Tarih boyunca insanlığın önündeki en temel imtihanlardan biri şu sorudur: Güçlü mü haklıdır, yoksa haklı mı güçlü olmalıdır? Medeniyetler bu soruya verdikleri cevaba göre ya yükselmiş ya da yıkılmıştır. Ölçü güç olursa adalet zedelenir; ölçü hak olursa güç meşruiyet kazanır.
Kur’ân’ın temel ilkelerinden biri adalettir. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide Suresi: 8.) ikazı, gücün değil hakkın merkeze alınmasını emreder. Çünkü güç, hak ile sınırlandırılmazsa zulme dönüşür. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.
İslâm medeniyetinin dayanak noktası kuvvet değil, haktır. (Sünühat, s. 48, 49 .) Kuvveti esas alan anlayışta üstünlük güç sahibine aittir. Hak merkezli anlayışta ise üstünlük, adalete riayet edene aittir. Bu yüzden İslâm gücü meşrulaştırmaz; gücü sınırlar. Hak, gücün süsü değil; sınırıdır.
Kur’ân’ın “Hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin” (Nisâ Suresi: 58.) emri sadece yöneticilere değil, bütün topluma yöneliktir. Çünkü hak, bir zümrenin imtiyazı değil; herkesin hukukudur. Zayıfın hakkı güçlüye karşı korunmadıkça adalet gerçekleşmez. İslâm’ın getirdiği inkılap tam da budur: Gücü değil, hakkı merkeze almak.
Bu hakikat, en çarpıcı şekilde Hz. Muhammed’in (asm) uygulamalarında görülür. Mahkemede bir Yahudî ile bir Müslüman aynı konumda durabilmiş; delil kimin lehineyse hüküm ona verilmiştir. Medine Vesikası, farklı inanç gruplarını eşit hukuk zemininde bir arada tutmuştur. Bu, kuvvet değil, hak esaslı bir toplum sözleşmesidir.
Dört Halife döneminde de aynı ilke devam etmiştir. Hz. Ömer (ra), sıradan bir vatandaş tarafından mahkemeye çağrılabilmiş; devlet başkanı ile bir fert kadı huzurunda eşit kabul edilmiştir. Bu tablo “Üstün olan haklıdır” anlayışının değil, “Haklı olan üstündür” anlayışının tezahürüdür.
Hak merkezli medeniyet sadece Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de güven vermiştir. Osmanlı’da farklı din ve milletlerin asırlarca bir arada yaşayabilmesi salt askerî kuvvetle açıklanamaz. Esas belirleyici olan, hukukun üstünlüğüne dayalı bir adalet anlayışıdır.
Bugün Filistin’den Doğu Türkistan’a, Afrika’dan Asya’ya kadar mazlum coğrafyaların ortak yarası şudur: Güçlü olanın haklı sayıldığı bir dünya düzeni. Oysa İslâm medeniyet tasavvurunda “Hak güçlüdür.” Çünkü Hak ismi Allah’ın isimlerindendir. Hakka dayanmayan güç geçicidir; hakka dayanan güç ise kalıcıdır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin müjdelediği İttihad-ı İslâm mefkûresi, fiilen veya manen tezahür ettiğinde, bu hakikatler üzerine bina edilen bir medeniyet yeryüzünde hakkı hâkim kılacaktır. O zaman güç haklı görünmeyecek; hak güçlü olacaktır. Dua ve temennimiz odur ki, insanlık yeniden bu ölçüye dönsün.