Birinci Dünya Savaşı sırasında ünlü tefsiri İşârâtü’l-İ’caz’ı dikte ettirmiştir. Daha sonraki hayatında da bazen at sırtında, bazen Çam Dağı'nın zirvesinde, bazen de hapishane hücrelerinde büyük bir adanmışlık, tutku ve ihlasla Nur Risalelerini kaleme almıştır.
Jung’un ifadesiyle, bu eserler ego tarafından değil, psişenin doğal ve kaçınılmaz ifadeleri olarak doğmuştur.
Bu gün akademinin konforlu hayatında onu eleştirenler, elbette her âlim gibi onu eleştirebilirler. Ama eleştirinin de bir ahlâkı var. Bunlardan birisi de, ilim ve hakikate saygı göstermek adına onun eserlerini oluşturduğu sosyolojik ve psikolojik bağlamı anlamaya çalışmaktır. Aynü’l-Kudat’ın işaret ettiği, ama dinletemediği irfan mektebinin terminolojisini ve dilini anlamaya çalışmaktır.
Dahası, Üstad’ın yazısının devamında, “Cevabı verdim, itmam etmeden uyandım” ifadesi Jung’un tarif ettiği sınır durumudur. Bu fenomen, bilinç ile bilinçdışı arasındaki temas anı, sembolik bilginin taşınma süreci ve yarı uyanıklık halidir.
Jung transisyonel bilinç durumu olarak nitelediği bu durum, tasavvuf erbabında sıkça görülür. Vahiy eşiği tecrübeleri olarak adlandırılabilecek bu durum, (irfan mektebinin üstatları bunu “ilham” olarak adlandırırlar), güçlü sezgi anları ve arketipsel/üretken aydınlanmalar şeklinde kendini gösterir.
Bu Rumuz’daki bu kısa metin bile Said Nursî hakkında şu psikolojik özellikleri açıkça ortaya koyar:
• Güçlü içe dönük yapısi: Dış dünyadan ziyade iç dünyada yaşama eğilimi. Çam Dağı'nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde bir menzilde tek başına yaz aylarını geçirmesi; “İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim”.
• Yüksek sezgisel (hads) tefekkür: Somut olana değil, daha çok sembolik gerçekliğe yönelme; kâinatı bir kitap; esma-i husnâ’nın tecelli ettiği bir ayna olarak görme.
• Buluşçu bilinçdışıyla temas: Rüyada fikrî üretim.
• Arketipsel rehberlik deneyimi: Derunî Hoca ile diyalog. Üstad, başta Hz. Peygamber olmak üzere İmam Ali, Abdülkadir Geylânî ve İmam Rabbanî gibi birçok şahsiyetlerle yoğun bir iletişim halindedir. Bu kişiler onun için sadece geçmişte yaşamış değil, aynı zamanda onunla konuşan ve ona yol gösteren rehberlerdir.
• Misyon bilinci: Hayattaki misyonun derunî kaynaklı olması. Hayatlarını güce, menfaate ve otoriteye göre değil, bu derin idrak ışığında belirlemeleri. Yeri geldiğinde hayatları pahasına doğruyu dile getirmede çekinmemeleri. Sokrates’ten Said Nursî’ye, akademinin kürsüleri yerine, idam sehpalarında ve mahkeme salonlarında fikirlerini dile getirmeleri; hedef kitleye ulaştırmaları.
Literalist zihin, ön yargılarından sıyrılabilseydi; dahası İbni Arabî, Mevlâna ve Said Nursî gibi şahsiyetleri Jung’un psikolojik tiplerinden hareketle anlamaya çalışsaydı, “introvert intuitive thinking type,” yani: içe dönük, sezgisel, kavramsal ve vizyoner bir durumla karşı karşı olduklarını görebilirlerdi.
Rahmetli hocam ve büyük âlim; “meyl-i taharri-i hakikatle” ile fânî hayatını noktalayan Prof. Dr. Salih Akdemir’in, yine rahmetli hocam Dr. Bekir Demirkol ile olan uzun bir tartışmadan sonra “keşke Freud ve Jung’u daha önce okusaymışım” dediğini hiç unutamam. Bu ifade, 20'den fazla dili kendi imkânları ile öğrenen bir ilim insanını “ilmî tevazusunun” zirvesidir.
Bunun için İslâm düşünce geleneğini anlamaya çalışırken, psikoloji biliminin ve özellikle Jung’cu okulunun görüşleri bizlere yeni ufuklar açabileceğini düşünüyorum..
Said Nursî’yi eleştirmek niyetindeyseniz, sünnet olduğu halde, neden evlenmediğinden, ya da sünnet olan sakalı neden bırakmadığında da başlayabilirsiniz.
Ancak onun dilini, üslübunu, rüyasında aldığı vazife ve bunun üzerine kaleme aldığı Nur Risalelerini anlamak isterseniz, Aynü’l-Kudat, İbni Arabî ve Mevlâna başta olmak üzere birçok Müslüman düşünürün oluşturduğu irfan geleneğinin dilinden ve mirasından hareketle anlamaya çalışmak daha doğru ve insaflı bir yaklaşımdır.
BAZI ESERLER İLHAMIN UFKUNDA DOĞAR
Düşünce tarihinin bize gösterdiği gibi, bazı eserler yalnızca üniversite odalarında, kütüphanelerde veya masa başında değil, derin tecrübenin, rüyanın ve ilhamın ufkunda doğar. Sokrates’in son dersini hapishane hücresinde yapması, Aynü’l-Kudat’ın Hakikatın Özü kitabını atıldığı zindanda yazması, Serahsi’nin ölümsüz eserini hapsedildiği kuyudan dikte ettirmesi, Gramsci’nin kitaplarını hapiste yazması gibi bunun bir çok örneği vardır.
Üstad Said Nursî de birçok önemli risalesini hapishane hücrelerinde kaleme almış; ümmete ve insanlığa emanet ederek hakka yürümüştür.
Onlar için yazmak, akademik ünvan, itibar ya da dünyevî beklenti için yapılan bir faaliyet değil, hakikati dile getirme sorumluluğu taşıyan varoluşsal bir misyondu.
Bir hayat-memat meselesiydi.
Birçoğunun bu yolda hayatını feda etmesi bunun ispatıdır.
Bu çerçevede merhum üstad Bediüzzaman Said Nursî’yi ve İslâm düşünce mirasının tüm mimarlarını rahmetle anıyorum.
— SON—