Hukukçu Ahmet Said Aydil, Gazze’de yaşananların Almanya’da ifade hürriyeti, hukuk devleti ve demokratik değerler açısından ciddi bir kırılmaya sebep olduğunu söyledi.
Almanya’nın demokrasi ile imtihanı
Yeni Asya Vakfı Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi tarafından iki haftada bir düzenlenen “Devlet ve Demokrasi” temalı akademik seminerlerin geçen haftaki misafiri, Almanya’da insan hakları alanında doktora yapan hukukçu Ahmet Said Aydil oldu. Aydil, “Almanya’nın demokrasi ile imtihanı” başlıklı sunumunda, Almanya’da son yıllarda yaşanan siyasî, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin demokratik işleyiş üzerindeki etkilerini ele aldı.
Sunumuna İbni Haldun’un Mukaddime’sinden bir alıntıyla başlayan Aydil, şu ifadeleri hatırlattı: “Zamanın akışıyla bütün tarihî şartların değişmekte olduğunu unutmak, araştırıcıları yanılmaya sürükler. Bu değişiklikler şahıslarda, vakitlerde, şehirlerde meydana geldiği gibi çevre, bölge ve devletlerde de vukua gelmektedir.”
“İsimler yanıltıcı olabilir”
Demokrasinin hukuk devleti, hür seçimler, ifade hürriyeti, bağımsız yargı ve çoğulculuk gibi ilkelerden oluşan bir değerler bütünü olduğunu belirten Aydil, “Bu unsurlar ne kadar güçlü ve işler durumdaysa, demokrasi de o ölçüde güçlüdür” dedi.
“Demokratik” sıfatının tek başına ikna edici olmadığını vurgulayan Aydil, Demokratik Kongo örneğini hatırlattı. Buna karşılık isminde bu ifade yer almasa da Almanya Federal Cumhuriyeti’nin söz konusu ilkeler bakımından daha güçlü bir yapıya sahip olduğu için daha demokratik bir ülke olduğunu ifade etti. Ancak bu tespitin Almanya’daki demokrasinin değişmez ve sarsılmaz olduğu anlamına gelmediğini kaydeden Aydil, toplum ve devletlerin sabit kategorilerle değerlendirilemeyeceğini söyledi.

Ukrayna savaşıyla gelen kırılma
Devletler ve toplumların durağan yapıda olmadığını belirten Aydil, “Siyasal sistemlerin işleyişi; küresel krizler, güvenlik algıları, ekonomik dönüşümler ve toplumsal kırılmalarla birlikte sürekli olarak yeniden şekillenir. Zira Almanya’ya gidişimden yaklaşık bir yıl sonra patlak veren Ukrayna savaşı, yalnızca Avrupa’nın güvenlik mimarisini değil; ekonomik dengeleri, siyasî dili ve hatta hukuk devleti anlayışını önemli ölçüde değiştirmeye başladı. Daha önemlisi, bu süreç uzun süredir görünmez kalan bazı demokratik zaafları da açığa çıkardı” ifadelerini kullandı.
Savaşın ilk günlerinde Almanya’daki kamu kurumlarının ve sokakların Ukrayna bayraklarıyla donatıldığını, çok sayıda panel ve konferans düzenlendiğini hatırlatan Aydil, bu süreçte Batı toplumlarında güçlü bir şok hâlinin gözlemlendiğini ifade etti.
Batı’da konfor alanı sarsıldı
“Ortadoğu”da yaşayan biri için maalesef savaşın ve şiddetin olağanüstü olaylar olmadığına dikkat çeken Aydil, “Ukrayna savaşı ise bana, birçok Alman’ın ve genel olarak Batı ve Orta Avrupalıların, benim çoktan alıştığım bazı hisleri ilk kez bu denli güçlü biçimde deneyimlediğini gösterdi. Elbette insanların önemli bir kısmı savaşların varlığından haberdardı ve bunlara karşıydı. Ancak bu kez savaş uzak kıtalarda veya tarih kitaplarında değil, ilk defa, kendilerini de doğrudan tehdit eden bir olgu olarak algılanıyordu. Bu defa ölen veya yurtları işgal edilen insanlar beyaz Hıristiyanlardı (Hıristiyan’ı burada dinî bir kimlikten ziyade kültürel bir kod olarak düşünmek daha isabetli olur)” dedi.
Çifte standart dikkat çekti
Ukrayna savaşıyla birlikte milyonlarca Ukraynalının Avrupa’ya hızlı şekilde kabul edildiğini, bu doğrultuda özel yasal düzenlemeler yapıldığını hatırlatan Aydil, Suriyeli mülteciler için benzer bir yaklaşımın sergilenmediğini söyledi. Bu durumun Avrupa’daki çifte standardı açık biçimde ortaya koyduğunu dile getirdi.

Aşırı sağ güçlendi
Savaşla birlikte kısa sürede sert bir “Rusya” ve “Rus” algısının oluştuğunu belirten Aydil, Rus akademisyenlerin burslarının iptal edildiğini, Rus öğrencilerin para transferinde ciddi zorluklar yaşadığını aktardı. Bu süreçte Almanya ve Avrupa’nın yeni bir döneme girdiğini ifade eden Aydil, enerji fiyatlarının yükseldiğini, sanayinin baskı altına girdiğini ve aşırı sağ popülizminin güç kazandığını söyledi.
Aydil, “Savaşın ilk aylarında ABD’nin güçlü desteğiyle Rusya’nın kısa sürede geri adım atacağı yönünde yaygın bir beklenti oluşmuştu. Savaş uzadıkça, artan maliyetleriyle birlikte gündelik hayatı doğrudan etkileyen bir yük hâline geldi; iyimserlik yerini belirsizliğe, destek söylemleri ise giderek artan bir bıkkınlığa bıraktı” ifadelerini kullandı.
Sanayi ve ekonomi baskı altında
Almanya’nın Rusya’dan aldığı gazı ciddi şekilde azalttığını, Nord Stream yatırımlarının atıl hâle geldiğini belirten Aydil, enerji yoğun sektörlerin yüksek maliyetler sebebiyle rekabet gücünü kaybettiğini ifade etti. Çin’in artık yalnızca büyük bir pazar değil, aynı zamanda güçlü bir rakip hâline geldiğini kaydeden Aydil, Alman sanayisinin üçüncü pazarlarda Çinli firmalarla sert bir rekabete girdiğini söyledi. Aydil, Volkswagen’in Dresden fabrikasında seri üretimi durdurmasını da bu sürecin sembolik bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Güvenlik merkezli siyaset
“Trump rejimi artık ABD’nin NATO’nun ana garantörü rolünü sürdürmek istemediğini açık biçimde dile getiriyor ve Avrupalı devletlere ‘Kendi başınızasınız’ mesajını veriyor” diyen Aydil şunları söyledi: “Bu gelişme, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyasî ve hukukî kısıtlamalar sebebiyle askerî kapasitesi sınırlandırılmış bir ülke konumundan çıkarak, yeniden büyük ölçekli savunma harcamalarına zorlanması anlamına gelmekte. Bu hemen olabilecek bir değişim değil. Almanya bu süreçte hem ekonomik, hem askerî bir dönüşüm yaşarken, siyasette “güvenlik” merkezli yeni bir anlayış öne çıkıyor. Sosyal devletin sürdürülebilirliğinin tartışıldığı bu dönemde, zorunlu askerlik uygulaması da yeniden masaya yatırılıyor.”
Gazze, Almanya’da demokrasi sınavına dönüştü
Almanya’nın ekonomik, askerî ve siyasal bir dönüşüm yaşadığı bu dönemde, İsrail’in uzun süredir Filistin halkına yönelik sürdürdüğü zulmün Gazze’de soykırım boyutuna ulaştığını, kamusal alanı sarsan ve tüm gündemi altüst eden bir kırılma ânına dönüştüğünü söyleyen Aydil, bu süreçte Alman demokrasisinin ifade hürriyeti, hukuk devleti ve ahlâkî tutarlılık üzerinden yeni bir sınavla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Aydil, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Almanya’da da farklı din ve milletlerden vicdan sahibi insanların sokaklara çıktığı; akademisyenlerin art arda yazılar kaleme aldığını belirtti.
Gazze sürecindeki tavrı şok edici oldu
Aydil, Almanya’da devletin Gazze sürecinde takındığı tavrın birçok insan için adeta “şok edici” olduğunu belirterek, bu şokun arkasında Almanya’nın kendisini uzun yıllardır İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden yeniden doğmuş, “bir daha asla” sloganını merkezine almış ve zulme karşı yüksek bir farkındalık geliştirmiş bir ülke olarak sunmasının yattığını ifade etti.
Ancak bu süreçte uzun süredir gözden kaçan bir gerçeğin açığa çıktığını dile getiren Aydil, Almanya’nın yıllardır Filistinlilerin hak taleplerine büyük ölçüde kayıtsız kaldığını söyledi. Aydil, Almanya’nın İsrail’in sistematik baskılarını açıkça desteklemese bile, sessizliği ve perde arkasındaki tutumlarıyla bu sürecin devamına katkı sağladığını kaydetti.
Merkel’in sözü, devlet pratiği
Aydil, eski Almanya Başbakanı Angela Merkel’in 2008 yılında dile getirdiği, “İsrail’in güvenliğine dair taşıdığımız tarihî sorumluluk, ülkemin varlık sebeplerinden biridir” sözünü hatırlatarak, bu ifadenin yalnızca güçlü bir retorik değil, aynı zamanda somut bir devlet pratiğini de yansıttığını söyledi.
Almanya’nın Holokost sebebiyle Yahudî halkına karşı özel bir sorumluluk hissettiğini ve bunun Alman kamusal bilincindeki yerinin herkesçe bilindiğini belirten Aydil, Almanya’nın İsrail’in kuruluşundan bugüne askerî, diplomatik ve ekonomik alanlarda istikrarlı bir destek sunduğunu ifade etti. Bu ilişkinin, Almanya’nın Batı ittifakı içindeki konumunu pekiştiren karşılıklı bir siyasi zemine dönüştüğünü kaydetti.
Habermas örneği
Bu noktada Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın tavrına dikkat çeken Aydil, “Habermas, bugün Almanya’nın en önemli entelektüel figürlerinden biri olarak kabul edilir. Buna rağmen, İsrail’in eylemleri karşısında “Alman” kimliğini gerekçe göstererek Filistinlilerin maruz kaldığı katliamları büyük ölçüde görmezden gelen bir tutum benimsemiştir. Bu tavır, hayatı boyunca kamusal akıl, evrensel ahlâk ve iletişimsel rasyonalite iddiasını savunmuş bir düşünür açısından özellikle derin bir çelişki barındırmaktadır. Bu örnek, en entelektüel çevrelerde dahi evrensel adalet iddiasının, tarihî suç bilinci karşısında kolayca askıya alınabildiğini göstermektedir” diye konuştu.
İfade hürriyetine darbe
Gazze’de yaşananların inkâr edilemez bir açıklığa kavuşmasıyla birlikte, bu gerçekliğin kamusal alandaki etkilerini bastırmaya yönelik çabaların daha açık ve doğrudan yürütülmeye başlandığını belirten Aydil, medya kuruluşlarının İsrail’i eleştiren söylemlere adeta savaş açtığını söyledi. Anti-semitizm ile İsrail eleştirisi arasındaki ayrımın tamamen ortadan kaldırılmaya çalışıldığını ifade eden Aydil, bu yaklaşımın resmî destekle birleşerek bir tür cadı avına dönüştüğünü kaydetti. Bu süreçte birçok akademisyen ve çalışanın işinden olduğunu, protestolara yönelik sert polis müdahalelerinin ise Birleşmiş Milletler düzeyinde Almanya’ya yönelik uyarılara yol açtığını söyledi.
Müslümanlar için tehlikeli bir dönem
Aydil, bazı raporlara göre Almanya’nın ifade hürriyeti ve akademik hürriyet alanlarında Macaristan seviyesine düştüğünü belirterek, “Göçmen karşıtlığının devletin en üst kademelerinde dahi normalleştirildiği bu yeni atmosferde, aşırı sağın İslâm ve Müslüman karşıtlığının, İsrail eleştirisini bastırma gerekçesiyle bazı merkez ve sol çevrelerden de destek görmesi, Almanya Müslümanlarını tehlikeli bir döneme sokmuş durumda” dedi.
Almanya kötü bir sınav veriyor
Aydil, Almanya’nın bugün “kötü bir sınav verdiğini” vurgulayarak “Güvenlik endişelerinin sınırlı olduğu, ekonominin istikrarlı ya da yükselişte olduğu dönemlerde demokrasi görece kolay bir sınavdır. Dengeyi korumak, hürriyetleri savunmak ve hukuku yüceltmek bu zamanlarda büyük bir bedel gerektirmez. Asıl mesele, kriz anlarında, refah daralırken, korkular büyürken ve tehdit dili siyasetin merkezine yerleşirken, bu ilkelerin ne ölçüde korunabildiğidir. Almanya’nın bugün karşı karşıya olduğu esas tehlike, bir dış düşman değil; demokratik değerlerin tam da bu tür kriz anlarında ne kadar hızlı askıya alınabildiğini bizzat tecrübe ediyor olmasıdır” şeklinde sözlerini tamamladı.
Ankara - Yasir Özer