Geçenlerde dostlarımla sohbet ederken konu dönüp dolaşıp İstanbul’da yaşayan hemen herkesin hayatına dokunan bir meseleye geldi “Kentsel dönüşüm”. Konuşma uzadıkça şunu fark ettim; bu süreci destekleyenlerin de, endişe duyanların da ortak bir talebi var, o da güvenli bir İstanbul.
Hepimiz biliyoruz ki yıllardır bilim insanlarının uyarılarıyla yüzleştiğimiz bir deprem gerçeği var. Kentsel dönüşümün asıl amacı da çok açık, bu da eski ve riskli binaları yıkıp, sağlam zemin etüdü ve doğru mühendislikle güvenli yapılar inşa ederek can ve mal kaybını en aza indirmek. Bu hedef, hem aklın, hem vicdanın gereği.
Ne var ki pratikte bazı uygulamalar bu hedefi gölgeliyor. Çevremizde sıkça görüyoruz: üç katlı apartman yıkılıyor, yerine beş kat dikiliyor; beş katlı bina altı-yedi kata çıkıyor. Gerekçe çoğu zaman aynı: “Üst katlar müteahhidin.” Burada yalnızca “kim ne kazandı” meselesi yok; şehircilik meselesi var. Kat arttıkça nüfus yoğunluğu artıyor, araç sayısı çoğalıyor, trafik ve otopark sıkıntısı büyüyor; altyapı, okul, sağlık hizmetleri, yeşil alan gibi kaynaklar daha da zora giriyor. Depreme karşı tedbir alırken, İstanbul’u yaşanmaz bir kalabalığa sürüklemek büyük bir çelişki değil mi?
Elbette kimse emeğin karşılığını almayı yanlış görmez. Müteahhit de kazansın, işçiler de. Ancak devletin teşvik ettiği, toplumun güvenliğini ilgilendiren böylesi bir seferberlikte öncelik kâr değil, can olmalıdır. Aksi halde dönüşüm, niyetinden uzaklaşıp “rant” kelimesiyle anılır hale gelir.
Yine de hakkı teslim etmek gerekiyor. Bazı yerlerde yıkılan bina aynı kat sayısıyla yeniden yapılıyor. Bu, “önce güvenlik” diyen dürüst insanların varlığını gösteriyor. İşte tam burada bize düşen prensip, sadece teknik değil, ahlâkî de olmalı.
Kur’ân-ı Kerîm bu konuda çok net bir ölçü koyar: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin.” (Ahzâb Suresi: 70.)
Doğru söz, doğru iş; dürüst niyet, sağlam yapı… İstanbul’u geleceğe taşıyacak olan da tam olarak budur.