"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İslâm dünyası müzakere kültürünü yerleştiremedi

10 Mart 2019, Pazar
İslâm dünyasında henüz orta yolu tutturamama ve karşılıklı müzakere kültürünü yerleştirememe sıkıntısı var.

Ortadoğu Uzmanı Dr. Muhammet Örtlek Semineri (2)

***

İslâm tarihine baktığımızda bazı çevrelerce 2. Ömer olarak adlandırılan, 8. Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz örneği açık bir şekilde önümüzde duruyor. 717-720 Yılları arasında Halifelik yapan Ömer bin Abdülaziz “valilerin ticaretle meşgul olmasını ve hediye almalarını yasaklamıştır.” Aynı zamanda Ömer bin Abdülaziz, toplumsal barışın bozulmaya başladığını, akrabalara merhametin, anne ve babaya yönelik saygının sarsıldığını görünce dini alan üzerinden ümmeti uyarma ihtiyacı hissetmiştir. Ömer bin Abdülaziz bu amaçla Cuma hutbelerinde daha önceleri okunmayan, Nahl Sûresi 90. Âyetinin okunmasını irade buyurmuştur. Âyet ise şöyledir: “Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

Ömer bin Abdülaziz tarafından döneminin İslâm toplumundaki olumsuzlukları gidermek adına, Müslümanları uyarmak için Nahl Sûresi 90. Âyeti Cuma hutbelerine konulmuştur. O dönemden bu güne halen Cuma hutbelerinde okunmaktadır. Belki de Ömer bin Abdülaziz’den günümüze kadar geçen sürede olduğu gibi, bugün de bu uyarıya halen ihtiyacımız bulunmaktadır.

İnsanlığın her döneminde olduğu gibi bugün de, Kur’ân’ın getirdiği kurallara, Peygamberimizin (asm) ve sahabelerin yaşantılarından örnekler bizlere yol gösterecektir. Bunlara uyum sağlamadığımız takdirde, adaleti gözetmeyen liyakatsiz kişiler, İslâm dünyasında özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika gibi ülkelerde “diktatör” rejimlerini devam ettireceklerdir. İktidara gelen Müslümanlar siyasette Emeviyet atmosferine giriyorlar. Bununla birlikte muhalefetteki Müslümanlar da Hz. Hüseyin tarzında bir muhalefete yöneliyorlar. Emeviyet baskıcı, hukuksuz ve adaletsiz bir yönetim şeklini getiriyor. Hüseyni muhalefet ise, sorun ve sıkıntıları öne çıkaran yıkıcı bir muhalefeti hatırlatıyor.

Said Nursî de çözüm tavsiyesi olarak “adalet-i mahza”yı sunuyor. İslâm ülkeleri için “adalet-i mahza” kişi hak ve hürriyetlerini, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, hürriyetleri, eşitliği, adaleti, liyakati vb. kapsayan Hz. Hasan tarzındaki siyaseti önceliyor. Buna ek olarak meşveret, şûrâ, istişare gibi iletişim kanalları açık tutularak; fikr-i vahid istibdadından kurtulmuş liyakatli ve adaletle hükmeden yöneticiler önem arz ediyor.

İslâm dünyasının sorunlarının temelinde siyaseten güçlenmek için dini alanın istismar edilmesi bulunuyor. Buna en güzel örnek Kâbe İmamı Sudeysi’nin ve Mısır’daki El Ezher’in muhtelif fetvaları gösterilebilir. Böylece dinî alan din adamları ve dinî kurumlarca erozyona uğratılıyor. İslâm dünyasının diktatör rejimleri bu durumu kullanabiliyor.

Sonuç olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika özeli incelendiğinde bir dönem Nasırcı seküler Arap milliyetçiliği, sonra sosyalist dalganın yayılması, daha sonra Arap Baharı sürecinde siyasal İslâmcıların etkisi görülmüştür. Bütün bu akım ve hareketler kendi coğrafyalarında istikrarı sağlayamadı, adaletli ve liyakatli idareciler yerine, karizmatik yöneticiler iktidarlara ge(tiri)ldi. Ancak “hukuk-adalet-liyakat” eksikliği genellikle ikinci planda görüldü. İslâm toplumunun en önemli sorunu Kur’ân’ı tam olarak anlayamamak, Peygamberimizin (asm) hayatının tamamını örnek alamamak ve dinî gerçek manada hayatın her alanında yaşayamamak olsa gerektir.

Adalet merkezli bir dünya için birinci önceliğimiz hukuk olmalıdır.

Moderatör: Bediüzzaman Hazretleri 1918’de “neden siyasete karışmıyorsun, siyasetten uzak duruyorsun” mealindeki bir soruya bizdeki yani İslâm dünyasındaki siyasetin tabiatını da anlatan bir gerekçeyle cevap veriyor ve mealen diyor ki “biz siyasette müteharrik-i bizzat değiliz, Avrupa üflüyor biz burada oynuyoruz” yani siyasî cereyanlar oluşturmak, siyasî tutumlar ve tavırlar almak açısından dış etkilere fevkalâde açığız. Böyle bir siyasetle ve yönetim modeliyle ne kadar adil olunabilir, ne kadar liyakate değer veren bir yapı kurulabilir?

Muhammet Örtlek: Yakın geçmişe baktığımızda 11 Eylül ve benzeri travmatik olaylar vesile edilerek Batılılar ve bilhassa ABD’deki bir hâkim çevre Ortadoğu’nun ehlileştirilmesi iddiasıyla Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile harekete geçti. İlk olarak Irak’a girdiler, Saddam’ı devirdiler. Ama Irak’a istikrar gelmedi. Saddam döneminde zulüm vardı, ama neticede devlet vardı. Bugün Irak’ta devlet otoritesi yok. Diplomasiyi yürütecek muhatap yok. Bir tür istikrarsızlaştırma ve anarşi hali yerleştirilmiş ve derinleştirilmiş durumda.

Aynısını Suriye’de veya başka ülkelerde yaşadık.

Bu dış müdahalelerle ya istibdat, ya anarşi biçiminde bir salınımla ifrat ve tefrit arasında gidip gelen bir yapı kuruluyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar. Lübnan, Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan ve diğer birçok ülkede benzeri yapıldı ve yapılıyor. Bizde de benzerleri denendi.

2010’da başlayan Arap Baharı ile de aslında benzeri denendi.

Bütün bu toplumsal hareketlerde iki şey bir arada gidiyor. Bir taraftan dış güçler istikrarsızlaştırma ve zayıflatma politikası güdüyor. Bir yandan da içeride entelektüel çevreler daha iyi, daha şeffaf ve denetime açık bir yönetim modelini nasıl kurabiliriz diye düşünüp gayret ediyor ve bu maksatla bir sosyal muhalefet geliştiriyor. Herkesin hesabı ayrı yani. Ve sonuçta hangi etken daha güçlü ise onun dediği oluyor.

Türkiye’nin, Osmanlının son döneminden itibaren Tanzimat ve Islahat Fermanları ve Anayasacılık hareketleri ile erken dönemde yaşadığı değişimleri ve daha adil daha liyakate önem veren yeni model arayışlarını Arap toplumları yeni yaşıyor.

Aynı aşamaları Doğu Avrupa, Demir Perde’nin açılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla 1990-1991’de yaşadı. Eski Sovyet hegemonyasındaki bu ülkelerin hepsi sonuçta NATO üyesi oldu.

Demek ki İslâm dünyasında henüz orta yolu tutturamama ve karşılıklı müzakere kültürünü yerleştirememe sıkıntısı var.

Meselâ, Mısır’da 2012’de iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin doğrular yanında yanlışlar da yapması ciddî bir tepki doğurdu. Meselâ Hıristiyan nüfusun yoğun olduğu Mısır vilayetlerine tutup radikal eğilimlere sahip İslâmcı Valiler atadılar. Birileri adeta toplumsal dokuyu kaşımaya çalıştı. Mursî sonradan “bunlardan benim bile haberim yok” dedi, ama iş işten geçmiş oldu.

Meselâ, Mısır’da 2012 Anayasasını Müslüman Kardeşler Mecliste sadece 19 saat görüşmenin ardından hızlıca referanduma sundu. Yüzde elli iki katılımla ve toplamda yüzde otuz altı evetle anayasa kabul edildi ve fakat bu yaklaşım hem içeride hem dışarıda çok tepki çekti. Anayasanın meşrûiyeti de hep tartışmalı oldu.

Diyebiliriz ki bir yıllık Müslüman Kardeşler iktidarı Türkiye’nin on senede yapmaya çalıştığını bir senede yapmaya çalıştı ve ciddî bir tepkiyle karşılaştı. Sonrasında olanlar malûm.

Bunlarla aslında, Üstad Bediüzzaman’ın, “hayat-ı içtimaiyede bir çığır açan eğer fıtrat kanunlarına uygun hareket etmezse niyeti iyi de olsa hareketleri fayda değil zarar verir” anlamındaki sözlerini doğrulamış oldu.

Demek sosyal meselelerde dış güçlerin etkisini iyi hesaba katmak lâzım ki hedefe daha kolay ve hızlı ulaşılabilsin.

Moderatör: Gezi olaylarının içyüzünde Arap Baharı ve benzeri dış güçlerle ilişkili bazı yönler olduğunu söyleyenler oldu. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?

Muhammet Örtlek: Gezi olaylarını bu şekilde değerlendirenler oldu. Doğru. Ama bana göre olaylar henüz aydınlatılmış değil. Şu şuydu demek kolay değil. Sadece, göstericilerin meşrû dairenin dışına çıktığı objektif olarak doğru.

Arap Baharı ile Gezi Olayları arasındaki en önemli fark şu: Arap Baharı ekmek, eşitlik, hürriyet, adalet gibi sloganlarla başladı ve sürdü. Oysa Gezi Olayları ideolojik bir hareketin tepkisel yansıması gibi görüldü.

Moderatör: Rusya Arap ülkelerindeki ihtilâllerin neresinde?

Muhammet Örtlek: Rusya, Ortadoğu’da eski Sovyetler Birliği döneminden kalma itibarını korumaya çalışıyor. Üsleri var. Bağlantıları var.

Başka devletler de buralarda söz sahibi olmak istiyor. Meselâ küçücük Cibuti’de Çin’in devasa bir askerî üssü ve varlığı var. Hatta o kadar ki Cibuti ekonomisi bu askerî üs çevresindeki ticarî faaliyetlerle ayakta duruyor.

Meselâ, Türkiye Sudan’da Sevakin Adası’nda Osmanlı’dan kalma askerî üssü turizme kazandırmak ve böylece orada Türkiye’nin siyasî ve hatta askerî varlığını büyütüp ilişkileri muhafaza etmek gibi bir hedef güdüyor. 

Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletler bu harekete şiddetle karşı çıkıyorlar, ama Türkiye kendi hedefine yürüyor. Bunun başka riskleri olabilir. Zaman gösterecek.

Elbette Arap ülkeleri ile yakın coğrafyadayız. Bu dalgalanmalar taşın sudaki dalgaları gibidir. Bir şekilde Türkiye de etkilenir. Türkiye’deki, Suriyeli mülteciler buna bir örnek teşkil ediyor.

DEVAM EDECEK

Etiketler: İslâm, halife
Okunma Sayısı: 1133
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı