"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı

19 Mart 2024, Salı
Dr. Ümit Acar: “Milletin dünyasının kurtulmasına çalışmak bir puan değerinde ise milletin ahiretinin kurtulmasına vesile olacak işleri yapmak milyonlar değerindedir. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri diyor ki; ‘Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal’ası olmalı.’”

HAMİYET-İ DİNİYE Mİ, HAMİYET-İ MİLLİYE Mİ? - 1
DR. ÜMİT ACAR

GİRİŞ: Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinin geçen haftaki misafiri Ümit Acar idi. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ümit Acar, Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde iki haftada bir icra edilen milliyetçilik ana temalı seminerler kapsamında “Hamiyet-i Diniye mi, hamiyet-i milliye mi?” konulu bir seminer verdi.

***

Milliyetçilik meselelerinin ve bu konulardaki duruş ve tercihlerin basit ve dünyevi siyasi tercihlerden ibaret olmadığını ve arkasında bir iman kuvveti ya da iman zaafiyeti meselesini barındırdığına dikkat çeken Dr. Ümit Acar özetle şöyle devam etti:

Hamiyetin hakikati

Hamiyet sahibi ve fedakar olmak insanı insan yapan en önemli erdemlerdendir. İnsan ömrünü ve hayatını ne için sarfederse hakiki hamiyet sahibi olmuş olur? Bu soru aslında “hamiyet-i diniye mi yoksa hamiyet-i milliye mi daha kıymetlidir” şeklinde de ifade edilebilir. 

Bu soru bugünün ve her zamanın sorusudur. Ama bilhassa Batı kaynaklı milliyetçilik fırtınalarının İslam memleketlerinde de estirilmeye başlandığı yüz elli yıldan bu yana çok kıymetli ve cevabı da çok mühim bir sorudur. Nitekim Kur’an’ın zaman ve mekan üstü ve çağlar aşan bakışını en güzel ve doğru şekilde yansıtan Bediüzzaman Hazretlerinin bu konularda Hutbe-i Şamiye adlı eserinin sonuna eklediği bir hatıra ve mübahase konunun önemini ve doğru cevabı göstermeye yeterlidir. 

Meşrutiyetin ikinci defa ilan edildiği 1908 senesinden bir süre sonra 1911 Haziran ayında Sultan Reşat’ın Rumeli Seyahati kafilesine davet üzerine ve Şark vilayetlerini yani o zamanki adıyla Kürdistan’ı temsilen Bediüzzaman Hazretleri de iştirak eder. Trende, yolculuk sırasında iki öğretmenle bu konu üzerine uzun bir sohbet olur. Onlar “Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?” diye sorarlar. 

Bediüzzaman Hazretleri o soruya tam da kendisine yakışan bir cevap verir:

“Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var” der. Yani bizim için dinden başka milliyet ve din bağından başka milliyet bağı yok ve olamaz. 

Sebebini de şöyle açıklar: “Din, milliyetin hayatı ve ruhudur.” 

Peki “İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman” ne oluyor?

Cevap belli: Hamiyet-i diniye, avama ve havassa şâmil oluyor yani dinî hamiyet elit veya halk demeden herkesi kuşatan bir duygu oluyor. Oysa hamiyet-i milliye, milletin ancak yüzde birine yani şahsî menfaatini millete feda eden fedakarlara mahsus bir duygu oluyor. Bu durum aynı zamanda bir vazife ve bir hak ihlaline de işaret ediyor. 

Kamu hakkı açısından din ve milliyet

Bu durumda “Başkalarının benim üzerimde hakkı var, bu kamu hakkına riayet etmeliyim” diyen herkesin bu hukuk arayışının asıl karşılığı hamiyet-i diniyedir.  Yani milletin dünyasının kurtulmasına çalışmak bir puan değerinde ise milletin ahiretinin kurtulmasına vesile olacak işleri yapmak milyonlar değerindedir. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri diyor ki; “Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal’ası olmalı.”

Öte yandan dünyevi terakkiyi ve ilerlemeyi düşünenler de bilhassa Doğu insanının ancak din duygusuyla hareket ederse dünyayı mamur edebileceğini unutmamalı ve buna uygun bir sosyal düzen kurmalı. 

Bediüzzzaman Hazretlerinin bu konudaki şu cümleleri de meseleyi ve farkı anlamaya yetiyor: “Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat’îsidir.”

Din hissinden ve ahiret hedefinden mahrum bırakılmış ve sadece millî fedakarlık duygusuyla donatılmaya çalışılmış bir milletin hakikaten terakki edebileceği fikri zaten yanlıştır. Böyle bir terakki, olsa bile, insanın ve toplumların asıl ihtiyacını gidermez ve gideremez.

Üstelik Bediüzzaman’ın fiadesiyle “Hamiyet-i diniye ve hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nuranîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü’l-vüskadır. Tahrib edilmez, mağlub olmaz bir kudsî kal’adır.”

İmansız milliyetçilik ve korkakların cesaretsizliği

Muhataplarının bu sözü iddialı görüp delil istediği sırada, içinde oldukları tren bir tünelden çıkıyor. Pencereden baktıklarında altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin geçeceği yolun hemen yanında durmuş ve treni seyreder halde olduğunu görüyorlar. Bu hadise Üstad Bediüzzaman’ın kıvrak zekasında sorunun cevabına yardımcı bir örneğe dönüşüyor ve şunu söylüyor: 

“İşte bu çocuk lisan-ı haliyle sualimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hali bu gelecek hakikatı der:

“Bakınız bu dabbetülarz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yolda bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetülarz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. ‘Bana rast gelenlerin vay haline’ dediği halde o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetülarzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: 

“Ey şimendifer! Sen ra’d ve gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın.

“Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle güya der: ‘Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem’in, senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç.”

Yani o çocuk o koca trenin bir kural ve kaide içinde hareket ettiğini biliyor ve bu bilgisi iman seviyesinde. Bu sebeple de korkmuyor. Oysa eski çağların en cesur ve hatta hatalı olarak yarı tanrı kabul edilen insanları, mesela Yunanlıların Herkül’ü veya İranlıların Rüstem’i o çocuğun olduğu yere konulsaydı ve tünelden çıkan treni onlar hayatlarında ilk defa görselerdi “şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları” olmayacağı için o meşhur ve hârika cesaretlerine rağmen korkacaklardı ve kaçacaklardı. Hikmetini ve kaidelerini bilmedikleri bu kuvvet karşısında hürriyetleri, cesaretleri ve şöhretleri mahvolacaktı. 

İşte, altı yaşından da küçük olan bu çocuğa bir trene karşı o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren, onun tren ve raylar hakkındaki bilgisi ve itikadı ve itminanı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden, onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan cahilane itikadsızlıklarıdır.  - Devam Edecek -

Okunma Sayısı: 1405
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı