Bir şehrin merkezi bazen yollarla, bazen pazarlarla, bazen de göğe uzanan binalarla belirlenir.
Mekke’nin merkezini ise asırlardır tek bir şey belirliyor: Kâbe. Müslümanlar için kıble, sadece yön tayini değildir; kalbin de pusulasıdır. Rivayet edilir ki Peygamberimiz döneminde Kâbe, çevredeki en yüksek yapıydı. Belki bu, yazılı bir kural değildi, ama mukaddes olana duyulan saygının, teslimiyetin ve “merkez” oluşun görünür bir işaretiydi: Kâbe yalnız kıble değil, ölçüydü.
Bugün aynı noktaya baktığımızda manzara değişmiş durumda. Müslümanların secdede yöneldiği o en önemli manevî yapının yanı başında devasa oteller yükseliyor. Kâbe hâlâ merkezde; ama artık etrafındaki yapılar Müslümanlar arasında kolayca dile gelmeyen ama derinden hissedilen bir ikilem üretiyor: Modern ihtiyaçlar mı, geleneksel saygı dili mi?
Bir tarafta inkâr edilemez bir gerçek var: Hac ve umre artık milyonların buluştuğu ibadetler. Böyle bir kalabalık, güçlü bir altyapı olmadan yönetilemez. Konaklama, ulaşım, güvenlik, sağlık hizmetleri… Yaşlılar, hastalar, çocuklar… İbadetin kolaylaştırılması da dinin temel hedeflerinden biridir. Bu açıdan bakınca oteller, “Mukaddes olanın yanında dünyevî ihtişam”dan önce, çağın lojistik zorunluluğu olarak okunabiliyor. Mukaddes yolculuğa gelenlerin barınacağı, dinleneceği, güvenle kalacağı mekânlar elbette gereklidir.
Ama öte yandan, mukaddes mekânların bir dili vardır: Tevazu. Hac, insanın “ben”ini küçültüp “biz”i büyüttüğü bir ibadettir. Herkes aynı ihrama bürünür, aynı “kul” kimliğiyle yürür, aynı kapıda eşitlenir. Tam da bu yüzden Kâbe’nin çevresinde yükselen şey yalnızca binalar değildir; bir zihniyetin, bir öncelikler dünyasının da yansıması olabilir. Devasa yapılar ister istemez gösterişi, tüketim kültürünü ve sınıfsal ayrışmayı çağrıştırır: Kimileri Kâbe’ye camdan sarayların penceresinden bakar, kimileri uzak bir sokaktan. Aynı ihramın içindeki eşitliğe rağmen, mekânın dili “eşitlik” fikrini zedeleyebilir.
İşte asıl soru burada başlıyor: Kâbe’nin etrafında yükselen şey yalnız beton mu, yoksa modern hayatın “öncelikleri” mi?
Belki mesele otelin varlığı değil; otelin neyi temsil ettiği… Eğer bu düzen ibadeti kolaylaştırmak yerine onu bir “turizm deneyimi”ne dönüştürüyor, mukaddes olanın yakınında dünyevî ihtişamı normalleştiriyor, insanı farkında olmadan tüketime çağırıyorsa; burada haklı bir rahatsızlık doğar. Çünkü Kâbe’nin çağrısı dünyaya değil Allah’adır. Mukaddes topraklar, insanın içindeki kibri kırması için vardır. O hâlde mukaddes mekânların çevresindeki her düzen, bu ruhu güçlendirmeli; dikkat dağıtmamalı, kalbi bölmemelidir.
Yine de konu “yıkalım” ya da “hiçbir şey olmasın” basitliğinde değil. Milyonları ağırlayan bir şehirde altyapıyı inkâr etmek, güvenliği ve kolaylığı görmezden gelmek de gerçekçi değildir. Bu yüzden çözüm, karşıt kamplar üretmek yerine daha derin bir ortak zeminde aranmalı: Mukaddes topraklara yakışan bir şehircilik ve mimari anlayış.
Gösterişten uzak, ihtiyaçları önceleyen; Kâbe’yi görünür ve merkezde tutan; sınıfsal ayrışmayı azaltan; ticarî dili geri plana iten bir planlama. Kâbe hâlâ merkezde. Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, onun etrafında yükselen binaları konuşurken birbirimizi suçlamak değil; “mukaddese yakışan modernlik” fikrini birlikte inşa etmek. Zira bazen binalar yükselir; asıl mesele, bizim içimizde neyin yükseldiğidir: tevazu mu, gösteriş mi; teslimiyet mi, tüketim mi?