"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Cemiyeti kadın ayakta tutar

18 Şubat 2020, Salı
Müzehhibe ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Çiçek Derman: “Kadının rolü çok mühim. Evlenmemiş de olsa, çocuğu da olmasa o kadın ailede ve akrabaları içinde eğer birleştirici, bağlayıcı, toplayıcı ise; değil lâf götürüp-getirmek, bunu yapanları dahi güzellikle ikna edip, vazgeçirip, o bağları kurabiliyorsa en büyük hizmetidir onun. Cemiyeti kadındır ayakta tutan. .”

HABER: EMİNE SULTAN ÇAKIR

Müzehhibe ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Çiçek Derman’ın bir sohbetinden notlar - 2

Birinci Bölümü Okumak İçin Tıklayınız

***

Sanatın muhteşem gücü

Şimdi ben neden elli bir yıldır evli olduğumu söylediğimi düşünüyorum. Bu yarım asrı geçen zaman zarfı kolay değildir. Çok değerli bir eşim var, onunla hep iftihar etmişimdir o ayrı, ama bir defa söyler “Evet”, bir defa söyler “Hayır”, değişmez o hiçbir zaman. Neyse, bir gün tatsız bir hadise olup öğlen uğurladığım zaman dönüp masama otururum –Ben bunu yaşadım ve çok yaşadım. Onun için belki de bu elli bir yılı sanatıma borçluyum. Eğer elim kıvrak, fırça güzel gidiyor, moralim iyi ise bir müddet sonra o kadar kendimi vererek çalışırım ki, her şeyi unuturum. Ve akşam o sevinçle, eşim geldiği zaman koşa koşa gider kapıyı açar, “Hoş geldin!” derim. İçimden; “Bak, suratı asık. Allah Allah. Bugün bir şey mi olmuştu?” Emin olun hatırlamam. Sabah bir şey mi olmuştu, acaba ne olmuştu? Düşünürüm, düşünürüm, hatırlamaya çalışırım. Yok. Katiyyen o kadar silmiş ki o meşgale. Sonra giderim yanına; “Sabah ne olmuştu?” Başlar gülmeye. Bu sanatın muhteşem bir kuvveti. Ben bütün gün evde “Ben neden onu dedim, o neden bunu dedi?” hem kendimi yiyip, hem de o günümü zehir etsem kime fayda? Onun için sanat bir müsekkindir ve insana huzur verir.

Sahi ben hastaydım değil mi?

Bir de size Rikkat Hocamla yaşadığım bir hadiseyi anlatayım, sanatın gücüyle ilgili. Rikkat Hocam vaktiyle çok güzel işler, minyatürler yapmış. Halim Baki Kunter diye vakıfların başında vazife görmüş bir büyüğümüz vardı. Onun siparişiyle 1950 yıllarında bir büyük Fatih Sultan Mehmed’in minyatürünü bir de Hz. Ali’nin minyatürünü yapmış. Bakın, kaç sene geçmiş üzerinden. Halim Baki vefat etti ve ailesi arşivi değerlendiremediği için eşim Uğur Beyden yardım istediler. O da eczaneyi hiç tereddüt etmeden kalfasına bırakıp, bu bir hizmettir diyerek Ankara’ya gitti. Orada iki gün kalarak o kalanları belirli yerlere verilmek üzere değerlendirdi. Bir kutuyu boşalttıkları zaman kutunun en dibinde altı açılmasın, destek olsun diye koyulan Hz. Ali’nin minyatürünü görüyor. Aman diyor, bu çok değerli bir minyatür, Rikkat Hanımın minyatürü. Burada Hz. Ali anlatılıyor.

