“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi ona delil kıldık.”(Furkan Suresi: 45)
Gölge deyip geçtik… Basit bir varlık, dikkate alınmayacak kadar hafif; varlığı fark edilmeyecek kadar kıymetsiz…
Oysa uzun asırlar boyunca insanlık, zaman kavramını gölge ile değerlendirmiştir. İslâm âlemi ise namaz, oruç gibi ibadetlerin vakitlerini ve zaman anlayışını, güneş ve gölgenin takibinden istifade ederek belirlemiştir.
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O, Halîm’dir, bağışlayıcı’dır.” (İsrâ Suresi: 44)
Risale-i Nur’da birçok yerde ifade edildiği üzere, her şey Cenab-ı Hakk’ı tesbih etmektedir. Öyleyse, bizim hiçe saydığımız gölge dahi Rabbimizi tesbih etmesi yönüyle elbette kıymetlidir.
Ayet-i kerîmeler’de kendisine yer verilen gölge, arı, örümcek, karınca, inek, meyveler ve zerzevat; her biri hikmetle yaratılmış, kıymetli mevcudatlardır. Bunların zikredilmesi, hatırlanması ve anılması da bu kıymetin bir göstergesidir. Ne var ki, hâl-i hazırda dinî öğretilerde dahi çoğu zaman üzerinde durulmayan bu hakikatler, Rabbimiz tarafından kelâm-ı İlâhîde ısrarla zikredilmekte; ehemmiyetlerine dikkat çekilmektedir. Öyleyse onları anlama ve anlamlandırma gayreti, önemli vazifelerimiz arasındadır.
Gölgenin, güneş vesilesiyle uzayıp kısalması zamanın değişimine işaret eder. İnsanın ömrü de bu hakikat çerçevesinde; uzunluk ve kısalık arasında değişen, sınırlı bir mühlete tâbi olduğunu gösterir. Bu mühlet, misafir olarak bulunulan dünya hayatının, “hangimizin amelinin daha güzel olduğu hususunda bir imtihan” olduğunu hatırlatan belirleyici bir unsurdur. (Mülk Suresi: 2)
Güneşin gölgeye “delil” kılınması, güneşin gölgeye sebep olmasındandır. Elbette Rabbü’l-Âlemîn gölgeyi herhangi bir sebep olmaksızın da yaratabilirdi. Ancak dünya, sebepler dairesi; ahiret ise kudret dairesidir. Bu hikmete binaen güneş, gölgeye sebep kılınmıştır. Risale-i Nur’da ifade edildiği üzere: “İzzet ve azamet ister ki, esbâb-ı tabiî perde-i dest-i kudret ola aklın nazarında.” Sebepler birer perdedir; hakikî kudret sahibi ise sebeplerin arkasında tecelli eden Cenâb-ı Hak’tır. Zira izzet ve azamet bunu iktiza eder. Yaratıcı, sebepler olmaksızın her şeyi ihsan edebilirdi; ancak dünya hayatındaki imtihan sırrı gereği, kudretini sebepler perdesi arkasında tecelli ettirmiştir.
Sonuç olarak Furkan Suresi’nde geçen gölge kavramı, modern çağ insanına çoğu zaman bir anlam ifade etmeyen bu varlığın, geçmişte zamanın ölçüsü olarak nasıl hayati bir rol üstlendiğini hatırlatır. Aynı zamanda gölgenin uzayıp kısalan, kaybolmaya mahkûm yapısı; insan ömrünün zayıf ve fânî hâline bir ayna tutar. Buna mukabil, gölgeyi ve güneşi yaratan kudret; iman gözüyle bakıldığında, asla kaybolmayan, ezelî ve ebedî Yaratıcı’nın varlığını aklın nazarına sunar.