"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Dinin politika aracı olarak kullanılması zarar verdi

Osman ÖZTÜRK
17 Ağustos 2026, Pazartesi
Dinin bir politika aracı olarak kullanılması sonrasında Türkiye'de oluşan güven krizi, doğrudan dinî inançtan ziyade dinî otorite ve dinî cemaatlere yönelik kurumsal güveni aşındırmış denilebilir.

- Dindar nesil politikaları ile dinî kurumlara karşı güven krizi arasındaki ilişki ve gençlerde yeni dindarlık biçimlerinin ortaya çıkışı üzerine bir değerlendirme -

Bu çalışmada, Türkiye’de dinin siyasî olarak araçsallaştırılması ve 15 Temmuz 2016 darbe girişim sonrasındaki cemaat ve tarikatler hakkındaki olumsuz söylemler ile, gençlerin din, cemaat ve tarikatlere karşı olumsuz tutumlarının artışını inceleyen, vaka önekleri ve akademik çalışmalar incelenmektedir. Ancak bu alandaki literatürde önemli bir boşluk da vardır: Çalışmaların büyük kısmı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin, din ve cemaat algısına etkisini incelerken, bütün tarikat ve cemaatlere yönelik gençlik algısındaki dönüşümü bütüncül biçimde ele alan çalışmalarla sınırlıdır. Ne var ki, bu sınırlılığa rağmen manipülatif bir şekilde, FETÖ ve darbe algısı, tarikatler ve cemaatler başta olmak üzere, bütün dinî gruplara yönelik bir suçlamaya dönüşmektedir. 

Bu nedenle mevcut vaka incelemelerinin verilerine dayanan bir çalışmayla yetinmeyip, daha geniş bir literatürü sentezleyerek özgün bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Yani konu, din sosyolojisi, gençlik sosyolojisi ve siyaset bilimi disiplinlerinin kesişiminde yer alan ve Türkiye'de henüz yeterince bütüncül çalışılmamış bir alandır. Bu konuda yapılacak daha tutarlı bir çalışma, yalnızca bir derleme değil, literatürü sentezleyen bir çalışma olarak hazırlanmalıdır. 

İşte bu gerekçelerden yola çıkarak yapılan aşağıdaki çalışma, yalnızca mevcut çalışmaları özetlemekle kalmayıp; 15 Temmuz 2016 sonrasında oluşan "cemaat güvensizliği"nin gençlerin dinden uzaklaşması, kurumsal dine mesafe koyması ve bireysel dindarlığa yönelmesi gibi farklı eğilimlerle nasıl ilişkilendirildiğini sosyoloji, din psikolojisi ve siyaset bilimi literatürünü birlikte kullanarak analiz etmeye çalışacaktır. Ayrıca, mevcut verilerin çoğunun birbiriyle bir korelasyon gösterdiğini, ancak tek başına bir nedensellik ilişkisini ispat etmediğini özellikle vurgulamak gerekir.

Çalışma, Niklas Luhmann, Anthony Giddens, Peter Berger, Grace Davie, José Casanova ve Charles Taylor gibi sosyal bilimcilerin teorileri üzerine kurulacaktır. Bu teoriler ile Türkiye’de yapılmış uygulamalı araştırmalar karşılaştırılacaktır. Türkiye’de gençlerin din ve dinî kurumlara karşı tutumlarını etkilediği iddia edilen bazı yaşanmış vakalar analiz edilecektir. Burada Allah inancı, kurumsal din algısı, cami algısı, cemaat algısı, tarikat algısı ve diyanet algısı ayrı ayrı incelenecektir. Böylece gençlerin "dinden uzaklaşma" ile "kurumsal dinî yapılara mesafe koyma" eğilimlerinin aynı şey olup olmadığı tartışılacaktır.

Çalışmada esas olarak şu soru tartışılacaktır: Dinî kimliği güçlendirmeyi amaçlayan politikalar hangi sosyolojik mekanizmalar üzerinden bazı gençlerde ters yönde nasıl etki üretmiştir? Bu sorunun cevabını araştırırken, reaksiyoner sekülerleşme, otoriteye tepki, dijital mecraların etkisi, din-kimlik siyasetinin etkisi ve bireyselleşmiş dindarlık olguları teorik olarak analiz edilecektir.

Bütün bu tartışmalardan sonra, şu önemli sonuca ulaşılması hedeflenmektedir: 15 Temmuz 2016 sonrasında gençlerin önemli bir kısmı için problem "din" değil, "dini temsil ettiğini iddia eden kurumlara duyulan güven" olmuştur. Dolayısıyla kurumsal din eleştirisi ile inanç kaybı aynı olgu değildir; bunlar kısmen örtüşen fakat farklı sosyolojik süreçler olarak anlaşılabilir.

Sonuç olarak dinin bir politika aracı olarak kullanılması sonrasında Türkiye'de oluşan güven krizi, doğrudan dinî inançtan ziyade dinî otorite ve dinî cemaatlere yönelik kurumsal güveni aşındırmış; bu süreç gençler arasında hem bireysel dindarlığın yükselmesine hem de deizm, agnostisizm ve ateizm gibi alternatif yönelimlerin görünürlüğünün artmasına katkıda bulunmuştur denilebilir. 

1. Türkiye’de Din ve Siyaset İlişkisinin Tezahürleri

2002 yılından itibaren Türkiye'de eğitim ve gençlik politikalarında dinî değerlerin görünürlüğü belirgin biçimde artmıştır. Özellikle 2012 sonrasında gerçekleştirilen eğitim reformlarıyla birlikte imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, seçmeli din derslerinin genişletilmesi, değerler eğitiminin güçlendirilmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığının gençlik faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi bu sürecin önemli unsurlarını oluşturmuştur.

Bu politikaların temel amacı, siyasal söylemlerde sıklıkla ifade edildiği üzere "manevî değerlere bağlı bir gençlik" yetiştirmekti. Ancak aynı dönemde yapılan bazı akademik araştırmalar ve kamuoyu yoklamaları, gençlerin bir bölümünde kurumsal dinî yapılara yönelik eleştirel tutumların arttığını göstermektedir. Bu durum sosyal bilimlerde "beklenmeyen sonuçlar" olarak adlandırılan olgular çerçevesinde değerlendirilebilir.

2. Eğitim Politikalarının Genişlemesi ve Dinî Sosyalleşme

AK Parti döneminde din eğitiminin kapsamı hem örgün hem de yaygın eğitim alanında önemli ölçüde genişlemiştir. Bu genişlemeyi gösteren başlıca uygulamalar şunlardır: 4+4+4 eğitim sistemi, imam hatip ortaokullarının yeniden açılması ve sayılarının artması, Kur'ân-ı Kerîm, Siyer ve Temel Dinî Bilgiler gibi seçmeli derslerin müfredata eklenmesi, değerler eğitimi programlarının yaygınlaştırılması, Diyanet İşleri Başkanlığının gençlik merkezleri ve manevî danışmanlık faaliyetlerinin genişlemesi. 

Bu politikaların sonucunda din eğitimi alan öğrenci sayısı artmış; özellikle muhafazakâr ailelerin çocukları açısından dinî bilgiye erişim kolaylaşmıştır. OECD ve Millî Eğitim Bakanlığı verileri, din eğitimi veren okul türlerinin niceliksel olarak büyüdüğünü göstermektedir. Bu sebeple ilk bakışta beklenen sonuç, kurumsal dinî aidiyetlerin güçlenmesidir. 

Nitekim araştırmaların bir bölümü gerçekten de dinî etkinliklere katılan genç sayısında artış olduğunu ve özellikle imam hatip mezunlarının önemli bir kısmının dinî kimliklerini koruduklarını göstermektedir.

3. Tepkisel DünyevÎleşme

Bununla birlikte literatürde dikkat çeken ikinci bir eğilim bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar, dinin eğitim sistemi ve kamusal söylem içinde daha görünür hâle gelmesinin, özellikle farklı dünya görüşlerine sahip gençlerde reaktif sekülerleşme olarak tanımlanabilecek bir süreci tetikleyebileceğini ileri sürmektedir.

Reaktif sekülerleşme, bireyin dine değil; dinin devlet, siyaset veya kurumsal otorite ile kurduğu ilişkiye tepki olarak dinî kurumlara mesafe koyması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım özellikle Charles Taylor'ın çoğulculuk teorisi ile Grace Davie'nin kurumsal aidiyet yaklaşımıyla açıklanabilir.

Türkiye örneğinde bazı gençlerin; "Din benim kişisel inancımdır; fakat herhangi bir cemaat veya dinî organizasyonun parçası olmak istemiyorum." şeklindeki yaklaşımı bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Reaktif sekülerleşme, ateizme geçiş anlamına gelmez. Daha çok bireysel Müslümanlık, seçici dindarlık, kurumsal mesafe ve dinî bireyselleşme gibi farklı yönelimleri ifade eder.

4. Dijitalleşme ve Dinî Otoritenin Çoğullaşması

2000'li yılların başında dinî bilgi büyük ölçüde; aile, okul, cami ve din görevlileri aracılığıyla aktarılmaktaydı. Bugün ise gençler aynı anda, İlâhiyat profesörlerini, ateist içerik üreticilerini, deist tartışmaları, yabancı üniversitelerin açık derslerini, dijital kütüphaneleri ve değer yargıları çok yüzeysel ve kişisel sosyal medya fenomenlerini takip edebilmektedir.  Dolayısıyla devletin veya geleneksel dinî kurumların bilgi üzerindeki belirleyiciliği önemli ölçüde azalmıştır. Bu durum yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Mesela, Pew Research Center ve Avrupa din sosyolojisi araştırmaları da dijitalleşmenin dinî otoritenin merkezî yapısını zayıflattığını göstermektedir.

5. 15 Temmuz Sonrası Güven Krizi ve Kurumsal Din

Bu çalışmanın temel argümanlarından biri, 15 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan dönüşümün doğrudan dinî inançtan ziyade kurumsal güven üzerinde yoğunlaştığıdır. Bu çerçevede üç olgu birbirinden ayrılmalıdır: İnanç olgusu, kurumsal olgu ve temsil olgusu. Birincisi, Allah'a, vahye ve dinî esaslarla ilişkili olan bireysel kabullerle ilgilidir. İkincisi, Cemaatler, tarikatlar, vakıflar ve dinî organizasyonlara yönelik güvenle ilgilidir. Üçüncüsü ise, dinî liderler, kanaat önderleri ve dinî söylemi temsil eden aktörlere yönelik güvenle ilgilidir. 

Literatürdeki, mevcut saha araştırmaları, ikinci ve üçüncü düzeylerde belirgin bir sorgulamanın yaşandığını; ancak bunun birinci düzeye aynı ölçüde yansımadığını göstermektedir. Bu ayrım, Türkiye'deki güncel din sosyolojisini anlamak açısından önemlidir. Ne var ki, hayatın pratiği içinde bu üç seviye birbiriyle karıştırılmakta ve biri diğerini etkileyebilmektedir. Veya manipülatif eleştirilerden dolayı, inanç olgusu, diğer olgularla ilgili eleştirilerden etkilenmektedir. 

Yani, bu olgular arasında zorunlu ve doğrusal bir nedensellik bağı olduğunu iddia etmek yerine, aynı güven krizinin farklı bireylerde farklı sonuçlar doğurabileceğini söylemek daha mütevazı bir iddia olacaktır. Dolayısıyla gençlerin tamamının aynı yönde değiştiğini söylemek yerine, farklı yönelimlerin ortaya çıktığını kabul etmek daha gerçekçi bir yorum olacaktır.

Nitekim incelenen literatür, eğitim politikaları ile gençlerin dinî yönelimleri arasında tek yönlü ve doğrusal bir ilişki kurmamaktadır. Bunun yerine şu çok boyutlu tablo ortaya çıkmaktadır: Din eğitiminin yaygınlaşması bazı gençlerde dinî bilgi ve aidiyeti güçlendirmiştir. Aynı süreç bazı gençlerde dinî kurumlara yönelik eleştirel yaklaşımı artırmıştır. Dijitalleşme, küreselleşme ve bireyselleşme bu farklılaşmayı hızlandırmıştır. 15 Temmuz2016 sonrasında oluşan güven krizi ise bu sürecin kurumsal boyutunu daha görünür hâle getirmiştir. Dolayısıyla Türkiye'de gözlenen değişim, "dindarlığın artması" ya da "sekülerleşmenin hızlanması" gibi tek bir kavramla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

Sonuç olarak, Türkiye'de son yıllarda yaşanan dinî dönüşümün yalnızca inanç düzeyinde değil, kurumsal güven, dinî temsil ve bireysel aidiyet eksenlerinde birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. 15 Temmuz 2016 sonrasında gençler arasında gözlenen en belirgin değişim, dinî inançtan çok dinî kurumlara duyulan güvenin yeniden tanımlanmasıdır. Eğitim politikaları, dijitalleşme ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran olaylar bu süreci tek başına açıklamasa da birbirleriyle etkileşim içinde farklı dinî yönelimlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır.

Okunma Sayısı: 192
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı