"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsanımızdan etkilendi, Türkçeyi öğrendi

20 Nisan 2022, Çarşamba
Prof. Dr. Johan Vandewalle: "Hem mesleki hayatım hem bunun dışındaki hayatım dil üzerine kurulu, dille uğraşıyorum. Dilleri çok seviyorum. 13 yaşımdayken ilk defa Türkiye’ye gelmiştim. Türk misafirperverliği beni çok etkiledi ve Türkçeyi öğrenmeye sevk etti. Ben bu dilleri yeni insanları tanımak, dostluklar kurmak için öğreniyorum."

Belçika'daki Gent Üniversitesi Türkçe Bölüm Başkanı Dilbilimci Prof. Dr. Johan Vandewalle, Yeni Asya'nın sorularını cevaplandırdı.

Röportaj: Emine Sultan Çakır

TAKDİM

Johan Vandewalle 1960 doğumlu Belçikalı bir dilbilimci. Kendisinin gündemimize girmesi ilk olarak TRT Arşiv’in paylaştığı 1987 tarihli video ile oldu. Bahsi geçen videoda spikerin “Kaç çeşit Türkçe biliyorsunuz?” sorusuna Vandewalle; “Özbek Türkçesi, Türkmence, Tatarca, Başkurtça, Kırgızca, Azeri Türkçesi, Tuva Türkçesi, Uygur Türkçesi." diye cevap veriyor.

Hal böyle olunca, “Türkçeyi bu kadar seven ve onu bütünüyle öğrenme gayretinde olan bu Belçikalı kimdir?” diye merak ettik.

Instagram hesabı (@johan.vandewalle) üzerinden kendisine ulaştığımız Johan Bey ricamızı kırmadı ve 10 Nisan 2022 tarihinde kendisiyle Zoom programı üzerinden bir röportaj yaptık. Türkçenin yanısıra öğrendiği yahut incelediği dillerin sayısı elliyi aşan Johan Bey, bir hiperpoliglot. Onun Türkçeyi öğrenme serüvenini konuştuğumuz röportajı istifadenize sunuyoruz.

Hoş geldiniz, teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Öncelikle adınızı daha önce hiç duymamışlar için kendinizi tanıtabilir misiniz? Johan Vandewalle kimdir?

-Benim adım Johan Vandewalle. 1960 yılında Belçika’nın Brugge kentinde doğdum. Gent Üniversitesi’nde sırasıyla Mimar-Mühendislik,  Şarkiyat (Arapça ve Farsça), Slavistik (Rusça) ve Genel Dilbilim bölümlerini okudum. Dilbilim üzerine bir doktora yaptım. Hem mesleki hayatım hem bunun dışındaki hayatım dil üzerine kurulu, dille uğraşıyorum. Dilleri çok seviyorum. 13 yaşımdayken ilk defa Türkiye’ye gelmiştim. Türk misafirperverliği beni çok etkiledi ve Türkçeyi öğrenmeye sevk etti. Onu öğrenmeye başladıktan sonra matematiksel yapısına hayran oldum. Böylece bu dili tamamen öğrenmeye karar verdim. Onun için Arapçayı ve Farsçayı da öğrenme ihtiyacını duydum. Daha sonra Orta Asya’da konuşulan Türkçeyi anlayabilmek için Rusça öğrenmeye ihtiyaç duydum ve böylece öğrendiğim dillerin sayısı bir ağaç gibi büyüdü. 1987 yılında Brüksel’de bir dil yarışması yapılmıştı. En çok dil bilen Belçikalıyı arıyorlardı. Ben aslında katılmak istememiştim. Çünkü rekor kırma hevesi bende hiç yok. Ben bu dilleri yeni insanları tanımak, dostluklar kurmak, yeni dil sistemleri keşfedip, yeni edebi eserler okumak için öğreniyorum. Rekor kırmak gayem yoktu ama yine de katıldım ve birinci oldum. Bu medyanın ilgisini çekti, Türkiye’ye davet edildim ve hayatımda yeni bir safha açılmış oldu.

Şunu ifade etmeliyim ki bir Belçikalıyla Türkçe sohbet edebilmek çok güzel bir tecrübe. Az önce kısaca bahsettiniz ama bilmeyenler için biraz daha anlatabilir misiniz, Türkçeyle tanışma hikâyeniz nasıl olmuştu?

-Bizim ailemizde bir gelenek var. Bunu ilk olarak babamdan öğrendim. Biz yabancı bir ülkeye tatile çıktığımız zaman mutlaka o ülkede konuşulan dilin belli başlı kelime ve kalıplarını öğreniriz. Mesela “Merhaba. Nasılsınız? Benim adım Johan. Belçika’dan geliyorum..” gibi basit cümleler kurmayı öğreniyoruz. Bunu küçükken babamdan görmüştüm. Bu şekilde 1973 senesinde Türkiye’ye ilk defa gitmeden önce "Turks op reis" adlı küçük bir kitapçık almıştım. Toplam 30 kadar kelime ve ibare ezberlemiştim. Türkiye’ye geldikten sonra bu kelimeleri telaffuz ettiğimde insanlar çok olumlu tepkiler verdiler. Bu beni yüreklendirdi, daha çok öğrenmeye sevk etti.

O ilk Türkiye gezimizde İstanbul’a 40 km uzaklıkta Kumburgaz'daki Marin Otel’de kalıyorduk. Otelimize gece gelmiştik. Sabah balkona çıktığımızda ufukta bir minare gördüm. Hayatımda gördüğüm ilk minareydi. O sıralar Belçika’da çok az Türk oturuyordu. Henüz onların minareli mescitleri, camileri yoktu. Yani daha önce hiç görmemiştim. Öğle yemeğinden önce o tarafa bir yürüyüş yapalım dedik. Köye geldiğimizde susamıştık. Beş tane kola almak istedik. Ama annem, babam ve arkadaşlar sayıları bilmedikleri için bunu satıcıya elleriyle anlatmaya çalışıyorlardı. Ben de o zaman "beş" kelimesini telaffuz ederek onları kurtardım diyebilirim. Satıcı beni hemen anladı ve bu "beş" kelimesi, hayatımda kullandığım ilk Türkçe kelime oldu.

Kolalarımızı içtikten sonra köyde dolaşmaya başladık. Birden kulağımıza davul zurna sesleri gelmeye başladı. Bir düğün yapılıyormuş. Bizi görünce hemen davet ettiler, “Bize katılın, bizimle beraber oynayın” dediler. Biz de katıldık. O düğünün davetlileri arasında Kutlu ailesinden birkaç kişi vardı. Bir süre Almanya'da kalmışlardı, Almancayı iyi biliyorlardı. Onlar bizi Eyüp Pazariçi’ndeki evlerine davet ettiler. Ertesi gün önce otobüsle sonra minibüsle oraya gittik. Evlerinde ailenin diğer fertleriyle tanıştık, yemek yedik. Manzara son derece güzeldi. Akşamleyin dışarısının karanlığına rağmen bin bir ışık çok şahane bir sahne oluşturuyordu. Bir taraftan sohbet ediyor, müzik dinliyorduk. Gece saat çok geç olmuştu. Havva Hanım “Artık otelinize dönemezsiniz” dedi. “Ama problem değil, burada evimde kalabilirsiniz. Anahtar kapının üzerinde. Gece kilitlersiniz.” Bu misafirperverlik bizi çok etkiledi. Sabah beraber kahvaltı yaptık, teşekkür ettik, vedalaşarak otelimize döndük.

Bu geziyi izleyen diğer gezilerde de İstanbul’a her uğradığımızda Kutlu ailesini ziyaret ettik. Ben de adeta bir aile ferdi gibi oldum. Benim odam orada hazır duruyordu. İstediğim zaman gidip orada kalabiliyordum. Adeta benim Türk akrabalarım gibi oldular. Türk aile hayatını da bu şekilde tanıdım. Bu benim için çok yararlı bir tecrübe oldu. Ben Gent Üniversitesi’nde Türkçe Bölümü Başkanı olarak çalışıyorum. Türkçe derslerimde Türk geleneklerinden, örf ve adetlerinden söz ediyorum. Böyle zamanlarda hep Kutlu ailesinin yanında edindiğim tecrübeleri anlatıyorum öğrencilerime. Bu da onlara ilginç geliyor.

Bir dili öğrendiğiniz zaman o dilin kültürünü de öğrenmeniz gerekir. Bu Türkçe için son derece önemli. Çünkü Belçika-Türkiye birbirine yakın yerler değil. Dolayısıyla pek çok kültür farkı var. Din farkı da var. Türkçeyi öğrenirken Belçikalılar bunları öğrenmek zorunda.

Elliye yakın dili öğrendiğinizi yahut incelediğinizi ifade ediyorsunuz. Peki dilleri niçin öğreniyorsunuz? Mesela Türkçeyi sadece sevdiğiniz için mi öğreniyorsunuz, yoksa daha başka bir gaye var mı bunun arkasında?

-Buna Osmanlıcada tecessüs deniliyor. Öğrenme merakı. Bende büyük bir öğrenme merakı var. Ben hem Türkiye’yi hem Türk kültürünü ve Türk tarihini anlamak istiyorum. Yani künhüne varmak istiyorum. Türkçenin yapısı bana çok matematiksel geliyor. Bizim ortaokul ve lisede gördüğümüz yabancı dillerde sürekli istisnalar olurdu. Bazen istisnaların da istisnaları oluyordu. Bu neden böyle diye sorduğumuz zaman öğretmenlerimiz hep “Bu dildir, matematik değildir” diye cevap veriyorlardı. Ama Türkçede bu yoktu. Yani istisnasız bir dilin mümkün olduğunu bilmiyordum. Bunu tasavvur edemiyordum.

Ben aynı zamanda Latince Matematik bölümü öğrencisiydim. Onun için Türkçenin bu yapısı ilgimi çekti. Ünlü bir bilim adamı olan Max Müller’in bir sözü var. “Bir kişinin Türkçe öğrenme niyeti yoksa bile bir Türkçe grameri okumaktan, o sistemi tanımaktan büyük bir zevk alır.” O sistem o kadar berrak ki ben ona hayran oldum. İnsan pek çok sebepten dolayı bir dile hayran olabilir. Mesela bir dilin melodisine hayran olabilir; İtalyancanın melodisi çok güzeldir. Bir dilin edebiyatına hayran olabilir. Benim Türkçede en çok hayran olduğum şey ise onun yapısı, matematikselliği.

Bende bir anlama merakı var. Bir şeyi anlamak istediğim zaman tamamen anlamak istiyorum. Bunun için Arapça ve Farsça öğrenmeye başladım. Hep Osmanlıcaya doğru, daha eski metinlere doğru geri gidiyordum. O metinleri okumaya, geriye doğru ilerlemeye başladıkça bu metinlerdeki Arapça-Farsça unsurlar ehemmiyet kazanmaya başlıyordu. Ben 18 yaşımdayken tiyatrocu bir arkadaşım İstanbul’a gitmişti. Kendisinden İstanbul’a giderse Sahaflar Çarşısı’na giderek bana Osmanlıca bir kitap bulmasını rica ettim. O da Fransızcadan Osmanlıcaya tercüme edilmiş gayet kalın bir roman getirdi. Yanılmıyorsam adı “Zengin Kızı” idi. Ben de hemen bu metni sökmeye başladım. Kitabın yanında Osmanlı Türk alfabesi şeması vardı. Kelimeleri teker teker deşifre ettim. İlerledikçe okuma hızım artıyordu. Pratiğin önemi gerçekten çok büyük. Ve bundan zevk aldım.

Başka bir alfabede yazılan metinleri seviyorum. Mesela Yidiş dili Almanya’daki Yahudilerin konuştuğu bir dildir. Bu dil Almancanın bir şivesiydi ama İbrani harfleriyle yazılıyordu. İbrani harflerini bilen bir kişi eğer Almancayı da biliyorsa o metni okuyup anlayabilir. Tıpkı şifreli bir yazı gibi.

Birkaç ay önce Türkiye’den bir kitap getirttim. Bir Ahd-i Cedid kitabı. Kitap yüzde yüz Türkçe ama alfabesi Ermenice. Yine aynı şekilde harf harf, kelime kelime sökmeye başladım. Gittikçe okuma hızım arttı. Yine üç-dört hafta önce Türkiye’den birisi bana ulaştı. Eşinin büyük dedesinden kalmış bir defter vardı elinde. Bu defteri birçok Osmanlıca uzmanına göstermiş, hiçbiri okuyamamış. Yazılar Osmanlıca değilmiş çünkü. “Siz okuyabilir misiniz?” diye sordu. Ben de okumaya çalıştım. Bana gönderilen fotoğrafta defterin ilk sayfası vardı. Besmeleyle başlıyordu. Öyle olduğuna göre İslami içerikli bir metin olduğu da tahmin edilebilirdi. Ben metni sökmeye başlayınca bazı kelimeler Yunanca çıktı. Arap alfabesiyle yazılan Yunanca. Birkaç arkadaşın yardımıyla birinci sayfayı tamamen söktük. Besmeleden sonra “Her şeye Kâdir olan Allah’a hamd ederim.” diye başlıyordu ama Yunanca olarak. Bu metnin, Arap alfabesiyle yazılan Yunanca yani “Aljamiado Yunancası” olduğunu anladım. Bu dilin bir uzmanı var, Venedik Üniversitesi’nde profesör. Ona bu sayfayı gönderdim. “Bu yeni bir metin!” dedi. Normalde o kişi dünyada yayımlanan bu tür metinlerin tümünü biliyor ama bu yeni keşfedilen bir metin oldu. Defter 187 sayfalık bir defter. Yani kısa bir metin değil.

Bu gibi şeyler benim çok ilgimi çekiyor. Bu metnin bir Arapça-Türkçe yönü var alfabe noktasında. Bir de Yunanca yönü var. Yani iki dil temas halinde. Ve iki dil temas halinde olunca dil bilimi açısından çok ilginç şeyler oluyor.

Biz sorularımızı hazırlamıştık ama soruları sormadan cevapları veriyorsunuz. Türkçeyi anlatırken hep onun matematikselliğinden ve bir satranç oyununa benzemesinden bahsediyorsunuz. Bundan kastınızın ne olduğunu biraz daha detaylandırabilir misiniz?

-Evet, Türkçe matematiksel ve ekonomik bir dildir. Her kuralın bir tek şekli var ve kuralların uygulanmasında bir sınır yok, istediğiniz kadar o kuralı uygulayabilirsiniz. Kurallar birbirleriyle birleştirilebilir.

Şöyle bir örnek verebilirim: “Kanepede uyuyan kedi”. Burada sıfat fiil kullanılmış. “Kanepede uyuyan kediyi okşayan çocuk” örneğinde yine aynı kuralı iki defa uygulamış oluyoruz. Ama burada da durmayıp “Kanepede uyuyan kediyi okşayan çocuğu tanıyan kadın” diye devam edebiliriz ve bunun bir sınırı yok. Mesela bu uygulamayı ana dilim olan Hollandacada yapamıyoruz. Bu kuralı sadece bir defa uygulayabiliriz, iki defa uygulayamayız.

Sonra kuralların sayısının en aza indirilmiş olması var. Yani lüzumsuz kuralların olmaması. Bu tıpkı satranç oyunu gibi. Satranç oyununun kurallarını 7 yaşındaki bir çocuk öğrenebilir, bunda zorlanmaz. Ve hemen oynamaya başlayarak tüm hayatı boyunca oynamaya devam ederek üst seviyelere çıkabilir. Yani bu oyunun sonu yok. Kombinasyonlar sınırsız. Tüm bunlar ideal bir matematiksel sistemin özellikleri oluyor. Kuralları az ama kombinasyonları sınırsız.

Şöyle bir husus daha var. Batı dillerinden bir cümleyi Türkçeye tercüme ettiğimiz zaman kelimelerin arasındaki bütün ilişkiler ifade ediliyor. Mesela “Ali’nin dün verdiği kitabı okudum.” cümlesinde Ali ve vermek arasında bir bağlantı var. O “-nin” ve "-diği" ekleriyle sağlanıyor. Kitabı okudum derken “-ı” eki, yani belirtme durumu, fiille olan bağlantıyı ifade ediyor. Adeta dil bilgisel açıdan cümlenin analizi ortaya çıkıyor. Onun için diyorum ki eğer büyük dil bilimci Chomsky gençliğinde Türkçe öğrenseydi Türkçe herhalde onu büyülerdi. Chomsky çağdaş dilbilimin kurucularından biri. Eğer Türkçeyi öğrenmiş olsaydı çağdaş dilbilim Türkçeye göre şekillenirdi. Şimdi çağdaş dilbilim İngilizceye göre şekillenmiş durumda.

Pek çok dil biliyorsunuz, muhakkak bu dilleri farklı seviyelerde konuşuyorsunuz. Kendinizi en hür hissettiğiniz dil hangisidir?

-Tabi ana dilim var. İngilizce, Türkçe var. Bir de geçmişte kendimi çok rahat hissettiğim ama şu an uykuda olan diller var. Mesela ben 80’li yılların sonlarında birkaç defa Arnavutluk’a gitmiştim. Arnavutluk Bilimler Akademisi için Arnavutça bildiriler sunmuştum. O zaman Arnavutçam çok kuvvetliydi. Ama artık uzun zamandan beri kullanmadığım için şu an Arnavutçayı akıcı bir şekilde konuşabildiğimi söyleyemiyorum. Ancak eğer istersem bir iki ay içerisinde eski seviyeme dönebilirim. Bütün bu dilleri şimdi bu saniyede konuşamıyorum. Tıpkı bir atlet gibi önce bir antrenman yapmam gerekiyor. Bir atlet çok güzel koşabiliyor olsa bile her gün antrenman yapmak durumundadır. Bu poliglotlarda yani çok dil bilen insanlarda da böyle.

Bir poliglot bunu şuna benzetmişti; sanki benim derin dondurucumda eskiden öğrendiğim ama daha sonra uykuya dalmış olan diller var. Bir dile ihtiyacım olduğunda onu derin dondurucudan çıkarırım, ısıtırım ve hazır olur. Ama eğer derin dondurucumda o dil olmasaydı bunu bu kadar kolay yapamazdım. O dil uykuda olmuş olsa bile, onu eskiden öğrenmiş olmanın faydasını görüyorum.

Osmanlı medreselerinde ilimler ikiye ayrılırmış. Âlî ilimler ve alet ilimleri. Diller ise ikinci tür ilimden sayılır, yani dil kendisi için değil; o dilde yazılmış eserleri, o dille ifade edilen ilmî hakikatleri anlayabilmek için öğrenilirmiş. Bu konudaki fikriniz nedir? Diller sizin için araç mıdır, amaç mıdır?

-Benim mesleğim dil bilimi. Benim incelediğim konu dildir. Dil o açıdan benim için bir maksattır. Türkçeyi hep bir maksat olarak gördüm. Yine Türkçenin aracılığıyla Türk kültürünü, Türk insanını daha iyi tanıyabilirim. O zaman onu bir araç olarak kullanmış olurum.

Mesela Rusçayı bir amaç olarak görmedim. Onu bir araç olarak gördüm. Sovyetler Birliği’nin amacı Rus olmayan bütün toplumları Ruslaştırmaktı. Bu gayeyle Sovyetler Birliği’ndeki Türk halklarının bir an evvel Rusçayı iyi öğrenmelerini istediler ve çok güzel diyebileceğimiz sözlükler hazırladılar. Aslında Ruslar Türk halklarının Rusçayı öğrenmelerini istediler ama mesela Azerbaycan dilini öğrenmek isteyen birisi de bu sözlükleri kullanabilir. O sözlükler yardımıyla Türk halklarının lehçelerini de öğrenmek mümkün. Diğer sözlükler bazen çok yetersiz kalabiliyor. Dolayısıyla Rusçayı başlangıçtan beri bir araç olarak gördüm.

Arapça ve Farsçayı hem araç, hem amaç olarak gördüm.

Peki Türk yazım dünyasından takip ettiğiniz yazarlar, gazeteler vb. var mıdır? Mesela Türkiye gündeminde çokça konuşulan, kullandığı dil açısından da kimi zaman eleştirilen Said Nursi diye bir yazar var. Kendisini hiç duydunuz mu?

-Benim asıl tahsilim Mimar-Mühendislik. Benim babam matematik öğretmeniydi. Matematiksel bir ortam içerisinde büyüdük. O yüzden bizde roman okuma geleneği pek yoktu, gelişmemişti. Türkçeyi ilk öğrendiğim zaman Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’nu okumuştum. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ını vs. Ama şu anda daha çok yabancı edebiyatı takip ediyorum.

Said Nursi’nin adını ise duydum ama hiç okumadım. O yüzden bir şey söyleyemiyorum.

Yeni öğrendiğiniz diller üzerine nasıl okumalar yapıyorsunuz?

-Yeni bir dil öğrendiğim zaman mutlaka o dilde roman okumak isterim. Geçen yıllarda daha çok İskandinav dillerine çalıştım. Danca, Norveççe, İsveççe, İzlandaca gibi. Ve bu dillerin her birinde birkaç kitap okudum. Bunları okurken aynı zamanda Türkçe kitap okumaya çok vaktim kalmıyor. Çünkü sadece Türkçeye odaklanmıyorum. Poliglotluk yani çok dil bilme budur.

Edebi eserlerin orijinal hallerini okumaktan zevk alıyorum. Bunu gerçekleştirmek için “iki dilli metin okuma tekniği”ni uyguluyorum.. Mesela İsveççe bir kitabı önünüze alıyorsunuz, bir de onun anadilinize çevrilmiş halini. Bunları yan yana koyarak önce İsveççe bir cümle okuyorsunuz. Acaba anlıyor muyum, anlamıyor muyum diye kendinize sorup anladıysanız ikinci cümleye geçiyorsunuz. Eğer anlamadıysanız tercümeye bakıp anlamaya çalışıyorsunuz. Bu şekilde birinci sayfayı bitirmek gayret ister ama yine her zamanki gibi zaman geçtikçe bu iş daha kolay olmaya başlar. 200. sayfaya geldiğiniz zaman artık tercümeye fazla ihtiyacınız kalmıyor. İki-üç kitabı bu şekilde okuduktan sonra hiç tercümeye başvurmadan okur hale gelirsiniz. Bu yöntemi uyguluyorum.

Tabi benim tüm gün işim var. Günde en az sekiz saat üniversite için çalışmam gerekiyor. Bir de uyku ihtiyacı var. Böyle olunca vaktim sınırlı oluyor. Bazı şeyleri bırakmak zorunda kalıyorum. Mesela kendi ana dilimde televizyon seyretmiyorum. Bir ay öncesine kadar Finlandiya televizyonundaki haber bültenlerini izliyordum. Son zamanlarda ise Danimarka televizyonunu takip ediyorum. Bir insan her şeyi aynı anda yapamaz. Mesela o elli dili her gün tekrarlayamam. Böyle poliglotlar var ama onlar çalışmıyor. Onların eşleri çalışıyor.

Ben şu anda bu elli dil içerisinden üç dile odaklanıyorum. Bunlar Azerbaycan Türkçesi, Danca ve Fince. Ama üç ay sonra hangi dillerle uğraşıyor olacağımı bilemiyorum.

Osmanlıcayı yazmak, okumaya göre çok daha zordur. Ama siz yazmasını da öğrenmişsiniz. Bu konudaki tecrübelerinizi aktarabilir misiniz?

-Mesela “itibaren” kelimesi. Bu kelimeyi Arapçadan hatırlıyorum. Arapçanın morfolojisini, şekil bilgisini bildiğim için bu kelimenin ayn-ba-ra kökünden geldiğini ve kullanılan bâbın batıda yayımlanan gramer kitaplarına göre sekizinci bâb olduğunu biliyorum. Ve sondaki “-en” ekinin iki fetheli elifle gösterilmesi gerektiğini biliyorum. Osmanlıca çok güzel, çok zengin bir dil. Meşhur İngiliz Türkolog Geoffrey Lewis’e göre Osmanlıca zenginlik bakımından İngilizceye tarihte en çok yaklaşan dil olmuştur.

Belçika’da Gent Üniversitesi’nde Türkçe dersleri veriyorsunuz. Belçika’da Türkçeye olan ilgi ne seviyede?

-Belçika’da şu anda bilimle ilgili bölümler için kampanyalar yapılıyor ve öğrenciler bu fakülte ve bölümlere yönlendiriliyor. Ama maalesef dil eğitim ve öğretimi için aynı şey yapılmıyor. Biz Edebiyat ve Felsefe fakültemizde bunun neticelerini görüyoruz. Öğrenci sayısı azalıyor ve Türkçe bölümü küçük bir bölüm olduğu için bizde bu azalma çok daha fazla hissediliyor.

Bölümümüze hem Türk asıllı hem de Belçika asıllı öğrenciler yazılıyor. Bunlar mutlaka Hollandaca dersi görüyor. Bundan sonra İngilizce, Almanca, Fransızca dillerinden birini seçmek zorundalar. Bundan sonra Türkçeyi seçebilirler. Bu ikinci ve üçüncü diller aynı seviyede okutuluyor. Böylece mezun olan bir kişi Hollandacayı ana dili seviyesinde ve televizyonda spikerlik yapabilecek, gazetecilik yapabilecek seviyede öğrenmiş oluyor. Mezun öğrencilerimiz çok kolay iş buluyorlar. Bir yıl içerisinde işsiz kalanların oranı yüzde on civarı, çok az. Mezuniyetten sonraki üç ay içerisinde öğrencilerin yarısı iş bulmuş oluyor.

Türkçeye ilginin azalması sizce sosyal sebeplerden kaynaklanıyor olabilir mi?

-Bu genel bir eğilim. Bence sosyal faktörlerle ilgisi yok. Genel olarak bizim toplumumuzda dille alakalı alanlara ilgi azalıyor. Ve bu, üniversitemizde okutulan bütün dillerde gözlemleniyor.

Pekala son sorumuza geldik. İnsan bazen kendisine yanlış sorular sorulduğu hissine kapılabilir. “Keşke doğru soruları sorsalar da zihnimdeki şu fikri açıklayabilsem” diyebilir. Belki biz de yanlış sorular sorduk, sizin bizim sorularımız dışında ifade etmek istediğiniz şeyler var mıdır?

-İfade etmek istediğim bir başka konu şu olabilir. Bence Türkiye’de yaşanan bir hastalık kutuplaşma oluyor. Ya Öz Türkçeyi seveceksin ya da Osmanlıcayı seveceksin. Ben buna böyle bakmıyorum. Ben hem Öz Türkçeyi seviyorum hem de Osmanlıcayı. Hem Türkiye Türkçesini seviyorum hem Azerbaycan Türkçesini. Azerbaycan Türkçesi bir nevi zamanda yolculuk gibi oluyor. Çünkü bir zamanlar Osmanlıcada kullanılan kelimeler Azerbaycan Türkçesinde hâlâ kullanılmaya devam ediyor. Aslında bir Türkiye Türkü Azerbaycan Türkçesini öğrenirse, Osmanlıcayı çok daha iyi anlayabilir diye düşünüyorum. Kutuplaşmayalım, mümkünse her şeyi sevelim.

Cevaplarınız için çok teşekkür ederim.

-Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.

Okunma Sayısı: 2643
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Cenk Çalık

    20.4.2022 16:06:46

    Harika bir söyleyiş olmuş. Ana dilimize olan bakış açımızı değiştirdi ve genişletti. Mahmut Avcı ağabeyin teklifine sonuna kadar katılıyorum. Üstadın eserlerini okutup değerlendirme istemek harika olur. Eminin çok hayra kapı açacaktır. Allah razı olsun. Emeğinize sağlık.

  • Abdullah

    20.4.2022 15:26:04

    Harika bir söyleşi harika bir iş. Allah razı olsun.

  • Memduh

    20.4.2022 13:53:50

    Keyifli bir röportaj. Selçuk Şirin'in videosuyla sayın Johan beyi tanımıştım. Elinize sağlık.

  • Mahmut Avcı

    20.4.2022 03:52:03

    Şahıslarında başta Emine hanıma olmak üzere Prof. Dr. Johan Vandewalle beyefendiye bu dil bilimi üzerine yaptıkları röportajdan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum keyifli ve istifadeli bir yazı sunumu idi. Vandewalle bey, ihtimalen kendisi ile gerçekleştirilen bu röportaj yazı haberinden, paylaşılırsa eğer kendilerinin de haberi olup okuyacaklardır. Nacizane tavsiyem; sorular içerisinde de yöneltildiği üzere İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur eserlerini, Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsça kelimelerinden müteşekkil bir dille kaleme alınmış olduğundan bu eserleri okumalarını ve bir dil bilimi yönünden değerlendirme ile kanaatlerini tekrar bir vesileyle ilerleyen zaman diliminde gazetemiz veya yazarımız iletişimi ile buradan paylaşmalarını isteriz.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı