Geçtiğimiz günlerde, Mersin'de düzenlenen 3-4 günlük programa, “Her ilden bir kişi Risale-i Nur okuyor” programına katılan bir ağabey bilvesile mahallimize ziyaret için gelmişti.
Kendisinden bizde misafir olmasını ve dersimize iştirak etmesini talep ettik. Akrabasından bahisle mümkün olabilirse derse gelebileceğini ifade etti. Sağ olsun ziyaretimizde bulundu ve dersimize katıldı.
Derste, nezaketen kendisini bize tanıtmasını ve bir ders okumasını talep ettik. Bizi kırmadı, İhtiyarlar Lemasından, 26. Lem’a, 7. Rica’yı okuma nezaketinde bulundu. Şahsen fevkalade istifade ettiğim ve o âna kadar algılamadığım manaların daha derunî ve anlaşılabilir farklı bir yönünü ders ortamında hissettiğimi ifade edebilirim. Bu cihet dikkate alındığında, her ders ortamının her okunan dersin, o anki ortamın birbirinden farklı çağrışımları hafsalamızda ortaya koyabileceğini yeniden anladım.
Zübeyir Ağabey bir ders okuduğunda dinleyenlerin apayrı bir ders anlayışı içerisinde olduklarını, dersin sonunda dinleyenlerin sanki ilk dinledikleri dersmiş gibi Zübeyir abinin okuduğu derse ait kitabı kendilerinde olduğunu bildikleri halde 'bu başkaydı illâ ben Zübeyir Ağabeyin okuduğu kitabı istiyorum' diye almak istemesi hatıralarda nakledilir. O ağabeyimizin 7. Ricadan yaptığı ders Zübeyir Ağabeyin hatırasında bahsedilen hali bana yaşattı. Bende, dersten sonra ruhumda bana bırakmış olduğu izlenimleri fevkalâde farklı bulduğum bu dersi yeniden yeniye okuma ihtiyacı hissettirdi.
Yeniden okuduğumda ise derste algıladığım his ve duyguların varlığını sonraki okuyuşumda bulamadığımı gördüm. Bundan da anladım ki ders ortamında bulunduğumuz halet-i ruhiye, müzakereler, müdaveleler apayrı manaları çağrıştırıyor dünyamızda. O yüzden her bir dersin kıymetini ve ehemmiyetini mümkün olduğunca atlamadan, devam gerekliliğinin ehemmiyetinin varlığını bilerek, takibinin gerekliliğinin elzemiyetini yeniden anladım. Zira her bir derste; anlayış farklı, duygu farklı, fikir farklı, teneffüs farklı ve benzeri durumlar söz konusu olmaktadır. Nitekim “Her şakirdin vazifesi, yalnız kendi imanını kurtarmak değil, belki başkasının imanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur" (Kastamonu Lâhikası, s. 208.) ifade olunmaktadır.
Demek “Ona küstüm, buna darıldım, sıkıldım, gitsem ne gitmesem ne, bensiz de olur, ne kıymeti var sanki” dedirtmeye çalışan şeytanın ve nefsin desiselerine kapılmaksızın derslerin takibi, bize Cadde-i Kübra-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizi kazandıracaktır inşallah. Bu da imanla kabre girmemizi sağlayacak (Şualar 1. Şua 26. ayet), her iki dünya saadetinin teminine vesile olacaktır.
Yoksa, “Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” (21. Lem’a, İhlâs Risalesi) tehdidiyle karşı karşıya kalma ihtimali olur, hafazanallah!