"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hukukunu bilmemek istibdada kapı açar

05 Ocak 2020, Pazar
Prof. Dr. Mehmet Tikici: “Elde edilen makam mevki, imandan uzaklaşmaya da dayalı olarak yöneticiyi zalim ve diktatör yapıyor. Yönetici olmayan insanlar da hak ve hukukunu bilemediği ve imanla yeşertmediği için idareciyi denetlemiyor ve iyi niyetli bile olsa müstebit yapıyor baskıcı yapıyor.”

Yönetim Bilimleri Hocası Prof. Dr. Mehmet Tikici’nin Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde verdiği “İfade Hürriyeti” Başlıklı Semineri -2-

***

Bir Bilge, konferansında; “insanlar ne kadar az konuşursa o kadar zekidir” dediğinde dinleyicilerden birisi sorar: “Hiç konuşmayanların durumu nedir?” Bilge cevap verir: “O kadar zekisine hiç rastlamadım!”

Yine gevezenin biri konuşma sanatını öğrenmek için Sokrates’in okuluna kaydolmak ister. Fakat Sokrates diğer öğrencilere nazaran iki kat fazla ücret isteyince adam itiraz eder ve bunun sebebini sorar. Cevap manidardır: “Sana bir değil iki şey öğreteceğim de onun için: Birincisi konuşmayı, İkincisi ise susmayı.”

Sultan Abdulaziz’in hekimbaşı olan Marco Paşa’nın; “günah çıkarma ritüeli” türünden “sıkıntılı olan insanları saatlerce dinlediği ancak hiç kimsenin derdine derman olmadığı” rivayet olunur. Buna rağmen insanlar “anlatmayı ve birileri tarafından dinlenmeyi” çok sevdikleri için olsa gerek Marco Paşa’nın yanından ayrılırken “adeta sorunlarına çözüm bulunmuş olmanın huzuruyla” ayrılırlarmış. Bu sebeple “derdini Marco Paşa’ya anlat” sözünün, “dinlemeye atfedilen değerin” bir ifadesi olduğu söylenmektedir.

İfade hürriyetinin kısıtlanmasının bir diğer sebebi “yöneticilerin kendi fikirlerinden başkasını yok saymalarıdır”. Oysa herkesin aklı değerlidir.

Nitekim Üstad da bu hususu: “Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. İnsafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez” sözleriyle veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Hepimiz bilelim ki herkesin aklı kendisine göre değerlidir. 

Bunu anlatan bir hikâye de vardır: Babası çocuğuna 100 TL vererek bakkala gönderir. Çocuk yolda parayı cebinden çıkarır ve elinde oynayarak yoluna devam eder. Bu durumu gören bir adam çocuğun elindeki parayı almak ister ve bunun için de onu sakız, şeker gibi “seveceğini umduğu şeyler” teklif ederek kandırmaya ve elinden parayı almaya çalışır. Ancak ne yaptıysa çocuğu kandırmayı ve parayı elinden almayı bir türlü başaramaz.

Çocuğa; “parayı bana vermek için ne yapmamı istersin?” diye sorar. Çocuk da “eğer eşek gibi anırırsan sana parayı veririm” cevabını verir. Adam da çocuğu ikna ettiğini düşünür ve başlar anırmaya. Anırması bittikten sonra; “senin istediğini yaptım. Sen de sözünü tut ve parayı bana ver” der. 

Ancak çocuk yine parayı vermez ve bunun sebebini de şöyle açıklar: “Sen eşekliğinle paranın değerini biliyorsun da benim bir insan olarak bunu anlayacağımı niçin düşünmüyorsun?”

Yöneticilerin “Bütün dezavantajlarına” rağmen ve “organizasyonu zarara uğratma” pahasına “ifade hürriyetini engellemelerinin” belki de en önemli sebebi Kur’ân’da belirtildiği gibi; “insanoğlunun pek zalim ve çok cahil” olmasıdır.

Soru: Toplumda fikir hürriyeti nasıl geliştirilebilir?

Cevap: İstibdadın olduğu yerde teşebbüs hürriyeti, fikrini açıklama hürriyeti, ya da bir iş görme becerisi de gelişmiyor. Elbette problemi tümüyle avama yüklemek doğru değil. Hür olmayan bir ortamda halkın da hakkını hukukunu ifade etme, hür konuşma noktasında korkudan dolayı fikir ve iradesini beyan edememesinin suçunu yine sadece halka yüklemek de doğru değil.

Hakikî hürriyet hem dış âlemde yasalarla ortamın sağlanması hem de imanın güçlü olarak hürriyeti teşvik etmesi ile olabilir. 

Allah’tan başka kimseden korkmadan hürriyetin şahane yaşandığı bir sistem için Bediüzzaman Hazretleri mealen diyor ki: “iman ne kadar güçlü olursa kâmil olursa hürriyet de o kadar parlar”.

Liderlerin sun’î olarak geçici bir şekilde sağlamış oldukları ifade hürriyeti kalıcı olmuyor. Onun için diyorlar ya hani “doğuyu insanlar batıyı sistemler yönetir” diye. Bunun sistem olarak, kurumsal olarak, bir kültür olarak yerleşmesi lâzım. Nerede başlayacak bu? Kendimizden, sonra ailemizden. Biz de bunun yerleşmesi için üzerimize düşeni, hani karıncanın su taşıması misali de olsa yapmakla mükellefiz.

Soru: Hürriyet arzusunun ve arayışının metodolojik bir sınırı var mıdır?

Cevap: Güzel soru. Burada da ilginç bir şekilde Bediüzzaman Hazretleri’nin anlattığı hürriyetle müsbet hareket olayının çakıştığı ya da kesiştiği bir noktaya geliyoruz. Hürriyetimizi kullanacağız, haklarımızı söyleyeceğiz, taleplerimizi dile getireceğiz, eleştirimizi yapacağız, ama terörize etmeden, yıkmadan, kırmadan, şartlara göre. Mevcut kanunlar demokratik olmayabilir, baskıcı olabilir, müstebid olabilir, ama o şartlarda da yine ne yapılabiliyorsa kırmadan dökmeden terörize etmeden mutlaka yapacağız.

Üstad diyor ya: “kabul etmiyorum, reddetmiyorum, amel de etmiyorum”. Buna benzer şekilde yani müsbet hareket olayıyla hürriyetin imkânlar dairesinde kullanımının kesiştiği bir noktayı bulacağız. Anlıyoruz ki Üstad müsbet hareketi böyle geliştirmiş.

Soru: Hürriyet güzel şey, ama dışlanmadan ve bedel ödemeden hür olmanın bir yöntemi var mı? En hür ortamda bile farklı bir şey söylesen ya dışlanıyorsun ya da ötekileştiriliyorsun. Ya da farklı bir şey yapmaya çalışsan onun için bir bedel ödemen lâzım. Çok zor oluyor, tarihte de böyle olmuş.

Cevap: Bedel ödemeden hür olmak zor biraz. Evet zor gerçekten. Veya zevkli mi olmuyor diyeyim, nitelikli mi olmuyor, kalıcı mı olmuyor… ayrı bir tartışma konusu. Hoşuma da giden bir konu. Ama o bedeli ödemek anlamlı oluyor. Yani zor da olsa.

Ya hür olmaya karar vereceksin ya da sindirilip bir köşende kendi işine bakacaksın. Bir tercih meselesi. Yani o hür olmamayı, sindirilmiş bir şekilde yaşamayı tercih eden insanları da biraz anlamak gerektiği kanaatindeyim, çünkü belki bedel ödemek istemiyor, belki bedel ödeyecek gücü yok. Bedel ödeyen insanlara bakıyorsunuz en güzeli belki Bediüzzaman Said Nursî. Diyeceğini demiş, tamam ama hayatının bir kısmı zindanlarda, eziyetlerle geçmiş. Müsbet hareketin dışına hiçbir şekilde çıkmıyor.

Oysa bazıları hürriyet elde etmek adına çatışma yöntemine de girebiliyor, girilmemesini pasiflik ve acizlik olarak da kabul ediyorlar. Ama asla muarazaya, çatışmaya, müsbet hareket dışında bir harekete girmemek kaydıyla gereken her şeyi yapmak, bence en azından vicdanımızı rahatlatmak açısından insanî ve imanî bir görev diye düşünüyorum.

İman kemale ermeyince güçlü olan ve yetkili olanlar o özellikten faydalanmadıkları için zulme ve haksızlığa yol açıyor ve başkalarının fikirlerini almaya imkân ve ortam oluşturmuyor. Dolayısıyla elde edilen makam mevki, imandan uzaklaşmaya da dayalı olarak yöneticiyi zalim ve diktatör yapıyor. Yönetici olmayan insanlar da hak ve hukukunu bilemediği ve imanla yeşertmediği için idareciyi denetlemiyor ve iyi niyetli bile olsa müstebit yapıyor baskıcı yapıyor. Çünkü sorumluluklarını bilmiyor, hukukunu bilmiyor. Toplumun her kesiminin ifade hürriyetinin sağlayacağı iletişimi daha iyi yapması için önce iman şuurunun güçlenmesi gerektiğini söylemek isterim.

Soru: Galiba korkunun yanı sıra bir de biz saygı ve itaati yanlış anlıyoruz. Hürriyetlere ulaşmada nedense illa yukarıdakilere bağlılık ve o bağlılıktan dolayı da tenkit etmeme duygusu var. Bunu nasıl aşarız?

Cevap: Kompoze edilmiş bir cevap olacak, ama eğitim şart. Onu belki ayrı bir başlık altında çok geniş bir şekilde münazara edebiliriz. Ama şefkati yanlış anladığımız gibi saygı ve itaati de çok yanlış anlamışız.

Bir örnek vereceğim: Bir arkadaş Amerikalı birinin evine gidiyor. Çocuk prize doğru uzanınca bizim Türk bağırarak “no” diyor. Çocuk ağlamaya başlıyor. Annesi diyor ki “bu ülkede çocuklara yasakçı anlayışla ‘no’ öğretilmez, neden bir şey yapmaması gerektiği konusunda ‘why’ öğretilir ve sebebi izah edilir. Kararı onlar verir”. Bence bizim en büyük hatamız; yasakçıyız, “yapma!” “hayır!” diyoruz. Anlat çocuğa, niye yasak? Eleştirel akıl ortaya çıkmalı. Kur’ân-ı Kerîm bize “hiç akletmez misiniz?” diyor, bunu yapmalıyız.

Bir de ifade hürriyetinin varlığı veya yokluğu aslında bir kültür meselesi. Yani palyatif şeylerle, geçici dönemlerde sağlanan rahatlatmalarla olmuyor. Bunun bir kültür haline dönüşmesi gerekiyor. Bu da zaman alıyor tabi. Meselâ Batıda bu sağlanmış. Biliyorsunuz İskandinav ülkelerinde de Amerika’da da sair gelişmiş ülkelerde bu sağlanmış.

Bazıları Nurettin Topçu’ya atfediyor, bazıları merhum Mehmet Âkif Ersoy’a atfediyorlar. Batı’nın nasıl olup da hürriyetlerde bu kadar geliştiği sorulduğunda bir ifadesi var ya “işleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi”. Onlarda bu kültür haline dönüşmüş. Bu bizde de olacak, ama biraz zaman alacak. Türkiye’de de toplumda ifade hürriyeti noktasında zaman zaman genişlemeler ve zaman zaman da daralmalar oluyor, ama maalesef köklü bir şekilde kültür olarak henüz yerleşmedi.

Bir makalede okumuştum, “müstebid yöneticiler insanların ya da personelinin hindi gibi düşünmesini, papağan gibi konuşmasını isterler” diye. Malûm, papağan söyleneni tekrar eder. Hindi gibi düşünebilirsin, ama insan gibi düşündüğünü konuşamazsın o yönetimlerde. Müstebit yöneticilerin istediği insan tipleri bunlar.

İmanlı bir hayatın kültür olarak toplumda yerleşmesi şefkati de geliştiriyor. Bugün çok ihtiyacımız olan şefkat yani insanlara karşı diğergam olmak onlara acıyarak empati yaparak onların yaşama şartlarını düzeltip iyileştirmek. Avrupa, Japonya toplam kalite sistemlerini geliştirerek yönetimlerde bunu sağlamışlar. Onlar farklı görüşlere açık yani sistemleştirmiş, back to back dediğimiz sistemleri yerleştirmiş içine. Zaten kurumsallığı kurumsallık yapan bu geri bildirim ve denetim mekanizmalarını kurması ve kontrol sistemlerini ve denetim mekanizmalarını yönetime katması.

Soru: Bu açıdan Türkiye’nin alacağı yolu ne kadar görüyorsunuz, ne kadar daha yolumuz var, ne zaman tahammüle alışacağız, ne zaman karşı ifadelere farklı görüşlere hakkıyla tahammül edeceğiz?

Cevap: Fikir hürriyetinin sağlanması da neticede hukukî ve sosyal bir kavram. Emsallere bakmak lâzım. Meselâ Japonların yaptığına bakalım.

Üç unsur gerekiyor: Birincisi üst yönetim böyle bir değişimin gerekliliğine inanacak. İkincisi böyle bir değişimi destekleyecek. Üçüncüsü de bu değişimin yaşanması için amel edip katılıp çalışacak. “İnanç, destek, katılım” diyoruz biz buna. Kültürün dönüşmesi ve yeni bir kültürün yerleşmesi için o organizasyonun başındaki kişilerin bu kültürel değişimin gerekliliğine inanması şart. Bir cemaat için de bu böyledir. Sadece kalite belgesi almış olmak için değil gerçekten değiştirmek için yani kalben ve ruhen inanmak olmazsa olmazdır.

Soru: Yönetim tamam, ama astların da sorgulayıcı bir zihin yapısına sahip olması gerekmiyor mu? Çünkü bizim eğitimimiz hep ezbere dayalıdır, sorgulama kültürümüz yok denir. Sorgulama kültürümüz olmayınca da çözüm üretme mümkün olmuyor çözüm üretme olmayınca da ilim değerlenmiyor. Sorgulamayı nasıl elde ederiz?

Cevap: Üçlü ayak önemli. Üst yönetim, astlar ve bir de içinde bulunulan şartlar, bu üçü bir arada olursa dengeliyor. Ama öncelikli görev yukarıya düşüyor. Aşağının da buna hazır olması gerekiyor. Ama marifet iltifata tabidir. Astlar zorlarsa idareci de değişir aslında. Bu da bir yönüyle toplantı yönetim tekniğiyle ya da müzakere kültürüyle alâkalı bir şey. Ama mutlaka herkese söz hakkı verilmesi lâzım. Yani destekleyen görüşlerden ziyade eleştiren görüşlere daha çok yer verilmesi lâzım. Ama işte insan fıtratı mı nefsi mi dersiniz ne derseniz deyin, hepimiz öyle veya böyle yöneticilik yaptık, çoğumuz çoğu zaman eleştiriye kapalıyız işin açıkçası.

Bendeniz Risaleleri anlamak maksatlı olarak okuyup dinlemeye başladığımda hep kafama takılan bir soru vardı: Üstadın toplumun imanını tehlikede görmesi konusunu kafam biraz zor alıyordu. Yani toplumun sıradan insanlarının da aklı da zor alıyor bunu. Camide namazımızı kılıyoruz cemaatle. İstediğimiz zaman orucumuzu tutuyoruz, zekâtımızı veriyoruz yani imanımızı tehlikeye düşürecek hiçbir şey yok ortada. Niye iman tehlikede olsun ki? diyor. Ama Üstad da bu işe ömrünü vakfettiğine göre de bunda mutlaka bir sır var.

İşte okumaya başladıkça ben o sırrı yavaş yavaş kendi kafamda çözmeye başladım. Bunu toplumun algılaması lâzım. İman öyle sadece Cuma namazına gitmekten ibaret değil. Cuma namazına giderken arabayı nereye park ediyorsun? Trafiği kilitliyor musun arabayı park ettiğin yerde? O da imanın kul hakkı noktası.

Demek imanın hürriyetle bağlantısını kuracağız. Bakın hürriyet nedir? İmanın bir cüzüdür, parçasıdır, özelliği ve vasfıdır. Yani insanın imanı başkasının hürriyetini sınırladığı oranda tehlikeye giriyor. Başkalarına zulmetmemeyi bir de başkalarının zulmü altına girmemeyi imanın verdiği şefkatle açıklarız. Pratik hayattaki uygulaması şudur: Bir yere aracınızı park edeceğiniz zaman sizdeki iman ve şefkat diyor ki “park et, ama başkasının geçişini engelleme”.

Yani iman sürekli olarak hayatta seni doğru harekete teşvik eden bir motor oluyor. Ya da iman sadece namazı kaçırmakla, orucu yemekle değil her yerde her an tehlikede. Sosyal hayatta bizi ilgilendiren kısmı da işte bu. Başkalarının ifade hürriyetine riayet edip etmeme noktasını da bu açıdan sorgulamamız ve kendimize bu açıdan çeki düzen vermemiz gerekiyor.

Bir de unutmayalım ki fikrinden şüphe etmeyen kişi fikrinin sorgulanmasından da rahatsız olmaz. Fikirleri parlatıp koruyan onların yasaklarla desteklenmesi değil, serbestçe tartışılıp değerlendirilebilmesidir.

Etiketler: hukuk, istibdad
Okunma Sayısı: 3310
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı