"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ömür kısa, vazife çok

18 Aralık 2020, Cuma
Aslında dünyamız ve hayatımız virüsten farksız belirsizlikler taşıyor. Ne dünyamızın garantisi var, ne hayatımızın!

MÂNEVİ DEĞERLERİMİZLE KOVİD-19 TERAPİSİ
HAZIRLAYAN: SÜLEYMAN KÖSMENE - 12

Ömrümüz Bilinmezliklerle Dolu

Kovid-19’un bulaşma süreci ve alınması gereken tedbirler dönemi, bütün herkesi tedirgin eder.  Koronavirüsün nerede, hangi taşın altında, hangi nefeste, hangi zeminde bulunduğunun veya bulunmadığının bilinmemesi, tam bir kaos halidir. Ama yapacak bir şey yoktur. Bu virüs böyledir. Göre göre gelmiyor. Nefesten çıkışını, havada uçuşunu, zeminde tutunuşunu fark edemiyorsunuz. Belki var, belki yok bir virüs. Markete gir, alış veriş yap, dön ve ellerini yirmi dakika sabunla yıka. Ya var, ya yok! Ama sen yine de yıka..  

Sen tedbirini kışa göre al, yaz çıkarsa bahtına!

Tedbir almakta zorluk yok da, tedbir alacağım derken insanlar psikolojik hasta oluyorlar. Virus-phobia olup çıkıyorlar. Buna çare yok! Gevşetsen kimse tınlamayacak! Virus daha fazla yayılacak endişesi… 

Bu süreç böyle! 

Ama bu süreçte farklı bir ders vardır. O dersi alabilirsek bu süreçten kârlı çıkarız. O dersi alamaz isek, bu süreç gelir, geçer, gider. Biz yine eski biz olmaya devam ederiz. 

Aslında dünyamız ve hayatımız virüsten farksız belirsizlikler taşıyor. Ne dünyamızın garantisi var, ne hayatımızın! Bu gün bu saatten sonra –yarın zaten uzak!- hayatta kalacak mıyız? Kim buna cevap verebilir? Ya yarın için… Ya Ertesi gün ve daha ertesi günler için…  Hiç kimse cevap veremez. Çünkü ömrümüz, tıpkı virüs var mı yok mu bilmediğimiz gibi,  bilinmezliklerle dolu.   

Tıpkı bulaşma sürecinin verdiği belirsizlikler gibi… 

 Yarım saat sonra hesapta olmayan bir şey! Ve sen ahrettesin! Bitti! Planlar bitti! Yarınlar bitti! Yarım kalan işler, başlı kalan alış verişler bitti! Keşke böyle ansızın bitecek bir dünya için bidünya hayaller kuracağına, hiç bitmeyen ahiret için azıcık kaygın olsaydı! Azıcık duân ve azıcık işe yarar amelin olsaydı! Dün o gelen çocuğa elli kuruş verecektin, çocuğun görgüsü hoşuna gitmedi, vermedin! Daha sonra veririm dedin. O da gitti! Verseydin bu gün o bari yanında olacaktı! Elli kuruş belki de elli bin lira kadar değerlenecekti. O da gitti! 

Biz vürusun belirsizliğinden yakınırken, düşünelim bir kere, hayatta belirli olan ne var ki? 

Hastalığı epeyce ilerlemiş birisine, doktoru derin derin tetkikten sonra: “Üç aylık ömrün var!” demiş. 

Hastasının üzüleceğini beklerken, hastası kendisinden dirayetli çıkmış.

“Hocam sen bana çok ömür biçtin! Teşekkür ederim. Allah bana yarına çıkacağıma bile garanti vermiyor!” demiş.

Dünyanın ve hayatın bu belirsizliği, bizi dünyaya ve hayata küstürür, bizi ahiretin o belirgin sürecine, o ebedî hayatına, o bakî var oluşuna bağlar. Kendimize, “belirsiz bir hayatta mı kalmak istersin; yoksa uzunlukça sonsuz, varlıkça metin, risk bakımından risksiz ve ölümsüz, hastalıklardan şifa bulmuş, bütün dertleri yenmiş bir sağlam hayatta sürekli yaşamak mı istersin?” diye sorarız. Alacağımız cevap nettir. İkincisidir. 

 Azizim, şundan emin ol! Bu hastalık sana bulaşsa bile, dermansız bir hastalık değildir. Dermanı ve çaresi vardır. Derdi veren Allah devasını da vermiştir. Bundan şüphen olmasın. “Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, küre-i arz olan eczahane-i kübrâsında, her derde bir devâ istif etmiş. O devâlar ise dertleri isterler. Her derde bir derman halk etmiştir. Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrûdur; fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Hak’tan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi, şifayı da O veriyor.” 109

Biz virüsün belirsizliğinden mi yakınıyoruz? 

Madem bu dünyada her şey belirsizdir. O zaman gel, hiçbir şeye bel bağlamayalım; sadece Allah’a bel bağlayalım! Bu dünyada tek belirgin şey Allah’tır. Başkası boştur! 

Aslında belirsizler içinde en mert olan da işte bu virüstür. İnsanı kandırmıyor. Bulaşma sürecinin belirsizliğini baştan söylüyor. 

Dünyanın bu hakikatini Bediüzzaman şöyle ifade ediyor:

“Ey dünya-perest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musîbetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.” 110

Nimet geldiğinde şükretmek, musîbet geldiğinde sabretmek, şerri olmayan hayırdır. 

Hazret-i Hasan (ra)

Ecel mukadderdir, değişmez

Şerden Bize Yüksek Hayırlar Düşer  

Hastalık süreci bazen ağrılıdır, bazen acılıdır, bazen insana daha başka alışık olmadığı, tanışık olmadığı zorluklar yaşatır. Bunların her biri ayrı ayrı şerlerdir. Her şey düzgün gitse, hayatın sıkıcı olması da ayrı bir şerdir. 

Dolayısıyla bir hastalıkta şer olarak sadece hastalık fiili yoktur. Hasta kişi derece derece şerler yaşar. Durumu ağırlaştıkça şerri artar, durumu hafifledikçe şerri hafifler. 

Bu şerlerin hepsi hayır getiren şerler olmakla birlikte, bunlarda insanın seçeneği yoktur. Yani insan kendi kendini ağırlaştırmaz. Doktoruyla, hemşiresiyle, hasta bakıcısıyla hepsi insandan bu şerri hafifletmeye ve tamamen kaldırmaya çalışırlar. Hiç kimse insanı daha fazla derde salmaya, daha fazla acıda bırakmaya çalışmaz.    

Hastalıkların ve dertlerin bir vakt-i merhunu vardır. O vakit gelinceye kadar insanı uyutmaz, insanı üzer. O vakit gelince tasını tarağını toplar ve insanın dünyasından çıkar, gider. Gidince, sanki hiç gelmemiş gibi olur.  

Musîbet ağır da seyretse şunu söyleyebilmeliyiz: 

 “Ey musîbet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Madem her halde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem” der. 111

Dünyada başa gelen belâyı nimet, dünyanın rahatını da musîbet saymayan, kâmil mü’min değildir. 

Hazret-i Muhammed (asm)

Ağır hastalıklarda insanı en fazla üzen şey, hastalığın ölümle sonuçlanmasıdır. 

Hâlbuki şu bir gerçektir ki:

Ne kadar ağır seyrederse seyretsin, hiçbir hastalığın ölüm garantisi yoktur. Ecel mukadderdir. Tagayyür etmez. Hastalıkla ölüm saati değişmez. Bazen doktorlar da insanı boş yere ölüm haberiyle evhamlandırırlar. Oysa “çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.” 112   

Dolayısıyla ölümü evham konusu etmekten çıkarmalıdır. Çünkü bu hastalıkla ölümün gelmesi kesin değildir. Kafamızdaki bu evhamı atmalı ve iyileşeceğimizi ümit etmeliyiz. Ve iyileşmek için elimizden geleni yapmalıyız. Kendimizi bırakmamalıyız. Metin olmalıyız. Öyle ki bizi ziyarete gelenlere bile metanet ve dirayet dersi vermeliyiz. Halimize şükretmeli, şikâyet etmemeliyiz. 

Şükür nimeti ziyadeleştirdiği için, bizim şükrümüz inşallah sağlıklı olmamıza katkı sağlayacaktır. Şikâyet etmek ise bu süreçte işe yaramaz. Hastalığın ağırlığından şikâyet etmek, kırılmış el ile kavga yapmaya benzer. Derdimizi hafifletmez, daha da ağırlaştırır. 

Öte yandan, bu kadar ağır seyreden hastalığın bize ne yüksek rahmet ve şefkat getirmeye kabiliyetli, günahlarımızı tamamen dökmeye vesile bulunduğunu, eğer ölümle neticelense bize şehadet gibi bir rütbe getireceğini hiç düşündük mü? Bunlar bu şerlerden bize düşen yüksek hayırlardır. Bu hayırlara başka hiçbir şey ile ulaşamayız. Şu an bize ulaşabilme fırsatı verilmiş oluyor. Biraz daha gayret! Az daha sabır oldu mu inşallah bize takdir edilen yüksek hayırdan istifademiz yüksek olacaktır. 

Duâmız, Allah sabır versin, sıhhat versin, şerrimizi bizi fazla hırpalamadan üzerimizden kaldırsın ve bize yüksek faziletler versin. Âmin. 

Dipnotlar:

109- Lem’alar, s. 341.

110- Mesnevî-i Nuriye, s. 194, 195.

111- Mesnevî-i Nuriye, s. 173.

112- Lem’alar, s. 332.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 3735
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı