EL AHRAM: FÂTİN’UL-ASR BEDİÜZZAMAN…
Bu arada 1926’da Said Nursî’nin Osmanlı ve Avrupa’nın geleceğine dair görüşlerini, nutuk ve makalelerini tâkip eden Batı felsefesine âşina Mısır’ın meşhur ulemasından Abdulaziz Çaviş’in ülkenin en büyük gazetelerinden “El Ahram”da -asrın en zekisi, akıllısı, bilgilisi âlimi- anlamına gelen- “Fâtinü’l-Asr Bediüzzaman” başlıklı seri makaleleri bunun bir başka belgesidir.
İstiklâl Marşı yazarı Mehmet Âkif Ersoy’un Mısır’da bulunduğu sırada Said Nursî’nin Osmanlı ve İslâm dünyasının manevî - maddî kurtuluşu ve istikbâli hakkındaki tesbitlerini sözkonusu “Bediüzzaman” başlıklı yazılarda okuduğunu Birinci Meclis’in ilk dönem Erzurum mebuslarından M. Salih Yeşiloğlu’na anlatır. (Age., s. 270-272.)
Bilâhare 1946 yılında mecburî ikamete tâbi tutulduğu Emirdağ’da talebesi Re’fet Bey’e yazdığı mektupta, “Meraklı kardeşimiz Re’fet Bey Bediüzzaman-ı Hemedânî’nin üçüncü asırda vazife ve te’lifatı hakkında malûmat istiyor. Ben o zât hakkında yalnız hârika zekâveti ve kuvve-i hâfızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel, üstadlarımdan Siirtli merhum Molla Fethullah eski Said’i ona benzeterek, onun o ismini ona vermiştir” diye bu hususu açıkça belirtir.
(Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c.1, s. 109-110; Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s. 65, 66)
Özetle, Osmanlı devlet yazışmalarının yanısıra Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî evrak ve belgelerinin bir kısmında Said Nursî’nin isminin önüne “Bediüzzaman” ünvânı resmen belirtilir.
“BEDİ’”NİN İNSANLAR İÇİN KULLANILMAYACAĞI MUGÂLATASI
Çoğu devlete sızmış ifsad şebekelerinin, zındıka komitelerinin taşeronlarınca ortaya atılan diğer bir çarpıtma da “Bedi’” kelimesinin Allah’ın ismi olduğu, bu sıfatın kullanılmayacağı mugâlatasıdır. “Bediüzzaman” demekle Allah’ın isimlerinin – sıfatlarının yakıştırıldığı câhilce iddiasıdır.

Bu hususta “Arapça bilgisi olan ve Kur’ân ilimleri alâkadar olanlar bilirler ki Arapça’da hakikat ve mecâz çokça kullanılır. Ve ‘lafz-ı müşterek’ (çok anlamlı) ve ‘lafz-ı müterâdif’ (eş anlamlı) kelimeler her dilde olduğu gibi Arapçada, dolayısıyla Kur’ân’da da kullanılır” diyen Siyer ve Sahabe üzerine çalışmalar yapan Siyer Araştırmaları Vakfı Kurucusu Muhammed Emin Yıldırım Hoca’nın tesbitleri kayda değerdir:
“Örneği ve benzeri bulunmayan, emsalsiz işler yapan, her şeyin ilki olan, bir şeyi yoktan var eden’ anlamına gelen ‘Bedî’ ism-i şerifi, Esmaü’l-Hüsnâdandır, Rabbimizin güzel isimlerindendir. Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde Rabbimiz, bu ismi kendisi için kullanır. (Bakara, 117; En’am, 101) Yine birkaç hadiste Peygamberimizin (asm) bu isim ile Rabbine dua ettiği görülür. (İbni Mace, Dua, 10; Tirmizî, Da’avât, 82, 99).
