Bediüzzaman Said Nursî, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte İslâm dünyasının yaşayacağı büyük dönüşümü anlatırken, Ağrı Dağı’nın parçalanıp parçalarının dört bir tarafa dağılması şeklinde manevi alemdeki bir “vakıa-i sadıka” olarak zikreder.
Bu manevî hakikati, İslâm dünyasının siyasî ve sosyal yapısında meydana gelecek büyük değişimin bir işareti olarak değerlendirmek mümkündür. Ona göre dünya artık yeni bir döneme girmektedir. Kur’ân’ın etrafındaki surlar yıkılacak; fakat Kur’ân, mucizeleri ve hakikatleriyle kendisini muhafaza edecektir.
Buradaki “surlar”ı yalnızca maddî yapılar olarak değil; hilâfet, dinî müesseseler, İslâm’ın şeairi ve asırlar boyunca oluşmuş kurumlar ve gelenekler bütünü olarak anlamak mümkündür. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında bu yapıların önemli bir kısmı tasfiye edilmiş veya etkisiz hâle getirilmiştir. Bir kısmının eski şekliyle yeniden ihya edilmesi de belki de mümkün olmayacaktır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyadaki güç dengeleri yeniden şekillenmiş, ancak devletlerin siyasî ve ekonomik bağımsızlıkları büyük güç merkezlerinin etkisi altında kalmaya devam etmiştir.
Sivil İnisiyatiflerin Gücü
Eğitimden medyaya, silah sanayiinden enerji kaynaklarına, para hareketlerinden bilimsel araştırmalara kadar birçok alanda belirli güç merkezlerinin etkisi giderek artmıştır. Hangi ülkenin dost, hangisinin düşman kabul edileceği, hangi düşüncelerin öne çıkarılacağı ve hangi gelişmelerin destekleneceği konusunda da bu merkezlerin ağırlığı gittikçe artmaktadır. Böyle bir güç yoğunlaşması, yalnız İslâm dünyasını değil, hür ve insanca yaşamak isteyen bütün toplumları da rahatsız etmiştir.
Fakat tarihin gösterdiği önemli bir gerçek vardır: Büyük değişimler yalnız devletlerin eliyle gerçekleşmez. Rönesans’tan sanayi inkılâbına kadar insanlığın önünü açan birçok gelişmenin arkasında halkın, ilim ve fikir insanlarının ve hür teşebbüsün gayretleri vardır. Çünkü devletler çoğu zaman mevcut düzeni korumaya, iktidarlar ise kendi güçlerini devam ettirmeye yönelir. Buna karşılık sivil inisiyatifler yeni fikirlere, teşebbüslere ve değişime daha açıktır.
Bağımsızlığın Teminatı
Dünyadaki büyük güçler, devletleri çeşitli faaliyetlerle kontrol altına alabilirler. Ancak halkı, sivil inisiyatifleri veya demokratik yapıları aynı ölçüde kontrol altına almaları çok daha zordur. Bu sebeple büyük güçlere karşı bağımsızlığın en önemli teminatlarından biri, güçlü ve bağımsız sivil inisiyatiflerdir.
İslâm dünyasında da Kur’ân’ın ve İslâmî değerlerin yaşatılmasında, resmî müesseselerin zayıflatıldığı dönemlerde halkın içinden çıkan cemaatlerin, ilim ve irfan çevrelerinin önemli bir rol üstlendiği görülmektedir. Bediüzzaman’ın işaret ettiği hakikati bu açıdan, Kur’ân’ın etrafındaki surların tahrip edilmesi onun hakikatlerinin açıklanmasına ve halkın içinden çıkan nuranî heyetlere daha fazla vazife düşeceği şeklinde anlayabiliriz. Evet devletleri dışarıdan yönlendirmek mümkün olabilir; fakat köylerden üniversitelere kadar uzanan geniş bir toplumu bütünüyle kontrol altında tutmak çok daha zordur. Bu sebeple sivil toplum, toplumların gerçek dinamizmini ve vicdanını temsil eder.
Bugün dünyayı kendi menfaatleri doğrultusunda şekillendirmek isteyen güçlere karşı en önemli denge, şuurlu ve dayanışmacı toplumların oluşturduğu sivil inisiyatiflerdir. Hem İslâm dünyasında hem Batı toplumlarında bu yapıların güçlenmesi ve birbirleriyle dayanışması, insanlığın daha hür, huzurlu ve kardeşçe bir geleceğe ulaşmasına katkı sağlayacaktır. İnsanlığın geleceği, gücün merkezileşmesinden ziyade hakikatin, hürriyetin ve toplumun iradesinin güçlenmesine bağlıdır.