Son derece bigâne aile; bu kadar güzelse alın Uğur Bey, diyorlar. Fakat tablo perişan olmuş, her türlü hırpalanmış. Tabi çok üzülüyor, alıyor minyatürü, geliyor İstanbul’a. “Bak sana ne getirdim, hocanın eseri” diye hem sevindik, hem üzüldük daha güzel muhafaza edilseydi diye. O heyecanla Rikkat Hanıma telefon açtık:

-Ah, Uğurcum çok hastayım. Hiç halim, keyfim yok. Her halde bu hastalık beni götürecek.

-Rikkat Abla, ben bir ilâç buldum. O ilâç sana çok iyi gelecek.

-Ne getirirsen getir. Neler aldım. Hepsini denedim, hiçbiri tesir etmedi. Ben her halde toparlanamayacağım.

-Rikkat Abla öyle söyleme. Biz öğleden sonra Çiçek’le geliyoruz. O ilâcı ben sana getiriyorum. Bak görünce nasıl iyileşeceksin!

-Hiç ihtimal vermiyorum, ama neyse siz gelin bakalım.

Biz telefonu kapattık, hemen hazırlandık. Hakikaten perişan olmuş o hilyeyi de aldık. Kalktık, gittik, ambalajıyla yazı masasına dayadık. İşte anlatıyor, uykusuzum diyor, şöyle keyifsizim diyor, ateşim var falan. Uğur dinledi, dinledi. Dedi ki, bunların hepsi geçecek, benim getirdiğim ilâç hepsine birebir iyi gelecek. Ve kalktı, ambalajından çıkarttı, minyatürü masasına dayadı, “Rikkat Hanım!”. Uzanmıştı kanepeye, pikeyi de almış üzerine, yarı yatar vaziyetteydi. Böyle doğruldu, oturdu, baktı, baktı, baktı. Çok eski bir dostu görmüş gibi. Sonra kalktı, masaya oturdu. Bizde çıt yok, ama. Yazı masasına oturdu, suyu aldı, fırçasını aldı, onu biraz ağzında yumuşatır. İlk dökülen boya beyazdır ve herhangi bir dış tesirle en çok zarar gören renk de beyazdır. Rikkat Hanım başladı o fırçasıyla minyatürde bir beyaz post üzerine oturmuş olan Hz. Ali’nin postunu taramaya. Bir beş, on, on beş dakika o postu tamir etti. Ama nasıl heyecanlı. Sonra döndü bize: “Ben hastaydım değil mi?!” dedi.

-İşte demedim mi Rikkat Abla ben sana. Benim ilâcım satılmaz, başkalarına da benzemez.

Kendisi de şaşırdı, Allah’ım dedi, bu nasıl bir heyecan. Ne ölüyor, ne öldürüyor. Ve hakikaten dirildi. Neyse sonra biz onu götürdük, arkadan, önden tamir ettik. Şimdi çok şükür evimizi süslüyor. Rikkat Hanım bizi kapıdan uğurlarken de dedi ki; “Emin olun bu minyatür bana gelseydi bu kadar sevinmezdim. Size nasip olmuş, güle güle seyredin.”

Yorulmak da bir lütuf

Hakikaten maddî, manevî bütün hastalıkların yegâne ilâcı olarak görüyorum sanatı. Herkesin tezhip yapması, minyatür yapması gerekmez. Nakış, kanaviçe yeter ki boş kalmayalım. Meselâ biz ilk kanaviçeyle başladık. Hepimizin böyle küçük bir bohçası vardı, onu anneannem hazırlamıştı. Hemen o bohçayı açtırır bizlere, bir şeyle meşgul olmaya alıştırırdı. O kadar içime işlemiş ki bu çocukluğumda. Şimdi evde yalnızken, elimi elimin üzerine koyup oturunca kendimi suçlu gibi hissediyorum. Yapacak işlerim var, nasıl böyle oturuyorum, diyorum. O çocukluktaki alışkanlık çok güzel bir şey. Artık siz kendi kendinizi kontrol etmeye başlıyorsunuz. Ve akşam yattığım zaman eğer dolu dolu bir gün geçirmişsem o yorgunluğuma o kadar şükrediyorum ki. Yorulmak da bir lütuf biliyor musunuz? Herkes yorulamaz. Bu Allah’ın bir lütfu, ama hayırlı işler için yorulacağız. Neler, neler yapanlar var. Allah boşa yorulanlardan etmesin. Ben hep evlâtlarıma da ona duâ ettirmişimdir; herkes koşuşturuyor, herkes bir telâş içerisinde, ama nereye? Ne için? O çok mühim.