Ayrıca Ahkâf Sûresi 9. ayette ‘bid’en’” olarak kullanılır; Peygamberimize (asm) “De ki ‘Ben Peygamberlerin ilki değilim!’ denilir. (Düşünce Mektebi, Siyer Tv., 21.12.18)
Bundandır ki bu kelimenin beşer içinde kullanılabileceğini belirten âlimler, “Allah için kullanıldığında hakikat olarak “Allah’ın zât, sıfat ve fiil açısından benzersizliği”ni ifade ettiğini, ama beşer için kullanıldığında çağdaşları arasında bazı alanlarda öne çıkan, isminden söz ettiren” anlamına geldiğini nazara vermişlerdir.
MOLLA SAİD’E ‘BEDİÜZZAMAN’ UVÂNINI HÜRMETLE VERİRLER…
Hakikat şu ki Cenab-ı Hakk’ın zatına has olan “Her şey ona muhtaç, o ise hiçbir şeye muhtaç olmadığı” anlamındaki “samed” ismi ya da “takdis edilen, mukaddes olan” manasındaki “Kuddûs” ismi gibi Zatî isimler elbette insanlar için kullanılmaz. Ancak zatına has olmayan -Kur’ân’da ve hadiste insanlar için de kullanılan- “Âdil” ve “Kerîm” gibi isimlerin insanlara verilebileceği yine İslâm âlimlerince takdir edilmiştir. “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız” hadisinin manası da budur.
Zira Kur’ân’da “Rabbiniz şüphesiz ‘Rauf’ ve ‘Rahim’dir. (Nahl: 7), “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da Rauf - Rahîmdir (çok şefkatli ve merhametlidir)” (Tevbe: 128) gibi birçok ayette bazı isimler ve sıfatların aslıyla Cenab-ı Hak’la birlikte “şefkatli ve merhameti” anlamında Peygamberimiz (asm) ile mecâzen mü’minler için kullanılmıştır.
Bunun içindir ki Kur’ân’da zikredilen “Vekîl” Allah’ın emirlerini noksansız tebliğ ederek insanlara yönlendiren, “Kavîy” Allah’ın emrini yerine getirmekte güçlü olan, “Hâmid” Allah’a hamdi çok seven, “Mahmûd” kemalatıyla övülen, “Vahîd” mahlukatın hiçbirisi kendine eşit olmayan, “Tâhir” bütün ayıplardan tertemiz olan, “Seyyid” peygamberlerin ve mü’minlerin efendisi, “Velî” yakın dost olan, “Kerîm” cömert olan, “Metîn” Allah’ın emrini sağlam yapan, “Berr” hayırlı amellerin her çeşidini işleyen mânâsındaki Allah’ın isimleri peygamberlerle mü’minler için mecâzi manasıyla ifade edilir.
Buna göre mesela, Kur’ân’da Allah’ın isimlerinden biri olan “Melik” isminin (Haşir Sûresi 23. ayetindeki) “hükümdar” - “hükmeyleyen” anlamıyla yine insanlar için de kullanılmasındaki gibi (Yusuf Sûresi 43. ayetindeki) “tesmiyede (isimlendirmede) müşâreket, mâhiyette iştirâki (aynılığı) gerektirmez”; başka bir ifadeyle “tebeddül-ü esmâ ile (isimlerin değişmesiyle) hakaik (hakikatler) tebeddül etmez (değişmez)” kaidesine göre hükmedilir.
Çünkü iki farklı varlığa aynı ismin kullanması aynı mahiyette oldukları anlamına gelmez. İnsan için kullanılan “melik” unvanı mecâzi olup onun belli bir coğrafî alana hükmetmesini ifade eder; amma Allah’ın “Melik” olması hakikî olup, ezelden ebede bütün mülk ve saltanatın Ona (cc) ait olması” manasını ihtiva eder.
Aslında bir kelimenin farklı cümlelerde farklı anlamlar kazandığı, Arapça’da da hakikat ve mecâzın çok yoğun bir şekilde kullanıldığı; ayrıca “lafz-ı müşterek” yani çok anlamlı kelimelerle “lafz-ı müterâdif”in yani eş anlamlı kelimelerin her dilde olduğu gibi Arabî olan Kur’ân’da da farklı anlamlarda kullanılmasına bakmadan tek bir anlamla sınırlandırmanın yanlışlığı ortadadır.
Bundandır ki hangi kelimenin ne anlama geldiğini iyi bilen Arapça dil uzmanı ve ilmî otorite sahibi mühim ve makbul ehl-i ilim, “harikulâdeliklere ve bahr-i umman bir ilme mâlikiyetine şahid oldukları Molla Said’e ‘Bediüzzaman’ üvânını hürmetle verirler. (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı)
PEYGAMBERİMİZİN (ASM) SAHABELER İÇİN KULLANDIĞI “MEVL” GİBİ
Sözkonusu ‘lafz-ı müşterek’le çok anlamları bulunan lafızlardan biri olan ‘Bedi” kelimesinin bir manasının “garip” olduğuna İmam Ebu Hayyan el-Endülüsî eserinde dikkat çekmiştir. (M. Emin Yıldırım; Bkz: el-Bahrü’l-Muhid, c. 1, s. 569; TDV, İslam Ansiklopedisi, c. 5, s. 320)
Bu çerçevede yine M. Emin Yıldırım’ın tesbitiyle “Mevlâ Allah’tır” hakikatiyle Kur’ân’da “Mevlâ” ismi Allah için kullanılırken, beşer için de kullanılmış, “Mevlâ Salim Ebû Huzeyfe” gibi kölelikten âzâd olan bazı Sahabelere de ‘mevlâ’ denilmiştir.
Veya Ankebût Sûresi 41. ayetiyle Şûrâ Sûresi 6. ayeti ve diğer bazı ayetlerdeki ‘Allah’tan başka veli/dost olmayacağı’ mânâlarıyla; Mâide Sûresi 55. ayetindeki “Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resûl’dür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler” ibârelerindeki “Mevlâ” ismi Cenâb-ı Hakk’ın yanısıra Peygamberimiz (asm) ile mü’minler için aynı ayette ifade edilmiştir. Ya da Peygamberimiz veya insanlar için “dostumuz”- “efendimiz” denilmesinde kastedilen anlamlarda kullanılmıştır. (Diyanet Fetva Kurulu)
Yahut “Duhan Sûresi 41. ayette ‘O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez’ ibâresinde ‘Mevlâ” ismi “dostluk” anlamında beşer için istimal edilmiştir. Ve Peygamberimizin (asm) Vedâ Haccından dönerken yüzlerce Sahabenin şehâdeti ile Hz. Ali’nin elini havaya kaldırıp, “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisindeki mânâ gibi… (Tirmizi, Menâkıb,19; İbn Mace, Mukaddime,11; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned, 1/84,118)
Özetle, “Kur’ân ve Sünnetin rehberliğinden yola çıkarak İslâm tarihinde nice âlimlere ihtiramdan dolayı ‘Mevlâna’ denilmiştir; Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, Mevlânâ Halid-i Bağdadî, Mevlânâ Ebu’l A’lâ el-Mevdudî gibi.” (Muhammed Emin Yıldırım, Düşünce Mektebi, Siyer Tv., 21.12.18)
Nitekim bu hususta “Ben kasemle temin ederim ki, Risale-i Nur’u senâdan maksadım, Kur’ânın hakikatlerini ve imanın rükünlerini teyid ve ispat ve neşirdir” tavzihinde bulunan Bediüzzaman, “hakaik-i imaniyenin tercümanı olan Risale-i Nur’un doğru ve hak olduğu”na dair, “Celcelûtiye, Süryanice ‘bedi’ demektir ve bedi’ mânâsındadır” der.
Bu esastan hareketle “Celcelûtiye isminin, işârî bir tarzda, bid’at zamanında çıkan Bediülbeyân ve Bediüzzaman olan Risale-i Nur’un hem ibare, hem mana, hem isim noktalarıyla bedîliğine münasebetdarlığı”nı nazara verir; “bu ismin müsemmâsını (manasıyla isimlenmeyi) Risale-i Nur’un hak kazanmış olduğuna” dikkat çeker.
—Devam edecek—