"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî’nin hedonizme karşı tavsiye ettiği model - 2

11 Ekim 2019, Cuma 00:01
Bugün insanlığın önemli bir kısmı hedonist ahlâk travması yaşamaktadır. Said Nursî, diğer akımlara olduğu gibi bu dinsiz felsefî akımlara karşı da insanlığı buhrandan çıkaracak formüller ortaya koymuştur.

İnsan, Hayvan Gibi de Olamaz

Bediüzzaman, bu anlayıştaki insanların tıpkı bir hayvan gibi hiçbir şey düşünmeden yaşama arzularına karşı da insanın hayvan gibi olamayacağını söyleyerek cevap verir. Ona göre, hayvanın geçmiş ve geleceği yoktur. Ne geçmişten elem duyar, ne gelecekten endişe ve korkular gelir. Bu yüzden lezzetini tam alır. Rahatla yaşar. Yaratıcısına şükreder. Ama insanda akıl olduğu için geçmiş ve gelecek gaybilikten çıkmıştır. Hayvana gayb örtülü olduğu için hayatını rahatla yaşarken insan öyle değildir. İnsan bu istirahattan mahrumdur. Geçmişten gelen teessüfler, acı verici ayrılıklar, gelecekten gelen korku ve endişeler, insanın cüz’î anlık lezzetini hiçe indirir. Lezzet yönünden insanı yüz derece hayvandan daha aşağı düşürür. Bu yüzden insanın ya başından aklını çıkarıp atıp hayvan olup kurtulması gerekmektedir. Ya da böyle yapamıyorsa ki, kimse aklını çıkarıp atmak istemez, o takdirde aklını imanla başına almalı, Kur’ân’ı dinlemelidir. Böylece hayvan yüz kat daha fazla fani dünyada dahi safi lezzetleri, hazları kazanabilir. (Said Nursî, Asa-yı Musa, s. 17-18)

Said Nursî bu analizle de kalmaz. İnsan ile hayvan arasındaki farkı da bir örnekle anlatır:

“Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula içinde bazı şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir.

Evvelki hizmetkâr, on altınla âlâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divanelik edip, evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesap pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi ve şiddetli bir tedip gördü ve dehşetli bir azap çekti.

İşte, ednâ bir şuuru olan anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.

Aynen onun gibi, insandaki cihâzât-ı mâneviye ve letâif-i insaniye ki, her birisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ, güzelliğin bütün merâtibini fark eden insan gözü; ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insanın zâika-i lisaniyesi; ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz eden insanın aklı; ve kemâlâtın bütün envâına müştak insanın kalbi gibi sair cihazları, âletleri nerede; hayvanın pek basit, yalnız bir iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede? Yalnız şu kadar fark var ki, hayvan kendine has bir amelde-münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus-ziyade inkişaf eder. Fakat o inkişaf hususîdir.

İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle, insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş ve pek çok vazife-i fıtrîyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyade inbisat peydâ etmiştir. 

Ve ibâdâtın bütün envâınamüstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi bir istidat verilmiştir.

İşte, şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat-ı dünyevîyenin tahsili için verilmemiştir. Belki, şöyle bir insanın vazife-i aslîyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilân etmek; ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek; ve nimetler içinde imdâdât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek; ve masnuatta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.” (Said Nursî, Sözler, s. 302)

İnsan kendisine verilen bu yüksek ve ulvî, değerli duygu ve lâtifeleri, cihazları batırmaktan sakınmalıdır. 

Said Nursî, bu konuyla ilgili şöyle der: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir Lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma.” (Said Nursî, Lem’alar, s. 126)

Buradan anlaşılmaktadır ki, insan kendisine verilen çok değerli lâtifeleri hayvanlara bakarak sadece maddî hazlar peşinde koşarak harcarsa bu o insanın mutluluğunu değil, mutsuzluğunu arttıracak bir husustur.

Bir başka yerde de konuyla ilgili olarak şöyle der: “İşte İşte, eğer insan enâniyetine istinad edip, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek, derd-i maişet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur, gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir ve dâvâcı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerîmin izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder, sonra âlâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.”

Said Nursî’ye göre, İnsan Yaratıcı ile bağını koparır, tekrar diriltilip hesap vereceğine inanmazsa, dünyevî hayatı asıl amaç haline getirir, geçim derdi içinde, geçici bazı lezzetler, hazlar için çalışır. Bu durumda insan dar bir daire içinde boğulur. Çünkü ona takılan maddî ve manevî cihazlara baktığımızda onların hayvanlarınki gibi sadece basit ihtiyaçlarını gidermek için verilmediği görülecektir. Ebedî hayatı kazanmak için verilen değerli cihazları, uygunsuz şekilde sadece geçici haz ve lezzetler için kullanmak, onların boğulması, öldürülmesi, fonksiyonlarının yerine getirilmemesi demektir. Bu durumda insana verilen bütün cihazlar, lâtifeler, aletler, ahirette ondan şikâyetçi olacaklardır. Bu yüzden insan, kendisinin bu dünyada kalıcı değil, bir misafir olduğunu bilmesi, kendisini misafir olarak gönderen Allah’ın izin verdiği çerçevede ömrünü geçirmesi gerekir. Bu durumda insan uzun bir ebedî hayat için çalışmış olur. Bütün cihaz ve aletler de ondan memnun olarak, ahirette lehine şehadet eder.

İnsana Verilen Değerli Cihazlar

Said Nursî, insana verilen cihazların niçin verildiğini ve sebebini de şu şekilde açıklar:

“İnsana verilen bütün cihâzât-ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyevîye için değil, belki pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü, insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki, insan, cihazat ve âlât itibarıyla çok zengindir, yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyevîye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında, yüz derece aşağı düşer. Çünkü her gördüğü lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil; elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.

Demek, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyevîyeye hasr-ı fikir etse, yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer.” (Sözler, s. 301)

Said Nursî’nin ifadesiyle insan bedeninde yerleştirilen ruhun yaşayabilmesi için Allah tarafından “gazab, şehvet ve akıl” kuvvetleri verilmiştir. Allah imtihanın gereği olarak bunlara fıtraten bir sınır belirlememiştir. Gazab insanı zararlı şeylerden korumak, şehvet faydalı şeyleri alması için, akıl da iyi ile kötüyü ayırt edebilmesi için verilmiştir. (Said Nursî, Said, İşaratu’l-İ’caz, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 24) İnsan aslında yaratılış amacına uygun bir şekilde bunlarla imtihan edilmektedir. Bu ucu açık kuvvetler, asırlar boyunca peygamberlerin getirdiği öğretilerle sınırlandırılmak istenmektedir. Daha doğrusu insanın peygamberlerle uyararak bu kuvvetleri ifrat ve tefritten uzak, orta yolda kullanması ve sınavdan başarıyla geçmesi, ebedî hayatta, ebedî bir mutluluğa erişmesi istenmektedir. Ancak insanların kimisi kendisinin Allah tarafından yaratıldığı gerçeğini, peygamberlerin varlığını, öğretilerini bir kenara bırakarak başıboş bir şekilde yaşamayı gaye edinmektedir. İşte antik çağda ortaya çıkıp günümüze kadar gelen dinsiz felsefi akımlar, insanlığa sadece geçici dünya lezzetleri için yaşamayı öğütlemekte, bunun insana mutluluk vereceğini iddia etmektedir. Bunların içinde de materyalist anlayışa sahip olan hedonizm önemli bir yer tutmaktadır. Günümüzde romanlar, basın, dergiler, sinema, tiyatro, televizyon ve en son olarak internette büyük ölçüde anlayışın hizmetinde çalışmaktadır. Bu hedonist ahlâk sadece Batı insanını etkilemekle kalmamış, bu araçlarla bütün insanlığı etkisi altına alan ve artık bir hastalık haline gelen bir olguya dönüşmüştür. Bizim ülkemizde de Cumhuriyetle birlikte materyalist haz medeniyetinin devlet eliyle resmî olarak yaygınlaştırıldığı, şair ve yazarların eserlerinde insanların bunlara teşvik edildiği görülmektedir.

Bugün insanlığın önemli bir kısmı hedonist ahlâk travması yaşamaktadır. Said Nursî, diğer akımlara olduğu gibi bu dinsiz felsefi akımlara karşı da insanlığı buhrandan çıkaracak formüller ortaya koymuştur. Her şeyden önce insana verilen “gazap, şehvet ve akıl kuvvetleri” yüce İslâm dininin inanç prensipleriyle ifrat ve tefritten kurtulabilir. Eğer bu prensipler olmazsa, antik çağdan başlayıp günümüze kadar uzanan ve insanları etkisi altına alan materyalist hedonist ahlâkın yaygınlaşmasını önlemek imkânsızdır. Bu durumda sınırsız kalan gazab, insanın haz peşinde koşarken karşılaştığı engelleri def etmek için; şehvet, helâl haram demeden, yeme, içme, cinsellik gibi hususlarda aşırılıklara gitmek, namusları payimal etmek için; akıl da, haz için faydalı olanları alıp faydasız olanları atmak için kullanılacaktır. Hâlbuki dinimizin inanç esasları ve onlara bağlı olan ibadet ve ahlâk prensipleriyle sınırlandığı zaman bu kuvvetler, itidalli bir şekilde kullanılacak, ifrat ve tefritlerden, meşrû olmayan, zulüm, haksızlık ve tecavüz kokan davranışlardan insanı uzaklaştıracaktır.

İslâm’ın sağlam inanç esaslarıyla bu kuvvetlerini sınırlayan bir insan, kendisinin sadece maddî varlık olmadığını düşünecek, dolayısıyla materyalist felsefenin tuzağına düşmekten kendisini koruyacaktır. Aynı şekilde ruhunun, kalbinin, latifelerinin ihtiyaçlarının da farkına vararak, kendisini hedonizmin teşvik ettiği bedenin anlık hazları peşinde koşmaktan kurtaracak, meşrû olan hazların kendisine yettiğinin farkına varacak, kalbinin inanç ihtiyacını, ruhunun ibadet ihtiyacını da giderecektir. Böylece “helâl dairesinin geniş olduğunu, insanın keyfine kâfi geldiğini, harama girmeye gerek olmadığını” anlayacaktır. Böylece bedenin anlık olan haz dairesinden, ruhun ve kalbin sınırsız olan haz dairesine girmiş olacaktır.

Okunma Sayısı: 1302
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı