Toplum olarak muhtemel bir çok yanlışımız olabilir, ama devlet de yanlış yaptığı için başımıza musîbetler gelebiliyor, Allah ü Teâlâ bizi depremle ikaz ediyor, aklımızı başımıza almamızı istiyor, bu sebeple, deprem de bir İlâhî ikazdır” şeklinde dinde de yeri olan bir düşüncesini dile getirmişti.

   Dolayısıyla bu konuşmanın ve sözlerin “halkı birbirine karşı kışkırtma”yla hiçbir alâkası yoktu. Doğrudan doğruya ve sadece bir vatandaşın inancını, düşüncesini dile getirmesi ve o günkü devlet yöneticilerinin aşırı icraatlarını eleştirisi niteliğindeydi. Ama maalesef o dönemde yine siyasetçilerin baskısıyla ve mahkemeler suistimal edilerek, adeta yargı yetkisi kötüye kullandırılarak sanıklara cezalar verdirildi.

  Bu vesileyle önemli bir mukayese bilgisi de vereyim: 

 O dönemdeki duruşmalarda gördüğümüz mahkeme başkanı tutumuyla, bugünkü tutum arasında ilginç şekilde bir zıtlık var. O günkü mahkeme başkanları sanıklara karşı asla müsamahakâr ve saygılı değillerdi, ama neticede hukuku çoğu zaman eksik ya da yanlış da olsa bizzat kendileri uyguluyorlardı. 

 Bugünkü dâvâlarda ise, mahkeme başkanları sanıklara kibar davranıyorlar, sanıkların ve avukatlarının savunma hakkına neredeyse tam olarak riayet ediyorlar, ama onun dışında hemen hemen hiçbir şeye, hukukun başka hiçbir temel ilkesine riayet etmiyorlar.

 Yani adeta Arapların meşhur “kellim kellim lâ yenfa” sözündeki gibi “Sen konuşabildiğin kadar, konuşmak istediğin kadar konuş, ama faydasız ve tesirsiz” şeklinde, dinleyen ya da dinliyormuş gibi yapan, ama gereğiyle amel etmeyen bir yargılama faaliyeti yapıldığını görüyorum.

 Mehmet Kutlular’ın 28 Şubat’ta yargılandığı dâvâda duruşma savcısı muhafazakâr bir insandı, dindarlara dinî sebebiyle zulmedildiğini görüyordu, Kutlular için beraat talep etmesi beklenirdi. Ama o günkü konjonktürden ve sosyal durumdan olumsuz etkilendiği için olsa gerek, maalesef mahkûmiyet talep etti ve mahkeme de o talebe uydu ve haksız bir ceza verdi. Ardından oluşan kamuoyu baskısı, Meclisi kanunda değişiklik yapmaya zorladı. Yeni Asya işin takipçisi oldu. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçunun tanımı değişti, yargılamanın yeniden başlaması gündeme geldiğinde, yeni yargılamada birçok usulî problem de aşılarak neticede önce infaz durdurularak tahliye ve sonra beraat kararı verildi.

 Hatta kaderin ilginç bir cilvesidir ki, Kutlular’a ceza istemiş olan o dönemin savcısı Nuh Mete Yüksel son aşamada nöbetçi savcı olarak mahkemeden bir arefe günü Vize Cezaevi yönetimine faksla ulaştırılan tahliye emrini telefonda teyid etmek zorunda kalan savcı olarak görev yaptı.

 Bayram tatilinden bir gün önceydi. Mahkeme tahliye kararı verdi. Faks cezaevine de ulaştırıldı, fakat cezaevindeki görevliler inanamadılar, “Savcıdan telefon gelmeden biz tahliye edemeyiz” dediler. Biz bastırınca mahkemenin kararını savcı telefonda cezaevine teyid etti, “Karar doğrudur, tahliye edin” dedi ve böylece bir arefe günü Mehmet Kutlular tahliye edilmiş oldu. Doğrusu o savcının o günkü ruh halini herkesin düşünmesini isterim.

 Bugün de yargılamada dış etkenlerin çok yoğun olduğunu yakından görüyoruz. Hâkim ve savcıların eski dönemden ibret alması lâzım. 

BASINDA KUTUPLAŞMA VAR

 Moderatör: Yeni Asya’nın haberine göre Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün bir konuşmasında şöyle söylemiş: “Basın artık daha özgür”. Sizce Cumhurbaşkanı bununla neyi kast ediyor?

   Av. Mehmet Ali Aslan: Hepinizin gördüğünü ben de görüyorum. Maalesef Türkiye’de basın tek sesli hale gelmiş durumda. Muhalif ve aykırı bir ses çıktığında bunu hazmedemeyen çok sayıda “kudret sahibi” insan hemen hücum ediyor. O kadar ki dün cumhurbaşkanının yanında ve hatta en yakınında bulunmuş olan insanlar, bugün bir sebeple ayrı düştükleri için eski gazetelerinde yazamıyorlar, başka gazetelere gitmek zorunda kalıyorlar ve hatta hiçbir yerde yazamaz hale geliyorlar. Basında müthiş bir ayrışma ve kutuplaşma devam ediyor.

 “Belki de Türkiye güllük gülistanlıktır da biz görmüyoruzdur” denebilir, ama ben o kanaatte değilim, görüyoruz, insanlar burunlarından soluyorlar.

 Moderatör:  Yine bugünkü Yeni Asya’nın manşetini göstereyim, şöyle: “Avrupa Konseyi’nden hukuk uyarısı”. Bu haber, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği kurumlarının Türkiye’nin bugünlerine ve geleceğine nasıl baktığını gösteren önemli bir ipucu gibi görünüyor. Siz bu konuda ne dersiniz?

 Av. Mehmet Ali Aslan: Evet maalesef bugünlerde devlet adamları milliyetçilik duygularımızı harekete geçiren, tabiri caizse bizi gaza getiren bir tavır içerisindeler. Avrupa Birliği’ne ve Birleşmiş Milletler’e karşı, onların haklı tenkitlerine karşı cevap vermek mümkün olmadığından bu eleştirilerin iç siyasetteki etkisini kırabilmek için düşmanca bir tavır içerisine girerek açıklamalar yapıyorlar. Avrupa Birliği de elbette mevcut hukukî süreçleri izliyor, evrensel hukuka aykırılıkları görüyor ve bundan nasıl çıkılacağını da yine nezaketi içinde tarif ediyor: Hukuka dönerek.

AB İÇİN İRTİCA HAREKETİ VAR

 Moderatör: Avrupa Birliği’ne üyelik ve Avrupa değerlerine taraftarlık konusunda Türkiye’de AKP’nin ilk dönemi ile sonraki dönemi arasında bir fark var gibi görünüyor. Bu konuda ne dersiniz?

 Av. Mehmet Ali Aslan: Evet Ak Parti’nin ilk dönemlerinde, Avrupa Birliği’ne giriş süreci, anayasanın ve mevzuatın demokratikleştirilmesi gibi konularda ümit vadeden dönemlerdi. Avrupa Birliği de elbette bunu görüyordu. Ama maalesef bir süre sonra bu rüzgâr tersine döndü, bir isteksizlik başladı. Hatta bırakın Avrupa Birliği üyeliği hedefini, 15 Temmuz’dan sonra tam bir eskiye rücu yani irtica hareketi olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kaldırmaya yönelik bir adım atılmasından bile korkulur hale gelindi. 

 Bu konuda bir yanlış refleks ortaya konuldu devlet tarafından. Çünkü şunu biliyoruz ki bu örgüt üyeliği dâvâlarında, cemaat mensubiyetini örgüt üyeliği ile eşit saymanın çok vahim sonuçları kendini gösterecek. Verilen mahkûmiyet kararları Anayasa Mahkemesi’nden dönmezse bile bu mahkûmiyet kararları eninde sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönecek ve Ülkemiz çok ciddî tazminatlarla karşı karşıya kalacak. 

 Onun için benim samimî dileğim, bir an önce gerçek ya da olması gereken hukuka dönmek ve daha fazla mağduriyetlere sebebiyet vermemek, terör örgütü üyesi sayılabilecek kişilerle, sade vatandaşı kendi içimizde ayırt ederek, işi AİHM’e bırakmamak.

 Bu yakın geleceği şimdiden gören insanlar iki türlüler ve iki tür çözüm teklif ediyorlar: Birinci grup, “Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tarif ettiği adalete dönsün” diyor. İkinci bir grup insan ise “boş verelim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını, biz kendi adalet anlayışımızla, kurunun yanında gerektiğinde yaşı da yakarak, devletimizi ve iktidarımızı muhafaza ederek ve elbette Avrupa’ya sırtımızı dönerek yaşamaya bakalım” diyorlar.  

 Bu ikinci fikrin bizi nereye götüreceği ortada. O yüzden biz birinci fikre sarılmalı ve insan hakları ve demokrasi fikrini idealize etmeye devam etmeliyiz. 

DEVAM EDECEK

Etiketler: AB, Türkiye, hukuk
Okunma Sayısı: 3049
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı