Türkiye’de Dinin Politik Bir Araç Olarak Kullanılmasının Gençler Üzerindeki Etkileri
Gençler için en sağlıklı toplumsal ortam; dinin özgürce yaşanabildiği, fakat hiçbir siyasî aktörün dini kendi siyasî meşruiyetinin tekeline alamadığı; dindar olmanın belirli bir siyasî partiye oy vermek anlamına gelmediği; çoğulcu bir demokratik alandır.
***
Giriş
Türkiye’de gençlerin dine bakışları ve dinî tutumlarını anlamaya yönelik olarak, 2024 yılında Türkiye'de 15-29 yaş arasındaki 812 gençle yapılan kamuoyu araştırması gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonuçları, İnsan ve Toplum dergisinde "Türkiye'deki Gençlerin Siyasî, Dinî ve Sosyal Tutumları" başlığıyla yayınlanmıştır (1). Araştırmanın temel bulguları şöyle özetlenmektedir. Gençler arasında yerli ve millî teknolojilerin desteklenmesi konusunda oldukça güçlü bir vatansever tutum gözlenmiştir. Gençlerin medyaya, hükümete ve kamu kurumlarına olan güven düzeyi oldukça düşük çıkmıştır. Araştırmaya katılan gençlerin yarıdan fazlası aileden özerk ve bağımsız olma fikrini ve arayışını desteklemektedir. Gençlerin genel olarak sosyal uyum sağlama (konformizm) ve dinî bağlılık konularında pozitif bir eğilim sergilediği belirlenmiştir.
Bu makalede ise, söz konusu araştırmanın verilerinden faydalanarak, özellikle dinin araçsallaştırılması ve siyasallaştırılmasının gençler üzerindeki etkileri analiz edilecek ve yorumlanacaktır.
1. Dinin araçsallaştırılması
Türkiye’de din ile siyaset arasındaki ilişki, Cumhuriyet tarihi boyunca yalnızca siyasal partilerin programları veya seçim kampanyaları üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal kimliklerin oluşumu, devlet-toplum ilişkileri ve kültürel aidiyetler üzerinden de şekillenmiştir. Din, toplumun önemli bir kısmı açısından yalnızca bireysel bir inanç alanı değil; ahlâk, aile, gelenek, dayanışma ve kimlik kaynağıdır. Bu nedenle dinî değerlerin siyasal söylem içerisinde kullanılması, diğer politik söylemlerden daha güçlü duygusal ve sembolik etkiler de oluşturabilmektedir.
Burada önemli olan mesele, dinin toplumsal ve siyasal hayatta görünür olması ile dinin siyasal amaçlarla araçsallaştırılması arasındadır. Mesela bir siyasal aktörün din, ahlâk veya inanç özgürlüğü hakkında konuşması tek başına “dinin politik araç olarak kullanılması” anlamına gelmez. Ancak araçsallaştırma, dinî sembollerin, kavramların veya mukaddes değerlerin belirli bir siyasî aktörü meşrulaştırmak, rakiplerini gayrimeşru göstermek, seçmen davranışını yönlendirmek veya toplumsal aidiyetleri siyasî sadakate dönüştürmek amacıyla sistematik biçimde kullanılması durumunda ortaya çıkar.

Bu durumun gençler üzerindeki etkisi özellikle önemlidir. Çünkü gençlik dönemi, bireyin aileden ve geleneksel otoritelerden bağımsızlaşarak kendi dünya görüşünü oluşturmaya başladığı bir dönemdir. Dolayısıyla gençlerin dinle kurduğu ilişki, yalnızca “dindar” veya “dindar değil” şeklinde açıklanabilecek kadar basit değildir. Araştırmada gençlerin dinî bağlılık konusunda genel olarak olumlu bir tutuma sahip oldukları, buna karşılık siyaset kurumlarına ve medyaya güvenlerinin düşük olduğu görülmüştür. Bu sonuç, gençlerin din ile siyasal kurumları aynı şey olarak görmediklerini ve dinî bağlılığın siyasal kurumsal güvenle otomatik olarak örtüşmediğini düşündürmektedir.
2. Dinin siyasallaştırılması
Dinin politik araç haline getirilmesinin gençler üzerindeki en önemli etkilerinden biri, din ile siyaset arasında zihinsel bir ayrışma meydana getirebilmesidir. Genç, çocukluk döneminde dini aile, cami, öğretmen, büyükler veya dinî şahsiyetler aracılığıyla öğrenirken zamanla dinî söylemlerin siyasal tartışmalarda nasıl kullanıldığını gözlemlemektedir. Eğer din sürekli olarak siyasî mücadelelerin dili içerisinde sunulursa genç, bir süre sonra dini yalnızca manevî ve ahlâkî bir alan olarak değil, belirli bir siyasî kimliğin sembolü olarak algılamaya başlayabilir.
Bu noktada paradoksal bir durum ortaya çıkar. Dinin siyasette daha fazla görünür hale gelmesi, her zaman gençlerin daha fazla dindarlaşmasına yol açmayabilir. Aksine bazı gençlerde dinden uzaklaşma, bazı gençlerde ise dinin siyasal yorumlarına karşı mesafe koyma eğilimini güçlendirebilir.
Araştırmada genç yetişkinlerin dini; güven, kimlik, anlam, kültürel aidiyet ve toplumsal bütünleşme kaynağı olarak gördükleri, ancak aynı zamanda dinî emir ve yasaklar konusunda farklı düzeylerde sorgulama ve şüpheler yaşayabildikleri belirtilmektedir. Araştırma, gençlerin bir bölümünün dinî inancı korurken geleneksel ve kurumsal din anlayışlarını yeniden değerlendirdiğine işaret etmektedir.
Bu nedenle “gençler dinden uzaklaşıyor” biçimindeki tek yönlü açıklama yetersizdir. Daha doğru ifade, gençlerin dinle kurdukları ilişkinin biçim değiştirdiğidir. Genç, dini reddetmeden dinî otoriteyi reddedebilir; dinî inancı korurken siyasî dindarlık biçimlerini eleştirebilir; hatta kendisini Müslüman olarak tanımladığı halde dinin siyasal alanda kullanılmasına karşı çıkabilir.
Dinin siyasî aktörler tarafından yoğun biçimde kullanılması, gençlerde ikinci olarak güven problemi meydana getirebilir. Çünkü siyaset mahiyeti gereği rekabet, propaganda, ikna ve güç mücadelesi içerir. Din ise özellikle inanan birey açısından iman, ihlâs, samimiyet, hakikat, ahlâk ve kudsiyetle ilişkilidir. Bu iki alan birbirine aşırı biçimde yaklaştırıldığında siyasal başarısızlıkların veya siyasî aktörlerin hatalarının dinî değerlere yansıtılması riski doğar.
Örneğin belirli bir siyasal hareket kendisini sürekli olarak “dindarlığın”, “ahlâkın” veya “millî-manevî değerlerin” temsilcisi olarak sunarsa, gençlerin o hareket hakkındaki olumlu veya olumsuz kanaatleri zamanla din hakkındaki kanaatlerine de yansıyabilir. Siyasî aktör başarılı olduğunda din ile siyaset birbirine bağlanır; siyasî aktör başarısız olduğunda ise bu bağ ters yönde çalışabilir.
Bunun sonucunda gençte şu tür bir düşünce oluşabilir: “Eğer din adına konuşan siyasetçiler böyle davranıyorsa, acaba problem dinin kendisinde mi?” Bu, dinî inanç açısından oldukça kritik bir psikolojik eşiğe işaret eder. Aslında problem dinin kendisinden ziyade dinin belirli bir siyasî temsil biçimiyle özdeşleştirilmesidir. Fakat her genç bu ayrımı her zaman kolaylıkla yapamayabilir.
2024 araştırmasında gençlerin kamu kurumlarına ve medyaya güven düzeylerinin düşük bulunması da bu bağlamda önemlidir. Kurumsal güvenin zayıfladığı bir ortamda dinî söylemin siyasal propaganda aracı olarak algılanması, gençlerin yalnızca siyasete değil, dinî kurumlara ve din adına konuşan aktörlere yönelik kuşkularını da artırabilir.
3. Dinin kutuplaşma aracına dönüştürülmesi: “Biz ve onlar” algısı
Dinin politik araç olarak kullanılmasının en önemli sonucu toplumsal kutuplaşmadır. Din, diğer kimliklerden farklı olarak insanların hayatlarının anlamıyla ve ahlâk anlayışlarıyla doğrudan ilişkili olduğu için siyasî tartışmalarda kullanıldığında “biz ve onlar” ayrımını güçlendirebilir.
Siyasî rekabetin normal koşullarında farklı görüşlere sahip iki vatandaş “farklı siyasî tercihlere sahip yurttaşlar” olarak görülebilir. Ancak siyasî farklılık dinî kimlik üzerinden tanımlandığında karşı tarafın yalnızca siyasî olarak yanlış değil, aynı zamanda ahlâken veya dinen problemli olduğu düşüncesi ortaya çıkabilir.
Gençler açısından bu durum özellikle sosyal medya ortamında daha görünür hale gelmektedir. Çünkü dijital platformlarda karmaşık fikirler çoğu zaman kısa sloganlara dönüşmektedir. “Dindar–seküler”, “millî–gayrimillî”, “inançlı–inançsız” gibi ikilikler siyasî tartışmanın temel kategorileri haline geldiğinde gençlerin farklılıkları birlikte yaşama kapasitesi zarar görebilir.
Oysa 2024 tarihli gençlik araştırması, gençlerin toplumsal uyum konusunda genel olarak olumlu tutumlara sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum, gençlerin farklılıkların varlığından ziyade farklılıkların siyasî çatışmanın malzemesi haline getirilmesinden rahatsız olabileceklerini düşündürmektedir.
4. Dinin politik araç haline getirilmesinin dindar gençler üzerindeki etkileri
Dinin politik araç haline getirilmesinin yalnızca seküler veya inançsız gençleri etkilediğini düşünmek de hatalıdır. Bu süreç dindar gençler üzerinde de önemli sonuçlar doğurabilir. Dindar genç, kendi inancının siyasal bir kimlikle özdeşleştirilmesinden rahatsız olabilir. Çünkü kendisini öncelikle Müslüman olarak tanımlarken belirli bir siyasî parti veya liderle özdeşleştirilmek istemeyebilir. Dinî kimliğin sürekli siyasî sadakatle birlikte sunulması, gençlerin “dindarlık” ile “partizanlık” arasına mesafe koymasına yol açabilir.
Bunun sonucunda dindar gençler arasında iki farklı yönelim ortaya çıkabilir. Bir grup, dinî değerlerin siyasette daha fazla temsil edilmesini savunurken başka bir grup, dinin siyasî mücadelelerden uzak tutulmasını isteyebilir. Dolayısıyla gençler arasında ortaya çıkan farklılaşma basit biçimde “dindar–seküler” şeklinde değil, dindarlığın nasıl yaşanması ve siyasette nasıl temsil edilmesi gerektiği üzerinden gerçekleşmektedir.
Bu durum, dinî bağlılığın mutlaka belirli bir siyasal tercihe dönüşmediğini gösteren araştırma bulgularıyla da uyumludur. Türkiye'deki gençler üzerine yapılan araştırmada dinî bağlılık bağımsız bir tutum alanı olarak ortaya çıkarken siyasî ilgi, kurumsal güven ve diğer değişkenlerin de ayrı faktörler olarak ele alınması dikkat çekicidir.
5. Dinin politik araç haline getirilmesinin seküler ve inançsız gençlere etkisi
Dinin politik araç haline getirilmesinin belki de en dikkat çekici sonuçlarından biri reaktif sekülerleşme olarak adlandırılabilecek süreçtir. Burada genç, başlangıçta dine karşı güçlü bir olumsuzluk taşımadığı halde dini siyasî iktidarın söylemleriyle özdeşleştirdiği için dine mesafe koymaya başlayabilir. Özellikle eğitim hayatında, sosyal medyada ve arkadaş gruplarında dinin siyasal tartışmaların merkezine yerleştirilmesi, gençlerin dinî kimliği siyasî otoriteyle birlikte değerlendirmesine yol açabilir. Siyasete yönelik tepki zamanla dinî sembollere yönelik tepkiye dönüşebilir.
Bu nedenle “gençlerin dinden uzaklaşması” ile “gençlerin siyasallaştırılmış din anlayışından uzaklaşması” arasında ayrım yapmak gerekir. Bir genç geleneksel dinî otoriteleri reddederken Allah inancını koruyabilir; başka bir genç kendisini Müslüman olarak tanımlarken dinî kurumlara mesafeli olabilir. Dolayısıyla Türkiye'deki gençlerin dinî tutumlarını yalnızca dindar–ateist ekseninde değerlendirmek sosyolojik gerçekliği yeterince açıklamaz.
Sonuç olarak Türkiye'de dinin politik araç olarak kullanılması, gençler açısından dinin toplumsal ve ahlâkî itibarını siyasetin performansına bağımlı hale getirme riski taşımaktadır. Eğer siyasetçi din adına konuşuyor, dinî sembolleri kullanıyor ve kendi siyasî tercihlerini “millî ve manevî değerlerin” temsilcisi olarak sunuyorsa, gençler doğal olarak siyasî aktörün davranışları ile dinî değerler arasında ilişki kuracaktır. Bu ilişki olumlu olduğunda din siyasete meşruiyet kazandırır; olumsuz olduğunda ise siyasetin başarısızlığı veya ahlâkî problemleri dinî söyleme de zarar verebilir.
Burada Türkiye'nin geleceği açısından önemli olan, dindar gençlerin siyasal tercihlerini özgürce belirleyebilmesi kadar, seküler veya inançsız gençlerin de dinî değerlere karşı özgür ve saygılı bir tutum geliştirebilmesidir. Bunun yolu dinin kamusal hayattan tamamen dışlanmasından değil, dinî inanç ile siyasî parti sadakatinin birbirinden ayrılmasından geçmektedir.
Nitekim gençlik araştırmaları, gençlerin hem dinî bağlılığa hem de toplumsal uyuma değer verebildiklerini; buna karşılık kurumsal güven konusunda ciddi problemler yaşayabildiklerini göstermektedir. Bu tablo, gençlerin din ile siyaset arasında daha bağımsız ve eleştirel bir ilişki kurmaya başladıkları şeklinde yorumlanabilir.
Sonuç olarak, Türkiye'de dinin politik bir araç olarak kullanılması gençleri zorunlu olarak daha dindar veya daha seküler hale getiren tek yönlü bir mekanizma değildir. Daha ziyade gençlerin dindarlık, siyaset, devlet, otorite ve kimlik arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirmesine neden olmaktadır. Bazı gençler daha politize bir dindarlığa yönelirken, bazıları siyasetten bağımsız bir dindarlık arayışına girmekte; bazıları ise dinî söylemin siyasal kullanımlarına tepki olarak sekülerleşmektedir. Dolayısıyla Türkiye'deki temel mesele yalnızca “gençler dindarlaşıyor mu, sekülerleşiyor mu?” sorusu değildir. Asıl soru, gençlerin dini nasıl anlamlandırdığı ve din ile siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden kurduğu sorusudur.
Bu açıdan bakıldığında gençler için en sağlıklı toplumsal ortam; dinin özgürce yaşanabildiği, fakat hiçbir siyasî aktörün dini kendi siyasî meşruiyetinin tekeline alamadığı; dindar olmanın belirli bir siyasî partiye oy vermek anlamına gelmediği; seküler olmanın da dine düşmanlık olarak görülmediği çoğulcu bir demokratik alandır. Böyle bir ortam hem dinin siyasî araçsallaştırılmasını hem de siyasete yönelik tepkinin dine yönelmesini azaltabilir.
İslam dininin kutsal kitabı Kur’an, bütün insanlığın dünyevi ve uhrevi kurtuluşunu hedef edinen zaman ve mekân ötesi yani evrensel bir inanç sistemi getirmiştir. Bu nedenle onu herhangi bir siyasî veya toplumsal bir grubun kendi uhdesine (tekeline) almaya yönelik tutumu; en basit ifadeyle, haddini aşmaktır. Başka bir ifadeyle, bütün insanlığın ortak malı olan o yüce ve kutsal değerleri gasp etmektir.
(1). Kaynak Olarak Kullanılan Araştırmanın Künyesi: Veysel Bozkurt* Deniz Ülke Arıboğan, Nihal Demir, ve Ahmet Arıboğa: “The Socio-Political Attitudes of the Youth in Turkey”, İnsan Toplum Dergisi (the journal of humanity and society), 2024; 14(3): 53-81.