Sanat insanın içini süslüyor bir kere. Sizin kalbinize güzellikler veriyor. O sizin bakışlarınızda, niyetinizde, davranışlarınızda görünüyor. Hani derler ya; elini kaldırmış, bana vuracak demiş birisi. Ne malûm, belki saçını düzeltecek demişler.

Oyunla edep öğretmek

Benim çok mübarek bir annem var, hamdolsun hâlâ hayatta. Biraz rahatsız, ama çok şükür bizimle. Uzun yaşamanın da pek çok zorlukları oluyor, hamdolsun bu halimize. Annem okuduğumuz kitabı bize hissettirmeden takip ederdi, hangi romanları okuyorsak. Kimlerle konuşuyoruz, kimlere neler yazıyoruz… Biz hiç fark etmezdik ve bir başkasının çocuğunu anlatıyor gibi bizim kabahatimizi söylerdi, bizi toparlardı. İki kız kardeşiz biz, bir de erkek kardeşimiz var. Annecim belirli günlerde oyundan bize misafir olarak gelirdi. Derdi ki, bugün Çiçek’in misafiri olacağım. Salonun bir köşesini bana ayırırdı. Orayı tanzim edeceğim. Mühim olan; misafiri nasıl karşılayacağım, nasıl hatır soracağım, ikramı nasıl yapacağım ve nasıl yolcu edeceğim. Not verirdi annem bize. Ertesi gün de ablamın günüydü. Ablam yapar aynı şeyi. Meselâ; kapıyı geç açtın, hatır sormadın, hemen ikram edilmez biraz oturur nefeslenir, kahve, sonra da yolcu etmek… Bunlar o kadar mühim şeyler ki biz annemden tam not alacağız diye iki kardeş ne kadar uğraşır, hazırlanır, dikkat ederdik. Bu sonradan hayatta da devam ediyor; şart şurt, günah sevap, helâl lokma. Aman ne kadar mühim şeyler. Şimdi kaç kişi farkında? Bunlar artık teferruat oldu, bilsen ne olacak bilmesen ne olacak denilen şeyler oldu. Çabuk köşeyi dönsün, bir an evvel meşhur olsun, paraya kavuşsun… Bütün gaye bu. Ve yakıp yıkmayı, hakkını aramayı marifet görür oldular. Bir kere bir bereket vardı; zamanın, ömrün bereketi vardı. O bereket ne kadar mühim bir şeydi, bitmezdi. İçinde bereket olan para bitmezdi. Şimdi hiçbir şeyin bereketi kalmadı ve kimse bunun farkında değil. Esas üzücü olan o. Yani ailedeki bu kayıpları fark eden anneler yok. Bilâkis edepli olmak, hürmet etmek, yardımcı olmak lüzumsuz şeyler gibi görülmeye başladı. Beni esas üzen bu. Sizleri üzmek istemiyorum, ama paylaşmak istedim. Bunların hepsi sanatla o kadar güzel hallediliyor ve geri kazanılıyor ki. Sanatta bir kere edep öğreniyor insan. O edebi de büyüklere, anneye babaya gösterdiğimiz zaman gene kazanan biz oluyoruz.

Müthiş bir değişim içerisindeyiz

Sabır artık kimsede kalmadı. Bilhassa evlilik hayatında. Tepesi atan boşanmayı marifet sayar oldu. Halbuki o sabırla insan pişiyor, yetişiyor. Bir kere dert dinlemek kalktı, derdini dinleyip ona yardımcı olmaya çalışmak da kalktı. Onun gamını almak, onu rahatlatmak… Bana ne, diyor. Bana ne? Ama o da aynı duruma düştüğünde yalnız kalıyor. Bugün başkasına, yarın size. Aynı şey. Bir kere o cep telefonları! Artık insanlar tek kollu kaldı! Bir tanesi daima meşgul. Yine geleceğim o Saraybosnalı anneanneme. Derdi ki, ne yokluğunu belli et, ne varlığını ilân et. Yazılıp asılacak, levha yapılacak söz! Şimdi her şey ortada. Söylenecek şey var, söylenmeyecek şey var. Her şey, her yerde, ortada ve açık. Sonuç da meydanda. Evlenenden çok boşanan var. Fedakârlık. Ne demekmiş o? Sabır. Niçin ben sabredeyim? Tahammül. Ne münasebet? Ben de dünyaya bir defa geldim… Onun farkındaysan eğer onu güzel kullan. Bilmiyorum, ben mi yanlış düşünüyorum. Hâlâ iki üniversitede ders veriyorum, öğrencilerim var. Fakat müthiş bir değişim içindeyiz, bunu kurtarmamız lâzım. Gençleri kurtarmamız lâzım. Onlar da huzursuz. “Neden hocam ben böyle oldum?” diyor. Sevgi de yok, saygı zaten bitti. Kendisine karşı dahi saygısı yok. Kadın, kadın, kadın. Kadının rolü çok mühim. Evlenmemiş de olsa, çocuğu da olmasa o kadın ailede ve akrabaları içinde eğer birleştirici, bağlayıcı, toplayıcı ise; değil lâf götürüp-getirmek, bunu yapanları dahi güzellikle ikna edip, vazgeçirip, o bağları kurabiliyorsa en büyük hizmetidir onun. Cemiyeti kadındır ayakta tutan. Tabi istisnalar da oluyor, Allah hepimizi korusun. Bir kötü arkadaş, çok iyi bir genci mahvedebiliyor. Bir kere hiç başıboş bırakmayacağız. Annenin kontrolünün, titizliğinin ve dikkatinin ona hissettirmeden üzerinde olması lâzım. Bir kötü arkadaşın bir ikramıyla çocuğun bütün hayatı kayabiliyor. Hepimizin başına gelir, Allah korusun. Ama mücadele etmemiz ve kendi hallerine bırakmamamız gerekir.

Hocam edep nedir?

Fakültede bir öğrencim söz istedi ve bütün samimiyetiyle, saflığıyla “Hocam edep nedir?” dedi. Dedim ki, Allah’ım nerden başlayacağım ben? Bırak konuları falan. O kadar masumane, o kadar öğrenme isteğiyle “Hocam edep, edep diyorsunuz. Bu edep nedir?” dedi. Demek edebin manasını bilmemiş bu zamana kadar. Gençlik bu halde. Ayıp mesela. “Hocam ayıp artık kayıp oldu” diyor. Rahatlıkla söylüyor bunu. “Başına bir ‘k’ geldi, kayboldu diyor. Ona kızamıyorum, sonra odaya gel sen, diyorum. Biraz konuşalım, sohbet edelim vesaire. Eğitim çok mühim, öğretimden çok daha mühim. Emin olun, bugün eğitim ön plana geçti.

Kadın evinin hem hizmetçisidir, hem efendisidir

Çok beğendiğim bir söz vardır: “Kadın gördüm, kadınlığıma imrendim. Kadın gördüm, kadınlığımdan iğrendim.” Kadın çok mühim. Hepsi kadın, ama hangi kadın? Bir de Allah rızasını gözetmek. Ev işlerinde; yemek yaparken, ütü yaparken, derlerken, toplarken o işi “Allah’ım senin için yapıyorum.” dediğiniz anda o ibadettir. Ahmet için yapıyorum, Mehmet için yapıyorum değil. Allah için yapıyorum. O zaman zaten “Ben senin için neler yaptım!” demezsiniz yarın öbür gün kızdığınız zaman. “Ben senin için saçımı süpürge yaptım.” diyemezsiniz. Sen onu hep Allah rızası için yaptın. Esas hedef Allah rızasını kazanmaktır. Benim nezdimde yer silen, çamaşır yıkayan, ütü yapan, yemek pişiren eğer onu Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyorsa o ibadet halindedir. Bunu vermeliyiz kadınlara. Bir kadın evinin hem hizmetçisidir, hem efendisidir. İftiharla yapsın o işleri, yapabilmenin şükrü içinde yapsın.

Sanatta geç kalmak var mıdır?

Geç diye bir şey yok. Her an ilk andır. Hemen başlamakta fayda var. Benden geçti artık diye düşünmek insanı yıkar. Ne kadar yol alabilirseniz… Siz büyük bir istekle başlarsanız pek çok başlayanı geride bırakabilirsiniz. Yeter ki azmedin, niyet edin ve Allah’ın yardımını isteyin. Kazandırdıkları muhteşem. Bir insanın hayatına çok şey, renk katıyor. Meselâ evde yalnız olduğum günler “Ah, vah evde yalnız mıydın?” değil, yalnız değildim ben. Ben sanatımlaydım, kitaplarımlaydım. Yazacağım tebliğler vardı, makaleler vardı. Kendi kendinize yetebilmeyi bilin. Bu muhteşem bir şey.

Ben yalnız değildim, kendimleydim

Süheyl Hocamın -Nur içinde yatsın, seksen altı yılında kaybettik kendisini- yirmi iki ay sekreterliğini yaptım. Hem çalıştım, hem okudum. Üniversiteye de izin vermişti. Muhteşem yıllardı onlar. Koşa koşa derslere giderdim ve “Hoca gelmeyecek bugün. Hadi bakalım, hep beraber güzel bir filme gidelim” derdi arkadaşlarım. Ben gelemem, derdim.

- Niye canım, Hoca nasılsa derste biliyor.

Derste biliyor işte. Sinemada değil. Koşa koşa enstitüye dönerdim, Beyazıt’a merkez binaya.

- Kızım, senin dersin yok muydu?

- Hocam, hocamız gelmedi. Ders yapılmadı. Ah, misafirler gelmiş hocam. Siz yalnızdınız, ne yaptınız?

- Kızım, ben yalnız değildim. Kendimleydim.

Ne güzel bir şey bu. Bunu hiç hayatımda unutamam. Kendiyle beraber, tabiî Rabbiyle de beraber. Ne demek “Ben yalnız ne yapacağım, canım sıkılacak. Vakit geçmiyor”. Kendi kendine yetmeyi bilmeliyiz. Bu sanat olur, başka bir meşgale olur, bir insanı eğitmek olur, etrafına faydalı olmak, ev işi yapmakla olur. Seve seve, yapabilmenin şükrü içerisinde.

Sakın şikâyet etme!

Bir gün anneciğime uğradım.

- Nasılsın anneciğim, dedim.

Baktı, baktı yüzüme:

- Kızım sen çok yorgunsun. Yoğun bir gün geçirmişsin. Sakın şikâyet etme, dedi.

- Anne ben bir şey söylemedim ki, dedim.

- Biliyorum, ama çok yorgunsun, başlayacaksın, bahane bakıyorsun, dedi. Bir kere bir işin var ki yoruluyorsun, ne mutlu sana. O işi yapabiliyorsun, gücün kuvvetin var. Ne mutlu sana.

Saydı, saydı, saydı. Ben yorgun olduğum için memnun, mesut kalktım evime gittim. İşte bu, annenin marifetidir. Hakikaten muhteşem bir annem vardı, Allah iyilikler versin. Doksan beş yaşında, Allah sağlıklı ömürler versin.

“Bugün sana geleceğim Çiçek” dediğinde en çekindiğim misafirim gelecekmiş gibi bütün evi toparlar, düzeltirdim. Çünkü çalışma hayatı olur veya olmaz, ama ilk önce annesin, önce evin, aile gelirdi. Bizim Saraybosna, Rumeli terbiyesi işte. “Mecbur değilsin çalışmaya, ama evinde mecbursun” derdi. Bir gün buzdolabını açtı. Değişik bir reçel görmüş Uğur Bey, merak etmiş, almış.

- Ne bu? dedi.

- Annecim, dedim. Uğur görmüş, tadını merak etmiş.

- Sen niye yapmadın? Hazır alınır mı hiç?

Salçasını, turşusunu, sirkesini, eriştesini kendi yapar. İstanbul’da doğmuş, büyümüş annem ve beni ayıpladı.

- Hazır reçel alma, dedi. Senin elin, ayağın yok mu? Kendin yapamıyor musun?

‘Aman ne iyi, kızım yorulmuyor. Her şeyi hazır, hazır alıyor’ da diyebilirdi o anne.

Gelinlikle evden çıkarken

Ve beni gelinliğimle yolcu ederken bana dedi ki:

- Artık bundan sonra annen evinde seni bekliyor (Kayınvalidemi kastediyor). Onu memnun edeceksin. Bak senin için bir evlât yetiştirmiş. Seni isteyerek almış, kızı olarak kabul etmiş. Onu hiçbir gün pişman etmeyeceksin. Artık evin orası ve burası senin misafir olarak geleceğin yer. Buraya elbette geleceksin, ama misafir olarak. Evin orasıdır. Kocanı mesut ettiğin kadar ben burada mesut olacağım. Çünkü o da bir defa geliyor dünyaya. O da mesut olmak için seninle evleniyor.

Düşünebiliyor musunuz, kaç cepheden bütün kapıları kapatıyor. Ve o zaman da elli bir yıl sürüyor o evlilik. Nasıl şükrederim, anacığımdan Allah razı olsun. 

Yoksa;

- Sen bonfile yemeye alışıksın, almazsa kalk bana gel. Ben sana pişireyim. Bir şeye sinirlendiğinde koş gel babanın evine.

Sonra akşam camda beni alsın diye bekle. Ne kadar ayıp bir şey. O ev terk edilir, ama bir daha dönmemek kaydıyla. Hep bunu söylerdi anneannem; oda terk edilir, yatak terk edilir, asla dönmemek kaydıyla. Bu demektir ki en son raddeye kadar tahammül edeceksin, düzeltmek için mücadele edeceksin. Ama artık seni aşıyorsa, asla dönmemek kaydıyla evi terk edebilirsin. Yoksa bana şunu almadı, bana bunu pişirmedi, şuraya gidelim dedim, hayır dedi gibi sebeplerle değil. Çok mühim bunlar. Bir milletin mahvolmasını mı istiyorsunuz, ilk önce aileyi yok edin. Çekirdektir aile. O bitti mi geriye hiçbir şey kalmıyor.

Eşim en büyük destekçim

Eşim hattattır, fakat göz problemi sebebiyle yazamıyor artık. Ama bu da Allah’ın bir lütfu. Her olanda bir hayır var, buna bir kere gönülden inanıp öyle görün hadiseleri. O gözündeki problem yazmasına mani oldu, ama bu sebeple araştırma yönünü tercih etti Uğur Derman. Hat sanatının tarihini, hattatları bugün uluslar arası seviyede çalışmalarla ortaya koyuyor. Otuz beş müstakil kitabı var, Allah sağlıklı ömürler versin. Onun bana çok desteği oldu, çok teşvik etti beni. Bizim tezhip sanatı hiç kolay iş değil. Öyle “Bir saatim var, oturayım yapayım” diyemezsiniz. Bir kaptırınca kendinizi, durduramazsınız. Ben öyle günler çok yaşadım. Meselâ telefon açardım;

- Fırçam çok güzel, çok kıvamında, ama akşam yemeği yok.

- ”Sakın bırakma fırçanı, peynir-ekmek de olsa yeriz” diyebildiği için ben buralara gelebildim. Bunu bütün kalbimle söylüyorum. Görünmeyen bir kuvvet olarak bana hep arkadan destek oldu. Karakteri aşırı kuvvetli olduğu için de çetin cevizdir. Hakikaten zordur, ama o kadar imanlı ve sağlam karakterli ki ben gönülden ona hizmet etmeye çalıştım.

Soyadı mevzusu

Bir de soyadı mevzusu var şimdiki gençlerimizde. Ne kadar büyük bir problem! Ağlıyor, geliyor odama “Hocam mecbur muyum ben soyadını almaya?” 

Diyorum ki;

- Çocuklar niye böyle düşünüyorsunuz? O size kocanızın bir hediyesi. Öyle kabul et soyadını. Ben iftiharla aldım, seve seve taşıdım. Ve bugün ismimden daha kıymetlidir. Ona bir leke getireceğim, bir söz getireceğim diye hep dikkat ettim. Aileyi bir araya getiren bir şeydir bu. Çocuğunla aynı soyadını taşımak istemez misin?

Sonra düşünüyor, düşünüyor: 

- Evet, doğru ya. Hiç böyle düşünmemiştim, diyor.

Bu bir benlik. Dönüyorum, dönüyorum yine aileye. Aile çok mühim. Allah hepimizin karşısına iyi insanlar çıkarsın ve boşa yorulanlardan da etmesin.

Çocuğunuz sizin zengin olduğunuzu bilmesin

Süheyl Hocam derdi ki,

- ”İnşaallah çok varlıklı olun, ama asla çocuklarınızın yanında aile bütçesini konuşmayın. Ve çocuğunuz sizin zengin, varlıklı olduğunuzu bilmesin.”

Şimdi anneler çalıştığı için ve çocuğuna gerekli ihtimamı gösteremediği için onu hediyeye boğarak, lüzumlu-lüzumsuz alış verişle telâfi etmeye çalışıyor. Bayramdan bayrama yeni şey alınırdı ve onun heyecanını yaşardık biz. 

Süheyl hocam yine demişti ki,

- ”Ben Tıbbiye’yi eniştemin pardösüsünü ters yüz ettirerek bitirdim. Onun için bugün bu mevkiye geldim, bu durumdayım. Çok varlıklı olun, ama asla çocuğunuz bunu bilmesin. Ve akranları kadar eline harçlık verin.”

Ne kadar mühim bir şey! Maddenin fazlası insanı yoldan çıkarıyor. Onun için her şeyin hayırlısını isteyelim.

Haber: Emine Sultan Çakır

Okunma Sayısı: 1694
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ömer Çaloğlu

    18.2.2020 20:47:55

    Maşallah tebrikler böylesi bir yazı dizisini hazırlayanları,bizim istifade etmemizi sağlayan Yeni Asya gazetesine sonsuz teşekkürler İyi ki varsınız

  • A. AYDIN

    18.2.2020 15:34:33

    Bu yazıyı yayına hazırlayanlara ve içindeki hakikatin şanına layık şekilde bütün bir sayfayı buna ayıranlara teşekkür ederim. Fazlasıyla hak ediyor. 👏

  • Abdurrahman AYDIN

    18.2.2020 15:21:22

    AMAN YA RABBİ! BU YAZI SAKLANMALI! Elleri öpülesi hocamız, ne kadar güzel anlatıyor. Bir hanımefendi nasıl olur, göze sokmadan satır aralarında hissettiriyor. Sanatın unutulan gücünü gösteriyor. Artık sanal dünyada nerdeyse asla görmediğimiz MÜSLÜMAN-TÜRK KADINI nın profilini, paradigmasını ve çok zengin ve yüksek iç dünyasını bu yazıda bulabilirsiniz.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı