Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Nisan 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Mikail YAPRAK

Akibetleri vahim olanlar



Avusturya’da kış sporları meşhurdur. Dünyanın her tarafından buraya akın ederler. Yani bu ülkenin kışı da güzeldir. Her tarafını sarmış olan ormanların, yeşilliklerle kaplı tepe ve derelerin, irili ufaklı dağların karla kaplanmış hali, ülkeye ayrı bir güzellik katar. Kışlarımız genelde soğuk geçer de, ama hiç birisi bu seneki kadar soğuk, dondurucu ve ürkütücü olmadı. Zira soyadı “kış” olan ırkçı siyasetçi bir bayanın cephesinden etrafa yayılan zehirli ve soğuk hava, manevî hava ile beraber maddî havanın da bozulmasına sebep oldu.

“Medeniyet ve fazilet çarşısında, cephesinde ‘insan’ yazılan ve iki ayak üstünde olan sandık” içinden iman ve muhabbet fışkırması gerekirken, kin ve intikam fışkırdı. Bir toplantıda yüce Peygamberimize hakaretler savurdu. Sonrasını biliyorsunuz. Gelişmeler hep o bayanın aleyhine işledi. Üstelik toprak ve hava da ona kızdı ki, onun bulunduğu bölgede kopan fırtınada ikiyüz milyon oyroya mal olan zarar meydana geldi.

Bu bayan, acaba bunu Hz. İsa aşkına yaptığını mı zannediyordu? Eğer öyle zannediyorduysa yanılıyor ve yanıltıyordu. Aslında o, Hz. İsa’yı da tanımıyor. Eğer tanısa ve inansaydı; İncil’de Resulullah Efendimizin evsafının bulunduğundan ve onun geleceğini Hz. İsa’nın müjdelediğinden ve bu sebeple de “müjdeci” ünvanını aldığından az buçuk haberi olurdu. Ve Hz. Muhammed’e (asm) dil uzatmanın aynı zamanda Hz. İsa’ya, aynı zamanda bütün peygamberlere, aynı zamanda bütün semavî fermanlara ve Kur’ân’a dil uzatmak anlamına geldiğini biraz olsun idrak ederdi. Peygamberimizin eline verilen en büyük mucize ise Allah Kelamı Kur’ân’dır. Kur’ânın emirleri de ezelden geldiği için ebede gidecektir.

***

Bediüzzaman’ın Van’daki ikameti esnasında, gazetede çıkan İngilizlerin Kur’ân aleyhindeki bir haberi üzerine, “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” dediği ve o saikle çalışarak, te’lifine muvaffak olduğu eserlerin yayılmasından bu yana, ilim ve fen sahasında dünyada hiç kimse Kur’ân’a karşı fikir beyan etmeğe cesaret edemiyor. Ancak iftira ve karalama yoluyla arasıra sataşıyorlarsa da, her defasında zararlı çıkan yine iftiracılar oluyor, dünya ve ahirette kaybedenler de yine onlar oluyorlar.

Geçen ayın sonunda Hollanda’da ırkçı politikacı Geert Wilders’in Kur’ân-ı Kerim’e hakaret eden kısa filmi, Hollandalılar tarafından protesto edildi. Hiç bir televizyon kanalı bu filmi kabul etmedi. Sadece internette ve sadece kendi parti sitesine koyduysa da, dünyanın tepkisini çekince, o da tutmadı. Geert Wilders, Kur’ân-ı Kerim’in şiddeti körüklediğini iddia ediyor. Halbuki “Medeniyetler İttifakı”nın üyelerinden biri olan ilahiyatçı (eski rahibe) Karen Armstrog’un, bir İngiliz gazetecisinin sorularını cevaplarken söylediğibu sözler, Kur’ân’a küstahca hakaret eden Geert Wilders’in hayasız yüzünde patlayan tokatlar gibidir: “İncil’de şiddet, Kur’ân’dan çok geçiyor. İslâmın kılıçla yayıldığı fikri bir Batı uydurmasıdır ve aslında Hıristiyanların İslâma karşı vahşi bir kutsal savaşa girdiği Haçlı Seferleri sırasında üretilmiştir. Kur’ân saldırgan savaşı yasaklar, yalnızca meşru müdafaaya izin verir. Düşman barış istediği an Kur’ân, Müslümanların silahlarını indirmesi ve avantajsız duruma düşseler bile, şartlar ne olursa olsun barış teklifini kabul etmeleri gerektiğini söyler. Bunun yanı sıra İslâm hukuku Müslümanların inançlarını özgürce yaşayabildiği bir ülkeye saldırmayı yasaklamıştır; sivilleri öldürmek, mala zarar vermek ve savaş esnasında ateş kullanmak da yasaktır.”

***

İşte böyle, bu Ahirzamanda iman ve Kur’ân hakikatleri idrak edilip yayıldıkça, İslâma ve Kur’ân’a yöneliş arttıkça, birileri de buna seyirci kalamıyacak, ilim ve fen lisanıyla karşı koyamayınca, çıldıracak, inadından patlayacak hale gelince de böyle yerli yersiz saldıracak, ağzından salyalar akıtacak. Salya deyince, aklıma geldi. Vanlı kardeşlerimiz bilirler. 1980’li yılların sonlarına doğru Van üniversitesinde rektörlük yapan adı lazım olmayanın biri, Allah’ı inkâra varan sözler sarfedince, Van halkının nefret ve hücumuna maruz kaldı. O sıralarda gazetemizde onun hakkında yayınlanan makalemin başlığı “Yazarının portresini çizen kitap” şeklindeydi. Zira bu kişi “tanrılar-manrılar” teraneleriyle doldurduğu kitapçığındaki bir şiirinde şöyle diyordu:

“Ah bir köpek olsam da, yol kenarına uzansam../ Ağzımdan salyalar aksa..”

Yani aslında böyle bir kişinin sapık fikirlerinden dolayı fazlaca tepkili olmaya gerek yokmuş. O gün bu gündür, dünyanın neresinde kimden gelirse gelsin, mukaddeslerimize saldıranların haline, psikolojisine ve suratına bakıyorum ve hemen “telaşa değmez” hükmünü veriyorum. Yalnız evvelki sene Avusturya’da Kur’ân’a ve Peygamberimize dil uzatan bir papaz hakkında hemen teşhis koyamadım ama, çok gecikmeden onun bazı sapık fiilleri ifşa edildi ve görevine son verildi.

Bakalım “Fitne” filmiyle dünyada fitneyi uyandıran Geert Wilders’in akibeti ne olacak?

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




İslam YAŞAR

Hayatı hizmete hasretmek



Zübeyir, Bayram, Ceylan, Hüsnü, Tahirî, ….

Risâle-i Nur hizmetinin saff-ı evvelleriydi bunlar. Hepsi ayrı ayrı yerlerden gelen değişik mizaçlı, farklı karakterli insanlardı. Kendilerine göre benlikleri, enaniyetleri, meziyetleri, maharetleri, kabiliyetleri vardı ve bunları faydalı bir şekilde kullanmak istemişlerdi.

Hayatlarının baharında Said Nursî’yi tanıyıp Nur hizmetinin varlığından haberdâr olunca, bu hareketi fıtratlarına uygun bulmuşlar ve içinde yer alma heyecanı içine girmişlerdi. Bunun için benliklerini, enaniyetlerini bırakıp nefislerini, hislerini, heveslerini terk ederek hayatlarını hizmetlerine hasretmeleri gerektiğini anlayınca bir an bile tereddüt etmemişler ve Said Nursî’nin etrafında hâlelenip Nur hareketi içinde hayat bulmuşlardı.

Zahiren birbirlerine zıt karakterler taşıdıkları ve kendilerine has hassasiyetlere sahip oldukları hâlde aralarında öyle bir uhuvvet şuuru teşekkül etmişti ki, bir vücudun uzuvları gibi intizam içinde insicamla çalışmaya başlamışlardı.

Zaman içinde hassasiyetle kullandıkları fıtrî temayülleri sayesinde hizmet bünyesinde temayüz etmişler ve Nura meftun, hizmete müheyya insanlara örnek olmuşlardı.

“Risâle-i Nur’u ve Üniversite Nur Talebelerini duyup hizmetlerinden sitayişle bahsedilmesine şahit olduğum zaman kalbimden, ‘Ne olurdu ben de onların arasında olsaydım. Nasıl onlar Üstada ve Risâle-i Nur’a hizmet ediyorlarsa, ben de onlara hizmet etseydim’ diye geçirmiştim” diyen Mehmed Emin Birinci de onlardan biriydi.

Samimî bir duâ hissiyle bu kanaatleri kalbinden geçirdiği günlerde bizzat Nur hizmetinin müessisi Said Nursî tarafından onların arasına dahil edilince bu taltifi, Üstadın kendisine onlar gibi olmayı hedef göstermesi olarak kabul etti ve hemen harekete geçti.

Mehmed Emin de onlar gibi hayatını hizmetine hasretmeye karar verdiği için oteldeki işinden ayrılıp onların arasına katıldı ve kendisine tekabül eden hizmetleri yapmaya başladı.

Daha ilk günlerde ruhunu ihtizaza getiren hareketler, huşû içinde cemaatle edâ edilen sabah namazları, şevkle okunan tesbihât ve seher vakti parklarda, bahçelerde yapılan Risâle-i Nur dersleri idi.

Kendileri de bu derslerden büyük hazlar alıyorlardı ama sabahları oralara gelen insanların okunan bahislerden etkilenerek yanlarına gelip dinlemeleri ve kitapları almak istemeleri hepsini şevke getirmeye yetiyordu.

Bu hâl, Bediüzzaman İstanbul’da kaldığı zaman içinde her sabah muntazaman devam etti. Üstad, Emirdağ’a dönünce o da askerlik hizmetini aradan çıkararak kendini her şeyiyle hizmete vermek için yanına küçük Tarihçe ile birlikte birkaç risâle de alarak memleketine gitti.

Maksadı askerliğini yapıp İstanbul’a dönmekti ama orada karşısına öğretmen olma fırsatı çıkınca kabul edip vazifeye başladığından, 1953 yılında tekrar İstanbul’a gelen Üstadın kendisini çağırmasına rağmen ‘talebelere iman hakikatlerini anlatma hevesine kapılarak’ gidemedi.

Bir süre sonra yapılan bir ihbar neticesinde evi arandı, karakolda sorguya çekildi, diğer Nur Talebeleri ile birlikte mahkemeye verilip ağır cezada yargılandı, iki ay kadar sonra da öğretmenlikten atıldı.

Yaşadığı bu hadiseleri, Üstadının dâvetine icabet etmemesinin cezası olarak değerlendiren Mehmed Emin, mahkemenin iâde ettiği risâlelerini geri alarak İstanbul’a geldi.

Artık yegâne işi Risâle-i Nur’a hizmet etmekti. Bu işin yeri, zamanı, süresi, mesaisi, izni, tatili, sigortası, emekliliği yoktu. Maaş, ücret, ikramiye, avans, tazminat gibi maddî imkânlar ve gelecekle ilgili teminât da verilmiyordu. Bu hayatta rahata, lükse, şaşaaya, debdebeye zaten yer yoktu. Çalıştığı zaman içinde zarurî ihtiyaçlarını kendi kıt imkânları ile karşılamak zorundaydı.

İhtiyaç zuhur ettiği takdirde ekseriyetle bol sulu mercimek çorbası ve az yağlı bulgur pilavından ibaret olan ekmeğinden, aşından kısması, sırtındaki ceketini satıp parasını hizmete harcaması gerekebilirdi.

Bütün bunlara katlanırken şehirde, kasabada ise polis baskınına uğrayabilir; kıra, köye gittiğinde jandarma takibine maruz kalabilir, mahkemelere verilip suçsuz yere aylarca hapiste yatabilirdi.

Mehmed Emin de, örnek aldığı ve örnek olduğu Nur Talebeleri gibi bütün bu zorlukları, zaruretleri bilerek geldi, gönül rızası ile kabul ederek üç, beş fedakâr insandan ibaret olan İstanbul hizmet kadrosu içindeki yerini aldı.

O hep İstanbul’da kalmayı düşünmüştü ama risâleler matbaada basılmakta olduğu için geldikten hemen sonra Ankara’ya gitti ve Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Tahsin Tola ile birlikte Nurların Lâtin harfleri ile ilk defa neşredilmesine yardım etti.

1958 yılında “Bazı gazetelerin Nur Talebeleri hakkındaki asılsız neşriyatlarına cevaptır” başlıklı bir bildiri dağıtıldığı için Ankara’da açılan dâvâ sırasında o, ciltlenecek Mektubâtları kamyonla İstanbul’a götürdüğünden, orada yakalanarak Ankara’ya getirilip hapsedildi.

Böylece Nur hizmetinin saff-ı evvelleri arasına sadece ismen katılmakla kalmadı, onların ekseriyetinin bir arada bulunduğu yegâne fotoğraf olan Ankara Dâvâsı hatırasında sîmâen de yer aldı.

Maznunların müdafaasını üstlenen Avukat Bekir Berk, diğer Nur Talebeleri ile birlikte ona da “Sizi bir an önce hapisten mi çıkarayım, yoksa inandığınız dâvânızı mı müdafaa edeyim?” diye sordu. Şahsı adına hazırladığı müdafaada hep dâvâsını anlatan Mehmed Emin de hayatını hizmetine hasredenler gibi ona “Biz burada on sene yatsak da razıyız, yeter ki siz Risâle-i Nur’daki ulvî dâvânın müdafaasını yapın” diye cevap verdi. Mahkemenin ittifakla verdiği beraat kararından sonra hapishaneden tahliye edilince memleketine gidip evinde risâle bulunduğu için kendisi gibi şeriatı getirmeye çalışma iddiasıyla yargılanan yetmiş yaşını aşkın anasını ziyaret edip hayır duâlarını aldı ve hemen hizmetinin başına döndü.

Bu sefer baskıya hazırlanan Tarihçe-i Hayat idi. Ankara’da basılan kitapları İstanbul’da ciltlettikten sonra birkaçını alıp Emirdağ’a giderek Bediüzzaman’a gösterdi. Ondan, ima yoluyla aldığı ‘kendisine ait bazı resimlerin kitaba konması’ tâlimâtını dönünce yerine getirdi.

Üstadın isteği üzerine Ankara’da neşriyata ara verilince önce Hutbe-i Şamiye’nin baskıya hazırlandığı Antalya’ya, ardından İnebolu’ya giderek risâlelerin tashih ve baskı işlerine yardım etti.

Said Nursî’nin “Ankara, Samsun, Antalya çalışır, İstanbul uyur” diyerek Fırıncı’ya yaptığı imalı ikazdan sonra Mesnevî-i Nuriye ile İstanbul’da risâlelerin neşrine başlanınca o da İstanbul’a döndü.

Bu sayede Ziya, Muhsin, Ahmed Aytimur, Mehmed Fırıncı, Bekir Berk, Hakkı Yavuztürk gibi isimlerden müteşekkil hizmet ekibi ile birlikte o da Bediüzzaman’ın, “Bunlar İstanbul’da Risâle-i Nur’u neşrederek yirmi şeyhü’l-İslâm kadar hizmet ettiler” şeklindeki takdirine mazhar oldu.

Aslında bu senakâr ifadeler, o zamana kadar basılan risâlelerden ziyade, ilerde yaşanacak zor şartlarda yapılacak olan Risâle-i Nur neşriyatı için söylenmiş gibiydi. Çünkü Bediüzzaman’ın vefatından sonra ihtilâl yapıldığı için diğer şehirlerdeki risâle neşriyatına ara verilirken İstanbul’da üç beş kişi, bütün zorluklara rağmen risâlelerin neşrine devam etti.

O üç beş kişiden biri de Mehmed Emin’di. Matbaacıların makinelerine el konulmasından korkarak Risâle-i Nurları basmaya yanaşmadıkları; insanların, evlerini ve dükkânlarını kiraya vermekten çekindikleri zamanlarda onlar ne korktular, ne de çekindiler.

Süleymaniye’de Abdurrahman Efendinin verdiği küçük de olsa kalacak bir dershâneleri vardı ama teksir makinesini çalıştırıp kâğıtları, mürekkepleri koyacak bir yerleri yoktu.

Bunun üzerine Hakkı’nın evinin bodrumundaki basık ve küçük odayı boşalttılar. Fırıncı bünye itibariyle rutubete mukavemetsizdi. Birinci de uzun boylu olduğu için ancak eğilerek durabiliyordu.

Buna rağmen hastalanıp kamburlaşmak pahasına, fark edilmemek için arada bir uğrayan arkadaşlarının da yardımıyla aylarca orada risâleleri teksirle çoğalttılar ve istenen yerlere göndererek Nurun intişarını devam ettirdiler.

Zaten maddî imkânları yoktu. Bulabildikleri paraları da kâğıda, mürekkebe verdikleri için peksimetle, simitle veya edeplerine, terbiyelerine hayran kalıp hâllerine acıyan bazı komşu kadınların gönderdikleri böreklerle idare ettiler.

Zaman zaman baskına uğradılar, karakola götürülüp sorguya çekildiler, nezarete atılıp dövüldüler, çeşitli hakaretlere maruz kaldılar ama yılmadılar, usanmadılar, cehdle, gayretle çalıştılar ve hizmeti ayakta tutmayı başardılar.

Bir süre sonra davet etmeleri üzerine gelen Zübeyir’in müstakîm vasfı, müdebbir tavrı ve istişareye ehemmiyet veren hizmet tarzı sayesinde İstanbul, Nur hizmetinin merkezî hüviyetini kazandı.

Yeni birkaç kişinin gelmesiyle hizmet kadrosu biraz güçlenince aralarında vazife taksimi yaptılar ve hizmetleri daha sistemli bir şekilde yürütmeye başladılar.

Risâle-i Nurlar gizli de olsa matbaalarda basılmaya başlanınca Mehmed Emin, matbaalardaki işlerinin takibinin, kitapların tashihinin, tanziminin yanı sıra fırsat buldukça hizmetin diğer birimlerine de yardım etti.

Bazı sahalarda maharet sahibi olduğu, üzerine aldığı işi itina ile yaptığı ve İstanbul’un eski elemanlarından sayıldığı için zamanla sayısı artan hizmet birimlerinin pek çoğunda vazife aldı.

Hizmetle meşgul olanların içinde daktilo yazmasını bilen birkaç kişiden biri olduğundan hizmetin yazışmaları ile birlikte Bekir Berk’in müdafaalarının yazılması ve gideceği yerlerle muhaberâtının sağlanması işini de o yaptı.

Zaman oldu, gazete, dergi ve kitap neşriyatına karar veren ekibin içinde yer aldı, yeri geldi oralarda Bediüzzaman’ı ve Risâle-i Nur’u anlatan hamasî ve tefekkürî şiirler yazdı.

Risâle-i Nur hizmetleri yurt dışında da intişar etmeye başlayınca Almanya, Hollanda, Belçika gibi Avrupa ülkelerine giderek Nur medreselerinin açılıp hizmetin inkişaf etmesine vesile oldu.

Bilhassa Almanya’daki cemaat mensuplarını iyi tanıması hasebiyle Mu’cizeli Kur’ân için matbaanın alınmasına, kaliteli malzemelerin temin edilip Kur’ân’ın en mükemmel şekilde tabedilmesine öncülük etti.

Eline aldığı her işi itina ile yapan Mehmed Emin, en büyük hassasiyeti ibadet hususunda gösterirdi. Şartlar ne olursa olsun, onun bulunduğu yerde namaz muhakkak vaktinde, cemaatle ve tadil-i erkâna riâyet edilerek kılınırdı.

Her beşer gibi o da zamanla bazı istidatlarını kaybetti, bazı hasselerini kullanamaz hâle geldi ama namaz hususundaki hassasiyetini hayatı boyunca kararlılıkla devam ettirdi.

Hastalığının iyice şiddetlenmesi üzerine hastahaneye kaldırılıp ağır bir tedavi uygulandığı zamanlarda, doktorlarının ısrarlı ikazlarına rağmen namazını oturarak kılmaya bile razı olmadı.

Bu harikulâde hassasiyet 74 sene devam etti. 3 Nisan 2007 tarihinde duha vakti sekerâta girdiğinde, vücudunun bağlı bulunduğu tıbbî cihazlar ölüm sinyalleri verirken ve doktorlar artık vaktin geldiğini söylerken siması mütebessim, dudakları kımıl kımıldı.

Onun namazı vaktinde kılma hususundaki hassasiyetini bilenler, ruhunun namaz hâliyle, ezan eşliğinde arşa yükselmeyi beklediğini anladılar ve Yâsin’i, Cevşen’i okumaya devam ettiler. Namaz vakti yaklaşınca dudaklarının yanı sıra elleri de hareketlendi. Abdest alır gibi hareketler yaptı, ezan okunurken tazimle namaza durma hâli içine girdi ve ruhunu teslim etti.

Yani, aynen yaşadığı gibi öldü.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Hasan GÜNEŞ

Akıl ve nur



Geçmişte ilim adamları bazı konularda bariz hatalar yaparak asırlarca takılıp kalmışlardır. Eski felsefe ya da eski hikmetin; gözün, gözden çıkan ışık ile gördüğünü kabul etmesi de bunlardan birisidir. Fakat Basralı İbn-i Heysem çıkıp da “Eğer gözden çıkan ışık ile görseydik, karanlıkta da görebilirdik” diyerek eski nazariyeyi bir çırpıda çöpe atıncaya kadar bu böyle devam etti. Ondan sonradır ki, görme ve optikle ilgili gelişmelerin önü açıldı.

Karanlıkta bir çiçeği, bir manzarayı görmeniz elbette mümkün değildir. Işık yandığında ve ortalık aydınlandığında ancak görebilirsiniz. Fizikî ışık her şeyi görmek için yeterli mi? Meselâ mânâları? Aydınlıkta bir mektubu, bir yazıyı, herkes görebilir, mânâları ise sadece okuma-yazma bilenler görebilir. Bilmeyenler için hâlâ bir karanlık vardır. Okuma-yazma bilmek mânâların tamamını görmeye yeterli mi? Elbette değil! Çünkü öyle mektuplar ve öyle şiirler vardır ki, bırakın okuma-yazmayı, mektep medrese ya da fakülte bitirmeyi, mektubu yazana ya da şâirine göre, belirli mertebeler katedip bir yakınlık ve kalbî bir irtibat sağlamakla ancak mânâlar görülebilir.

İsterseniz görme hadisesini biraz daha derinleştirelim. Güldüğünde güller açan ya da üzüldüğünde gözlerinden yaşlar akan bir çocuğun veya bir mazlûmun hâlini, kelime olarak da karanlıklar içinde mânâsına gelen bir zâlim, görüp anlayabilir mi? Ortalık ne kadar aydınlık, kişi ne kadar aydın, çağdaş, medenî ve eğitimli olursa olsun, dışa akandan kat kat fazla olan içe akan gözyaşını görebilir mi?

Ya da bir müzede zayıf ışıklar altında da olsa güzel bir tabloya bakarken ressamı gören akıl gözü; manzaranın kopya edildiği koca kâinatı canlı bir tablo şeklinde önümüze seren hakikî ressamı göremezse, göze musallat olan karanlığı yok etmek için koca güneş yeter mi?

Evet görme tabiri, aynı olsa da, gözler farklı, ışıklar farklı ve karanlıklar farklı. Akıl gözü, ilim gözü, kalb ve vicdan gözü gibi gittikçe çeşitlenen ve derinleşen gözler ve bakışlar… Şüphesiz hepsi de farklı bir ışıkla görüyor, nurlanıyor ve aydınlanıyor. Ya da tam tersi zulümata ve karanlıklara gömülüyor.

Şimdi başa dönecek olursak, gözde hiç mi ışık yok? Mâlûm, gece görüşü çok hassas olan bazı hayvanların karanlıkta gözleri parlar. Aslında gözde bir ışık olduğundan değil, gözün yaratıcısı olan Sâni-i Basîr’i, dışardan gelen zayıf ışığı arttırmak için bazı yansımalarla ışığı kuvvetlendirecek bir sistem dizayn ederek hayvana öyle bir göz ihsan ettiği içindir. Yani gözün içindeki aydınlık yine dışarıdan gelen bir aydınlıktır.

Eskilerin göz için düşündüğü, yani gözden çıkan bir ışık ile gördüğü nazariyesi akıl için geçerli olamaz mı? Akıl, haricî bir ışık ve bir nur olmadan kendi başına hakikatı görebilir mi, gerçek ve doğru bilgiye ulaşabilir mi? Gerçekten de bu gün akla sonsuz kabiliyetler isnad eden akılcı yaklaşımlar, akılda böyle bir güç ve hususiyet vehmedi-yorlar. Akıl feneri ile kâinatı ve içindeki hadiseleri anlamaya ve çözmeye çalışıyorlar. Göremediklerini yok diyorlar.

Eskilerin gözde yanılmalarının sebebi, bazı gözlerin diğerlerine göre daha keskin olmasıydı. Akıl için de aynı yanılma söz konusu. Ancak bilinen bir şey var ki o da, aklınız ne kadar parlak, zekânız ne kadar keskin olursa olsun, kabir ve ötesini, geleceğinizi, hatta bir saat sonrasını göremiyorsunuz. Ya da o kadar bol miktarda bulunan hayat ve mânâsı hâlâ eski çağlardaki kadar aklın nazarında kapalı ve karanlıkta… Zaten insanın gördüğü şey o kadar az ki şu dünyada, bir kör dövüşüdür gidiyor…

Batının, bugünkü medeniyet seviyesine gelmesinde en önemli sebeplerden biri kabul edilen, mâlûm bir “aydınlanma dönemi” vardır. İnsanlığa zulüm ve karanlıktan başka bir şey getirmeyen imtiyazlı sınıf anlayışlarının terk edilmesi, fen ve san'atta, demokratik hak ve hürriyetlerdeki ilerleme elbette bir aydınlanmadır. Şimdi sorulması gereken en önemli soru şu: Bu aydınlanma yeterli mi? Ruhlar âleminden, çocukluktan, gençlikten kabirden, hesap gününe ve ötesine uzanan uzun ve muazzam bir yolculukta bu kadarlık bir sahadaki aydınlanma gerçek ve kalıcı bir saadet ve mutluluk için yeterli mi? Yoksa bu aydınlanma, karanlıklı ve dağlar arasındaki tehlikeli bir yolda sadece arabanın içini aydınlatmak gibi bir şey mi?

Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Nokta’da imanın, kâinatı ışıklandıran bir nur olduğu “Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur” âyetiyle izah edilir. Yerimizin imkân verdiği ölçüde özetleyerek aktaralım: “Bir vakıa-i ha-yaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim.”

Bediüzzaman Hazretleri burada dünya ve kabir hayatına, geçmiş ve geleceğe ve içindeki hadiselere düz bir nazarla yapılan bakışı değerlendirir. Aynı yerden devam edelim:

“Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü.”

Bu satırlarla da; semâvî fermanları dinlemeyerek sönük aklı ile kâinatı anlamaya ve yolunu bulmaya çalışan insanın öncekinden de dehşetli olan halini gözler önüne serer. Devam edelim: “… o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi.”

Her an değişim ve dönüşüm içinde olan bu koca kâinatın hakikatı, varlık âlemini yoktan var eden, geçmiş ve geleceği kudret elinde tutan, ölüm ve hayatı halkeden Âlemlerin Rabbinin nuru ile görülür ve iç içe bin bir çeşit karanlıklar içindeki bu hayat yolculuğu, ancak O’nun nuru ile aydınlanır.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Hüseyin GÜLTEKİN

Bir darbe hatırası



Mutat ders günü olmasa da dışarıdan misafir geldiğinde o akşam toplanıp ders yapmak, sohbette bulunmak âdettendi. Bir de gelen misafir sıradan hâdimlerin ötesinde bir ağırlığı olan, çevresinde temâyüz etmiş bir ağabey ise, işin mâhiyeti değişir; duyan herkes gelir, ders mekânı dolar, taşardı.

Bu defa ki misafirimiz, hizmetlerde epeyce emeği geçen, kıdemli olmanın yanında bir hayli birikimi olan, aynı zamanda kabiliyetli bir ağabeyimizdi. Dolayısıyla onu dinlemek üzere bir hayli kalabalık cemaat toplanmıştı. Gerçi cemaat ona âşinâ idi. Çünkü onun etkileyici, cezbedici sohbetlerini defalarca dinlemişti. Ama sanki bu defa husûsî mânâda veya çok daha önemli bazı mesajlar vermek için gelmişti.

12 Eylül darbesinin üzerinden bir miktar zaman geçmesine rağmen, darbenin gayesini, mahiyetini bir çok insan bilemiyordu. İnsanların ve bilhassa cemaatlerin kafası karışık idi. Gerçi, darbeyi meşrû kılacak hiçbir sebep yoktu. Çünkü darbeyi yapanlar, seçimle gelen bir hükûmeti alaşağı etmişlerdi. Ne var ki, darbeyi yapanların çok iyi hazırlandıkları belliydi. Ustaca döşenen tuzakları, hile ve yalanlarla hazırlanan senaryoları fark edebilecek ferâsetli insanların sayısı çok az idi. Ne yazık ki, Nur câmiası da çeşitli entrikalarla doğru olanı bulmakta zorluk çekiyordu.

Ve nihayet sohbet mekânı ağzına kadar dolmuştu. Bütün gözler ağabeyin üzerinde idi. Tatlı şakalaşmalar, hâl-hatır faslından sonra, kırmızı kaplı kitap ağabeye uzatıldı. Her zaman olduğu gibi kendini has bir tarzla teberrüken kısa ve etkileyici bir ders okuduktan sonra, tatlı hatıralarla bol nükteli konuşmalarla sohbete devam etti. Şöyle böyle derken sohbet bir saati geçmişti. Fatihadan sonra dinleyicilerden birisi, “Ağabey, biliyorsunuz, ihtilâl oldu, terör bitti... İyi mi oldu, kötü mü oldu bilmiyoruz. Kimimiz iyi oldu, kimimiz de iyi olmadı diyor. Gazetemiz Yeni Asya’nın yayınında, duruşunda bir değişiklik görmüyoruz. Hatta sanki ihtilâle karşıymış gibi bir durumu var. Ne yapacağımızı şaşırdık. Tam da bu sırada gelişiniz iyi bir tevafuk oldu. Bu konuda ne diyorsunuz?”

Böyle bir suâle muhatap olacağını düşündüğünden, kendinden emin ve kararlı bir ses tonuyla “Böyle bir suâli sorduğunuz iyi oldu kardeşlerim. Gittiğim hemen her yerde, bu ve benzeri suallere muhatap oluyorum. Anlaşılan, şakirtlerin kafaları karışık. Çünkü okuduğumuz eserlerde böyle durumlarda açık ve net cevaplar yok. Ama bizler tecrübelerimizle, ferâsetimizle doğru cevapları kolayca bulabiliriz. Biz de bunun için bu durumu, tecrübesi olan ağabeylerle istişare ettik. Oralardan da aldığım bilgiler ışığında şunları söyleyebilirim: Böyle bir ihtilâlin yapılmasını elbette istemeyiz. Gelin görün ki, biz istemesek de bu ihtilâl yapıldı. Yapanlar kim? Milletin bağrından çıkan ordumuz. Türk ordusu, bu milletin kötülüğünü ister mi? Onlar her şeyi bizden daha iyi bilir. Sonra bu millet terör belâsından çok çekti. Bizim bu derslerimiz, hizmetlerimiz de zarar gördü... Bakın şimdi terör bitti. Derslerimizi serbestçe yapıyoruz. Bütün bunları kim yaptı? Şanlı ordumuz... Şimdiye kadar askerimiz, komutanlarımız din aleyhindeymiş gibi gösterildi. Halbuki bu ihtilâl vesilesiyle öğrendik ki, hiç de öyle değil. Bizim gibi düşünen, inancı tam olan öyle komutanlar var ki...”

Tam bu sırada dinleyicilerden birisi söz alarak “Ağabey, siz böyle diyorsunuz, ama gazetemiz başka şeyler söylüyor” deyince, ağabey hemen söze girerek “Bakın arkadaşlar, bu gazeteyi belki bizler size tanıttık ve tavsiye ettik. Ama şimdi şartlar değişti. Kritik bir devreden geçiyoruz. İhtilâli yapanlar, gerek bu derslerimize, gerek şu kitaplarımıza katiyyen birşey demiyorlar. Ama gazete, dergi gibi neşriyâta müsaade etmiyorlar. Ne yapabiliriz? Bizim aslî vazifemiz zaten risâleleri okumak değil mi? Yüz elimiz de olsa ancak buna kâfî gelir? Gerisi olmasa da olur” derken sözünü daha tamamlamamıştı ki, kapı tekmelenircesine, aralıksız çalınmaya başlayınca bütün dikkatler kapıya yöneldi ve kapı açılır açılmaz içeriye silâhlı beş altı asker girerek, hızlı adımlarla sohbet odasına daldı... Dokuz-on kadar kişiyi alarak o akşam karakola götürdüler. İçlerinde dersi yapan ağabey de vardı.

Akşam sohbetten erken ayrılan Hüseyin, sabahleyin olup biteni öğrenir öğrenmez, doğruca, mahkemeye sevk edilen nur talebesi kardeşlerini görmek için adliyeye gider. Hüseyin’in geldiğini gören misafir ağabey, şaka ile karışık “Söyle bakalım kardeşim Hüseyin, akşam erken ayrıldığına göre, başımıza gelecekleri ya biliyordun veya sende bir kerâmet var” deyince, Hüseyin de ancak “Ağabey, bende ne kerâmet var, ne de bildiğim birşey. Olsa olsa kaderin bir cilvesidir denilebilir” diyebilmişti.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Abdurrahman ŞEN

Nusret Özcan'ı anmaya hazırlanırken...



Sevgili kardeşim Nusret Özcan’ı geçen yıl 21 Haziran’da, Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece yitirmiştik…

Cuma günü de Eyüp Sultan’ı avlusundan taşacak biçimde dolduran sevenlerinin katılımıyla kılınan namazın ardından; o çok sevdiği Necip Fazıl’ın yanından geçip, ebedî istirahatgâhına tevdî etmiştik…

Perşembe gecesi Bilal Arslan kardeşimin; "-Abi çok kötü... Çok kötü!...” diye ağlamaklı bir ses tonuyla sayıklayarak; “- Abi… Nusret Ağabeyi kaybettik!” deyişinin üzerinden kısa süre sonra 1 yıl geçmiş olacak…

Elbette birçok seveninin yüreğini yakan bu kaybın ardından, medyamızda azımsanmayacak yazılar kaleme alındı… Ama hiçbir gazete ya da dergide kapsamlı bir dosyalık çalışma yapılmadı ne yazık ki…

Oysa…

Az sayıdaki benzeri gibi ortalıkta görünmeyi ve boş lâf etmeyi değil… Mütevazi durmayı ve iş üretmeyi, gönüller yapmayı severdi Nusret’im…

Vefatı sonrasında yazılanlar da bu açıdan, o ilk yürek yangınıyla yazılan duygusal yazılardı genelde…

O yazılar arasında; Nusret Özcan kardeşimiz için bir anı kitabı yapılması gerektiği üzerinde görüş birliği vardı… Eyüp Sultan’daki defin sonrası sohbetinde de aynı görüş dile getirildi…

Gerek Eyüp Sultan’daki o sohbette İmam Hatip’ten dostların ortak görüşüyle, gerekse sanatalemi.net sitesindeki yazısında Nusret kardeşimin vefalı bir dost olduğuna işaret ettikten sonra Mehmet Nuri Yardım kardeşimin yazdığı; “Mustafa Kutlu ve Beşir Ayvazoğlu hakkında birer kitap hazırlamıştı. Öyleyse yakın dostları da onun için bir kitap kaleme almalıdır. Zaten sadece bugünlerde basında çıkan yazılar bir araya getirilse çok hoş bir kitap ortaya çıkar. Tabiî bu kitapta onun hayatı, eserleri ve san'at anlayışı da geniş bir bölüm olarak yer almalı. Fotoğraflar da eklenirse ne hoş bir kitap olur. “Nusret Özcan Kitabı”nı doğrusu ben en yakın dostlarından biri olan Abdurrahman Şen’den beklerim.” satırlarıyla, bu güzel görevi manen üzerime almış oldum.

İşin sadece bir kitap çapında kalmaması için o günden sonra dostları olarak çeşitli istişarelerde bulunduk… Kulağımıza gelen bazı çalışmaları hazırlamaya niyetlenen dostlarla irtibat kurup, işin tek elden yürümesini sağlamaya çalıştık…

Bu arada Gülcan Tezcan kardeşim gelişme ve görüşmelerden yenge hanımı bilgilendiriyordu zaman zaman… Düşündüğümüz program biraz netleştikten sonra yenge hanımla da bir görüşme yaptık ve kolları sıvadık…

Şimdi…

Yapılması düşünülenleri şöyle sıralamam mümkün: Nusret Özcan kardeşimin aramızdan ayrılışının, sevgililer sevgilisiyle buluşmasının 1. yıldönümünde, “Nusret Özcan Kitabı” hazırlanacak…

Bu kitaba; Nusret Özcan kardeşimin hayattayken irtibatı bulunan çevrelerden dostları, tanıyanları, yakınları, edebiyatçı-gazeteci arkadaşları yazılarını yollayacaklar…

Bu yazılar edebî ve kültürel açıdan değerlendirme yazıları olabileceği gibi anılara yönelik yazılar biçiminde de olabilecek…

Ayrıca elinde Nusret Özcan kardeşimle ilgili fotoğraf, radyo programlarından ses ve televizyonlardan görüntülü kayıtları bulunanlardan da bu malzemeleri talep edeceğiz…

Söz konusu fotoğraflar, hazırlanacak olan kitapta bir albüm gibi yer alacaklar…

Ayrıca küçük çaplı bir sergi de düzenlenecek ve bu fotoğraflardan orada da istifade edilebilecek…

Talep edilen ses ve görüntüler ise özellikle hazırlanacak olan “Nusret Özcan Belgeseli” nde işimize yarayacak…

İbrahim Yeşilırmak kardeşim tarafından çekilecek belgeselin VCD’si ile hazırlanacak olan kitap, anma günü programına katılacak olan dostlara hediye edilecek…

Söz konusu kitabın zamanında hazırlanabilmesi için yazılar ve fotoğrafların en geç 30 Nisan 2008 Çarşamba akşamına kadar; [email protected] adresime yollanması gerekiyor...

Ellerinde Nusret kardeşimle ilgili ses ve görüntülü malzeme bulunanlar da aynı adrese bilgi aktarmaları halinde kendileriyle irtibata geçilecek ve o malzemeler değerlendirilecek…

Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra, 21 Haziran 2008 Cumartesi günü gerçekleştirmeyi planladığımız program akışı da şimdilik şu şekilde düşünüldü:

11.00-Eyüp Sultan’da kabri başında ziyaret.

14.00-Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde sergi açılışı-ikram.

14.30-Dostları Nusret Özcan’ı anlatıyor.

16.00-Nusret Özcan Belgeseli’nin gösterimi.

16.45-Programın bitişi ve “Nusret Özcan Kitabı”nın ve belgesel VCD’sinin dağıtımı…

Evet dostlar…

Sevgili Mustafa Kutlu Ağabeyin “Gümüş sakal” dediği… Gülcan Tezcan kardeşimin “Gül yüzlü güzel adam…” diye tanımladığı, tanıyan ve sevenlerinin gözünde “aşk” insanı, “âşık” insan, her zaman çıkarsız ve riyasız gülebilen ender insanlardan biri olan Nusret Özcan kardeşimiz için düşünülen anma programından böylece bütün sevenlerini bilgilendirmiş oluyoruz…

Duyanlar bu bilgileri duymayanlara da ulaştırsın ve inşallah aksaksız bir şekilde Nusret kardeşimizi, ona yakışacak bir güzellikte analım…

Bu vesileyle bir kere daha ruhu şâd olsun…

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Nefsi susturan hakikatler konuşuyor



İnsanın en büyük düşmanının nefsi olduğunu, dış düşmanın yapamayacağı kötülükleri dahi insana yaptırabildiğini, eğitilmediği takdirde insanın başına belâlar açacağını biliyoruz.

İnsan ömrü boyunca hep bu düşmanın hücumuna maruz kalır. Ondan iyilik, sevgi ve dostluk beklenmez.

Nefis her an insanın boşluğunu kollar, fırsatını bulduğunda kaldırıp hemen yere atar.

Nefse karşı her an uyanık olmaz; hile ve desiselerinin farkında olmazsak mağlubiyet kaçınılmaz olur. Nefis bir bineğe benzer, yuları elde tutulur, hayra yönlendirilirse ondan istifade etmek mümkün olur.

İnsan nefis ve şeytanla mücadeleyle yükselir, kıymet kazanır. Nefse meftun olup arzu ve isteklerine esir olursa alçalır ve kaybeder.

Büyüklerin en dikkat çekici özellikleri nefisle olan mücadelede başarılarıdır. Onlar nefsi hizaya getirmeyi, susturmayı çok iyi bilir, onu eğiterek nefs-i mutmainne noktasına kadar götürürler. Artık nefis onların elinde uysal bir at hâline gelir.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin nefisle yaptığı mücadelede elde ettiği zafer hayranlık uyandıracak derecededir. Nefsi susturmada büyük bir başarı elde etmiştir. Emirdağ Lâhikasına kaydettiği, “Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi” diye not tuttuğu, başının yanına astığı ve faydası olur diye talebelerine de gönderdiği beş fıkra gerçekten nefsi susturmada herkese yarayışlı hususlar. Bunlar üzerinde bir bir duralım.

Birinci fıkrada zevk alma hususu yer alıyor ve nefsini, “Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın, daha hakkın kalmadı” diye susturuyor.

Yüzde doksan insandan daha çok nasıl zevk almıştı Bediüzzaman Hazretleri?

İster dünyevî, ister uhrevî, ister maddî, ister mânevî olsun her şeyin olduğu gibi zevkin de bir kemâli, olgunluk noktası vardır. Ağzının tadı bozulmuş bir insanın bir elmadan aldığı zevk ve lezzetle, tad alma duygusu güçlü bir insanın zevk alması arasında dağlar kadar fark vardır. Sıradan bir insanın elmadan aldığı lezzet sadece elma lezzetiyle sınırlı iken onun şuurunda olan bir insan, elmanın Cenâb-ı Hakkın bir ikram ve hediyesi, bir kudret mu’cizesi olduğunu hissederek yediği için lezzeti bin kat daha artar. Sonra açlıkla tokluk meselesinin de farkı vardır zevk ve lezzet almada. Aç bir insana kuru bir ekmek de verilse baklava börekten lezzetli gelirken, tok insana en nefis yemekler de verilse tadını pek alamaz. Nimetten istifa eden büyükler sadece mide olarak değil, ruhen ve kalben de o nimete karşı açlık hissettikleri için nimetin zevk ve lezzetini tam alır, hakkıyla şükretmesini bilirler.

Ya mânevî zevkler? Neyin ne olduğunu; hakikat, sır ve inceliklerini çok iyi bilen bu büyükler için mânevî zevklerine sınır yoktur. Maddî zevklerle kıyas edilmez mânevî zevkleri. Her şeyi bastıracak derecede büyük ve üstündür.

Anlamaya çalıştığmız şu kısa izahlar, Üstadın, “Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın, daha hakkın kalmadı” sözünün ne kadar anlamlı olduğunu göstermiyor mu?

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

İman tazelemenin önemi



S. Bilen: “İman kalpten nasıl gider? İman tazelemenin önemi nedir?”

Allah’a kalpten intisap ve bağlılıktan ibarettir iman. Bizi Yaradan’ımıza bağlayan en güçlü bağdır. Küfür, inkâr veya şirk ise bu sağlam bağın kopması veya koparılmasıdır.

İman kalbin amelidir. Kalpte meydana gelir ve kalbi nuruyla aydınlatır. Küfür ise kalpte inancın ve tasdikin olmaması halidir.

Cenâb-ı Hakk’ın, zamanın ve mekânın çarkları içinde yuvarlanıp giden ehl-i imanı “imana” çağırması ne kadar mânidârdır:

“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.

“Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin ve vahim bir dalâlete sapmıştır.

“Doğrusu, iman edip de sonra inkâr edenleri, sonra iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârları artmış olanları Allah bağışlamaz. Allah onları Kendi yolu için hidayete de eriştirmez”1 buyuran Cenâb-ı Hak bizden imanda “sabır ve sebat” istemektedir.

Peygamber Efendimiz de (asm), “İmanınızı ‘lâ ilâhe illallah’ sözü ile tecdit ediniz ve yenileyiniz” buyuruyor.2

İmanımızı her zaman taze tutmamız gerektiği hususunda âmir bulunan yukarıdaki hadis-i şerifi tefsir eden Bedîüzzaman Hazretleri, hem şahsı, hem de çevresi her zaman değişen insanın, her zaman imanını yenilemeye de ihtiyaç duyduğunu kaydeder.

Saîd Nursî Hazretlerine göre, insanın her bir ferdinin mânen çok “fertleri” vardır.

Yani her bir insan, ömrünün seneleri adedince, hatta günleri adedince, hatta saatleri adedince birer farklı fert sayılmaktadır.

Çünkü insanın hayatı zamana tâbî olduğu için, o tek fert bir model hükmüne geçmekte ve her gün bir diğer fert şeklini giymektedir.

Üstelik insanın cismi böyle her zaman yenilendiği gibi, içinde yaşadığı âlem de her zaman değişmekte ve yenilenmektedir.

Her gün veya her saat bir âlem gitmekte, bir başkası gelmektedir. Yani insan her saat farklı bir âlemi ve farklı tecellîleri yaşamaktadır.

İnsanın bunun için bir saati bir saatine uymamaktadır. Az önce etrafına gülücükler dağıtan insan, bir de bakmışsınız sinir krizine girivermiştir.

Hiç ummadığınız kişilerin bir gün bir cinayet işlediğini duyarsınız. Önce inanmazsınız, çünkü adam belki tavuk bile kesmemiştir. Sizin bildiğiniz budur. Oysa maalesef haber doğru çıkar.

Çünkü insanın yaşadığı şahsî âlemi ve sosyal âlemi her vakit değişmekte, insanı yeni girdaplara sokmakta veya hayatına olumlu veya olumsuz yeni cilveler taşımaktadır.

Bu cilveler, girdaplar, girinti ve çıkıntılar, öfkeler, dargınlıklar, uçarılıklar, düşüncesizlikler ve fevrî hareketlerse insanı her zaman halden hale çevirmektedirler.

Keza insanda nefis, hevâ, vehim ve şeytan her zaman hükmetmekte ve çok vakit insanın imanını rencide etmek için gafletinden istifade etmektedirler.

Hâlbuki her zaman “lâ ilâhe illallah” kelimesiyle imanını taze tutan, Allah’a bağlılığını yenileyen, Yaradan’ı ile irtibatını tecdit eden kimseler, bütün bu farklı boyutlardaki olumsuz veya olumlu tavırlar ve haller karşısında daima akıllı hareket etme kabiliyetlerini korurlar.

Çünkü tazelenmek sûretiyle ulaşılan her yeni iman; her yeni âlemin, her yeni girdabın, her yeni krizin, her yeni olumsuzluğun ve her yeni tersliğin anahtarı hükmüne geçer, her yeni hayata yeni bir nûr getirir. Bu iman nuru her tersliğin ışığı ve her girdabın aydınlığı hüviyetinde tecellî eder.3

Demek, her saat imanını tecdid edenler ve Allah’a olan bağlılığını diliyle ve kalbiyle taze tutanlar, şeytanın bu görünmez girdaplarından ve fark edilmez şerlerinden kendilerini-–Allah’ın izni ve inayetiyle—korumuş olurlar.

Akıp giden zaman, ne kadar kötü olursa olsun; imanını tazeleme bilinci içinde yaşayanlar zamanın kötülüğünden ve şerlerinden–inşallah—zarar görmeyecekleri gibi, insanlara da iyi örnek teşkil edeceklerdir.

Dipnotlar:

1- Nisâ Sûresi, 4/136, 37

2- et-Terğib ve’t- Terhib, 2/415

3- Mektûbât, s. 319

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Her çöküş yeni bir başlangıçtır



ROMA YANARKEN

Tarihler Roma İmparatorlarından Neron’un, şehrin alevler içinde kavruluşunu sarayının balkonundan eğlence âlemleri eşliğinde keyifle izlediğini kaydeder. Bir lâkabı da “deli”dir zaten bu imparatorun…

Geçtiğimiz hafta gazetelerde Roma’nın meşhur yangınına gönderme yapan bir haber yer alıyordu.

Yakın bir zamana kadar dünyanın dört bir yanındaki sömürgeleri sayesinde “Üzerinde Güneş batmayan İmparatorluk” olarak anılan İngiltere ile ilgili bir haberdi bu. İngiltere’de mânevî bir yangın vardı ve İngiliz hükümeti bu yangını seyrediyordu.

AİLE KURUMU ÇÖKERKEN

İngiltere’nin “en deneyimli aile yargıcı” olarak tanınan Lord Coleridge, “Roma yanıyor, hükümet sorunla yüzleşmiyor bile… Bu kabul edilemez” diyordu. Yargıç, aile sisteminin “toptan çöküş” içinde bulunduğunu, bu durumun da gençleri suça, şiddete ve uyuşturucuya ittiğini belirtiyordu. Boşanmaların artması yüzünden parçalanmış ailelerde rekor bir artış olduğunu ve yetkililerin “kapsamlı bir eylem planı” gerçekleştirmesi gerektiğini anlatıyordu. (6 Nisan 2008 Yeni Asya)

Lüks hayat, konfor, sınır tanımak bilmeyen istekler, azgınlaşan hevesler, dozu gittikçe artan eğlenceli sefahet âlemleri, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan gelir dengesizliği, artan suç olayları…

Tarih bütün bu sebepler yüzünden parçalanan imparatorlukla dolu.

Günümüz gelişmiş Batı ülkeleri de içten içe mânevî bir çöküş yaşamakta.

KAPSAMLI EYLEM PLANLARI

Bunu gören bilge kişiler de Lord Coleridge gibi yaşadıkları toplumun mânevî refahı adına “kapsamlı eylem planları” arayışı içindeler.

Sözgelimi İsveç, geçtiğimiz aylarda bu çöküşü durdurmak adına zinayı kanunen yasakladı. Norveç de aynı hazırlıklar içinde…

Sözgelimi, yaklaşık on yıldır birçok gelişmiş ülkede zenginlerin yardımseverlik ve şefkat duygusunu geliştirmek, en verimli şekilde kullanabilmelerini sağlamak için okul eğitimi verilmekte. Hayırseverlik okullarına katılan zenginlerin sayısı gün geçtikçe artmakta. Hatta bu zenginler sekiz yaşındaki çocuklarını dahi hayırseverlik okullarına göndermekteler… Bu okulların müfredâtında zenginlerin yaşadıkları şehri kalkındırması, köleliği sona erdirmesi, ırkçılığı zihinlerden silmesi, AİDS’e çare bulmak gibi konular var… (6 Nisan 2008 Sabah, İşte İnsan ilâvesi)

Öyle görünüyor ki, eksiklerini ve hatalarını anlayan hakikatin peşinde olan Avrupa Medeniyeti semâvî kanunlarda karar kılacak. İslâmın evrensel düsturlarını Hıristiyan olarak kalsalar da kabullenecekler…

İslâm düşmanlığını yaygınlaştırmak hedefli tüm ifsad çalışmalarını bu açıdan değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

İslâmın kâinatı kucaklayan düsturlarını karalamak, fütuhatını engellemek kimin haddine?

Güneşi balçıkla sıvamak, mümkün mü?

Ensar kadınlarının verdiği söz

Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiğinde Ensar yani Medine kadınları da tıpkı erkekler gibi Peygamberimizle görüşür, sıkıntılarına, suâllerine çözüm isterlerdi. Hatta hanımların talebi üzerine onlara özel bir sohbet günü de tahsis etmişti. Kadınlarla ilgili birçok dinî meseleyi onların sorduğu sorular sayesinde öğreniyoruz.

Öyle ki, bu suâller bazen de mahrem konulara dair olur, ama onların utanma duyguları, dine dair hakikatleri öğrenmelerine mani olmazdı. Ahir zaman hanımları olarak, dinimize dair konuları öğrenmemiz konusunda Ensar kadınlarına çok şey borçluyuz.

(Neyse ki, Peygamber Efendimize (asm) gönderdiğimiz her salâvat hediyesiyle bir nebze de olsa onlara olan borcumuzu adeta teşekkür eder gibi ödemekteyiz. Onlar da “Âl ve Ashab” derken duâmıza dahiller.)

İşte bu sohbetler esnasında Peygamberimiz (asm), Medineli Sahabe kadınlardan bir söz aldı. Ensar kadınlarının Resûlullaha verdiği söz şuydu:

Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaklardı.

Ölüye feryat edercesine ağlamayacaklardı.

Hırsızlık ve zina yapmayacaklardı.

Çocuklarını öldürmeyeceklerdi.

Ensar kadınları da yaşadıkları müddetçe verdikleri bu söze riâyet edeceklerini belirttiler.

Ahir zaman kadınları olarak biz de Ensar hanımları gibi Resûlullaha söz verdik mi? Söz verdiysek sözümüze sadık mıyız? Ne dersiniz?

Ölmeden önce ölünüz!

“Ee anlat bakalım epeydir görüşemiyoruz. Hayat nasıl gidiyor dostum?”

“Ölünceye kadar hayattayım arkadaş!”

“Ben de ölmeden önce ölmeye çalışıyorum dostum!”

...

İşte birbirini uzun zamandır görmeyen iki arkadaşın sohbetinden bir kesit. Hayatın anlamını özetleyen iki farklı bakış açısı.

Hayatı değerlendiren iki farklı gözlük…

Siz hangisini tercih ediyorsunuz?

Sizce doğru olanı ne?

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Darbeleri Olgunlaştırma Enstitüsü



Türksolu gazetesi’ adlı sitede Ali Özsoy’un kalame almış olduğu III. Abdulhamit kitabı şöyle tanıtılıyor: “TÜRKSOLU Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ali Özsoy, bu kitabında Tayyip Erdoğan iktidarının bir bilançosunu çıkarıyor. 3. Meşrutiyet darbesinin sonucu olarak iktidara gelen AKP’nin icraatlarını inceleyen Ali Özsoy, Erdoğan’ın adeta yeni bir Abdülhamit haline dönüştüğü tespitine ulaşıyor. Ege’den Kıbrıs’a, güneyimizdeki kukla Kürt Devleti tehlikesinden Ermeni meselesine, Türkiye’nin temel dış politikalarında verilen tavizleri Osmanlı’nın parçalanma süreciyle karşılaştırıyor. Tayyip Erdoğan iktidarı da tıpkı Abdülhamit iktidarı gibi emperyalist güçlere tavizler verirken ülke içerisinde koyu bir istibdada yöneliyor ve Şeriatçı uygulamalara girişiyor. Türkiye’nin Batılılaştırılması aynı zamanda bir mollalaştırılma sürecine dönüşüyor. Aynı zamanda, III. Abdülhamitçiliğe karşı diriltilmeye çalışılan bir başka uğursuz gelenek İttihatçılığa karşı da, gerçek kurtuluş yolu olarak Atatürkçülük ve Kuvayı Milliye öneriliyor...”

Buradan iz sürmeye devam edecek olursak, dünkü tarih, yani 12 Nisan (13 Nisan’ın arefesi olarak) çok önemliydi ve önemine binaen de yeni İttihatçılar veya ulusalcılar hiç boş durmadılar ve günün anısına Ankara’da Ulusal Egemenlik Gösterisi tertip ettiler. Avni Özgürel onların komitacılık yönlerine şapka çıkarmakla birlikte yaman bir mitingçi olduklarını da hatırlatır. Demek ki bu noktada da soyaçekimle siyasi atalarına benzemişler. Bu tarihi münasebeti, Ankara’da Ulusal Egemenlik Gösterisiyle tes’id etmişler.

Günümüzde İttihatçıların yerini alan ve onların misillemecileri veya rövanşiştleri olan Ulusalcılar bugünün mânâ ve ehemmiyetini böylece kendilerine göre değerlendirmiş ve kutlamış oldular. Bu tarihi hadiseyi ‘Gericiliğe ilk darbe’ olarak değerlendiren Alev Çoşkun sözlerini şöyle açıyor: “Tarihte ‘31 Mart Olayı’ olarak geçen irticai hareket, miladi takvimde 13 Nisan 1909 tarihine denk gelmektedir. Ordunun bu hareketi bastırması irticai harekete karşı ilk darbedir...” 28 Şubat sürecinde Kıvrıkoğlu, ‘28 Şubat bin yıl sürecek’ demesine benzer bir şekilde ulasalcı rövanşistler de Hareket Ordusunun İkinci Abdulhamid Han’a karşı kalkışmasını tarihte dönüm noktası olarak değerlendirerek adeta bunu sonsuza dek yaşatmaya çabalıyorlar. Ve her çığlığını aleyhlerinde zannetmeleri misalindeki gibi her siyasetçiyi de Sultan Hamid diye yaftalıyorlar. Belki yüz yıl sonraki kalkışmaları da son darbeleri olacaktır.

***

Antalya’daki öğrenci olayları da bu geleneğin bir devamıydı. Zira, 31 Mart vakasında her ne kadar Avcı Taburları varsa da medrese talebelerini de gözardı etmemek lazım. Hamid yanlısı medrese talebelerinin yerini Cumhuriyet döneminde bilahare üniversitelerde yeni düzenin taraftarları almıştır. Kifayet miktarı rejim veya düzen yanlısı talebe bulunamıyorsa bilvekale kışkırtma ve kamplaşmalardan medet umuluyordu. Bunun için de her eğilimin tarlası önceden sürülüyordu. 27 Mayıs sürecine giden süreçte de öğrenciler tahrik edilmiştir. Aslında baş tahrikçiler de Hasan Celal Güzel veya Ergün Göze gibilerin kapsamlı analizleri doğrultusundaki gibi ‘kara cübbe’liler olmuştur. 12 Eylül öncesinde de benzeri kamplaşmalar yaşanmıştır. Bu bağlamda, Kanal 7’de yapılan İskele Sancak programında (11/4/2008) Antalya olayları tartışıldı. Aslında, bütün konuşmacılar birbirini tamamladı. Hemen hemen bütün katılımcılar olayların toplum mühendisliğinin bir parçası olduğunu ve bu mühendisliğin icraatını kutuplaşma ve kamplaşmalar üzerinden gerçekleştirdiğini söylediler.

Bu bağlamda, Muhsin Yazıcıoğlu, Bedreddin Demirel’in bir sözünü hatırlattı: “Aslında biz darbeyi 1979 yılında yapacaktık ama olgunlaşmasını bekledik...” İnsanlar terörize edilerek darbenin zemini, meşruiyet gerekçesi ve altyapısı hazırlanmış ve ondan sonra 5 bin kişinin kanının üzerinden birileri kurtarıcı olarak sahneye çıkmıştı. Sahneye çıkanlar ile sahnenin gerisindekiler aslında aynı kişilerdi. Sahnedekilerin yaşanması için sahne gerisinin yaşanması gerekiyordu. 12 Eylül döneminde Mehmet Ali Ağca’nın yakalanması sırasında birlikte kaldıkları ve aynı ortamı veya hücreyi paylaştıkları Türkeş, Oral Çalışlar’a şöyle bir itirafta bulunacaktır: “Bizim bilgimizin ve etkimizin dışında birileri bizim (ocaklardaki) çocuklara el atıyor ve kullanıyor...”

Aslında bütün söylenenler aynı kapıya çıkıyor. Muhsin Yazıcıoğlu kullanmayı biraz kibarlaştırarak istismar olarak değerlendirdi ama herkes ister kullanma veya ister istismar olsun belirli kanat veya hareketlerin Olgaçay’ın deyimiyle ‘badbükat’ sistemi veya aynı merkez tarafından kullanıldığını ortaya koyuyor.

***

İttihatçılar medrese ve ehline karşı olduklarından dolayı bugün İsrail’deki kimi laik kesimler gibi medrese talebelerinin de mecburi askeri hizmete alınmasını istiyorlardı. Medrese talebeleri de bundan rencide olmuşlardı ve arada sürtüşmeler yaşanmıştı. Hareket Ordusu İstanbul’a gelişinde Fatih ve Süleymaniye Medreselerini de basarak bazı talebeleri öldürdüğü rivayet edilir. Şimdiki gerilim ve kutuplaşmada medrese talebeleri ortadan kalkmışsa da onun yerini başörtüsü almıştır. Velhasıl rövanş fasıllarıyla birlikte millet olarak bugünden ziyade tarihi bir kurgu içinde yaşıyoruz.

Not:

Önceki yazımda Rıza Tevfik Bölükbaşı yanlışlıkla NeyzenTevfik olarak yer almıştır. Düzeltir. Özür dileriz.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Türkiye gerçekleri’nden habersiz olan kim?



Seyahatinin ilk gününden itibaren, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun sarsıcı açıklamalarına şahit olduk. Barroso’nun konuşmaları millet ekseriyetinin tasvibini kazanırken, yasakçıların tepkisini çekti. Doğrusu millet, yasakçıların gösterdiği bu ‘tepki’yi de garip karşılamadı... Çünkü ‘o kafa’, oldum olası ‘iyi’liklerden rahatsız olmuştur ve olmaya da devam ediyor.

Barroso’nın; hak, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlükler, başörtüsü ve laiklik konularında yaptığı açıklamalara tepki gösterenlerin ileri sürdükleri bir iddiâ var. Bu iddiaya göre Barroso, ‘Türkiye gerçeklerini bilmiyor’muş. (Milliyet, 12 Nisan 2008)

Doğru, ortada ‘Türkiye gerçeklerini bilmeyen’ birileri var, ama bu Barroso mu yoksa bu iddiayı dile getirenler mi? İlâve olarak, birileri sadece ‘Türkiye gerçekleri’ni değil, ‘dünya gerçekleri’ni de bilmiyor! Hâlâ, suları tersine akıtmaktan daha imkânsız olan bir konuda, başörtüsü yasağını savunma noktasında ısrar ediyorlar.

Oysa, Türkiye ve dünya gerçekleri tam tersini gösteriyor ve söylüyor: Başörtüsü tercihi en temel insan hakkıdır. İsteyen takar, istemeyen takmaz. Hele hele sırf başları örtülü diye hiç kimse çocuklarımızı okul kapılarından geri çeviremez.

Çevirirse ne olur? Türkiye ve dünya gerçeklerine ters düşer, yalnız kalır ve hür dünyadan destek bulamaz. Hür dünya nezdinde bu konu o kadar açıktır ki, aksini iddia edenlere cevap vermeye dahi tenezzül edilmez. Barroso’nun dile getirdiği konular, hem Türkiye hem de dünya gerçeklerine uyan bakış açısıdır. Bu tesbitlere karşı çıkanların, aynı zamanda niçin Türkiye’nin AB yolunda ilerlemesine karşı çıktığı da anlaşılıyor. Şükür ki, yasakçıların güvendikleri dağlara kar yağıyor ve yağmaya devam edecek.

Bugün bu tesbitleri dile getiren Barroso ya da diğer AB yöneticileri, ummayız ama yarın tersini ifade etseler ne olur? Bu defa onlar Türkiye ve dünya gerçeklerine ters düşmüş olurlar. Çünkü hakikat ortada. Bu bakımdan doğruyu kim ifade ederse ona destek olmak, kim de yanlışı savunursa ona itiraz etmek gerekiyor.

Türkiye ve dünya gerçeklerine uymayan, ayna zamanda kanunsuz olan başörtüsü yasağını savunanlar öyle iddialar ortaya atıyorlar ki, elimizden onlara acımaktan başka bir şey gelmiyor. Bayatlayan ve bugüne kadar ispat edilemeyen iddialardan biri de şu: “Genç kızlar, burs bulabilmek ve iyi okullarda okuyabilme karşılığında örtünüyorlar.” (Meral Tamer, 12 Nisan 2008)

Tabiî ki bu temelsiz iddiâ ilk defa dile getirilmiyor. Geçmişte de çok ‘ünlü’ gazeteciler bu iddiâları ileri sürdüler. Ama hepsi, Türkiye ve dünya gerçekleri karşısında eriyip yok oldular.

Yasağı savunmak isteyenlere tavsiyemiz: Lütfen kendinizin de inandığı iddiaları ortaya atın! Madem başörtüsünü tercih eden öğrenciler ‘para’ karşılığı örtünüyorlar, o zaman siz de daha fazla ‘para’ vererek onları açılmaya çağırın! Deneyin bakalım, ne cevap alacaksınız? Yoksa ‘kirli’ paralarınızdan bu işlere ayıracak bir ‘fon’unuz yok mu?

Ekonomik krizlerle boğuştuğumuz günümüzde böyle gülünç iddiâlar duymak, ‘komedya’ etkisi yapıyor olabilir. Milletimizi tebessüm ettirdiğiniz için size de teşekkürler!

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Anketteki “sır”



Bugünkü yazımızı da, gündemin dışındaki konulara ayırmak istiyorum.

Avrasya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi (AKAM) tarafından 25 ilde 03 – 07 Nisan 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen Türkiye Siyasî Gündem Araştırması’nda 14 soru ve çıkan sonuçları vardı.

Ancak bir soru var ki, ‘bu soru ankete nasıl girmiş’ diye merak ediliyor doğrusu.

Fazla uzatmadan anketteki soruyu ve çıkan sonucu aktaralım. Soru şu: Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasını ister misiniz? Çıkan sonuçlarda şöyle: “Evet isterim” diyenler yüzde 75, “hayır istemem” diyenler ise yüzde 20, yüzde 5’lik bir kesim ise fikrini beyan etmemiş…

***

BRAVO MİLLİYET'E!

Milliyet gazetesi büyük bir gazetecilik örneği göstererek, bütün gazeteleri atlattı! Tebrik ediyoruz!

“Özel Haber” logosuyla verilen haber şu: İstanbul’da Başakşehir 4. etaptaki Çınar Kolejinde lise bölümünde okuyan öğrencilerin resimlerini yayınladı gazete. Habere göre, öğrenciler okul bahçesinde başörtülü dolaşıyorlarmış! En önemlisi de öğretmenleri dahi uyarmıyorlarmış!

Bu tür haberler neden manşetlere çıkarılır? Burada amaç nedir? Bu sorulara cevap verilmelidir…

* * *

DEDİ, DEMEDİM...

CHP Parti Meclisi toplantısında ilginç bir tartışma basına yansıdı. Baykal’ın alerjik rahatsızlığı sebebiyle katılamadığı toplantıda gündem dışı konuşan İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, “Özetle şunu söylemek istiyorum ki, bu iddianame çok zayıftır. Bu iddianame ile bu parti kapatılamaz” demiş. Konuşma sırasında şaşkınlığa uğrayan Başkanvekili Cevdet Selvi ve Genel Sekreter Önder Sav, dâvâ sürecinde hukukî değerlendirme yapılamayacağı` gerekçesiyle tepki gösterirken, Elekdağ’ın konuşmasını tutanaklardan çıkarmışlar.

Basına kapalı bölümde olmasına rağmen bu konuşmalar “sızınca” Elekdağ şaşkınlığını gizleyemedi. “İddianame yetersiz demedim” diye de konuşmaları kısmen de olsa yalanladı. Konuşmalar tutanaktan silindiği için ispatlanması zor. Ancak, ateş olmayan yerden de duman çıkmazmış!

* * *

IMF İZİN VERİRSE

Devlet memuru maaşlarına yüzde 4 enflasyon hedefini esas alıp yılın ilk yarısı için yüzde 2 zam yapan hükümetin, Ocak-Mart dönemi enflasyonunun yüzde 3’ü geçmesi dolayısıyla memurlar “enflasyon farkı verilmesi”ni bekliyorlar. Ancak bir sorun var. Hükümet IMF’ye sorup zam verip vermeye karar verecekmiş.

IMF tamam derse memur zam alacak, vermezse avucunu ovuşturacak.

* * *

BİR MEKTUP

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan bir mektup aldım. Mektup; TOBB, TİSK, TESK, Kamu-Sen, TZOB, Hak-İş ve Türk-İş başkanlarının “Türkiye için sağduyu” başlıklı açıklamalar ile ilgili yazdıklarımızla ilgiliydi. Yazımızda gerginliği azaltmak yönündeki bu “sağduyu” girişimi önemsediğimizi belirtmiştik. Ancak bu açıklamadan sonra mesele “uzlaşı için herkes bir adım geri gitsin” şeklinde kamuoyuna yansıtılınca kimse bu çağrıyı üzerine almamıştı.

Hisarcıklıoğlu mektubunda bu konuya temas etmemiş, ancak girişimdeki maksatlarını şöyle anlatmış: “Dünyanın büyük bir ekonomik kriz içine sürüklendiği bu günlerde, ülkemizin ve milletimizin en az zararla bu kıskaçtan çıkması ve ekonomik gelişmenin artması ve zenginleşmenin yayılması hedefine odaklanmamız gerekirken, maalesef kendi içimizde bir gerginlik ortamına doğru gittik. Beraber ortak akıl üretip, nasıl tedbir alabiliriz düşüncesiyle kamuoyuna ‘sağduyu çağrısı’ şeklinde mal olan açıklamamızı gerçekleştirdik. Ortak akıldan maksadımız, hiç şüphesiz herkesin ortak bir fikirde buluşması değil. Diyalog mekanizmasının gittikçe işlemez hale geldiği ve siyasî tartışma zemininin daraldığı bir ortamda tarafların ve tabiî ki buna en çok ihtiyaç duyan vatandaşlarımızın nefes alacağı bir ortamın ortak akılla tesis edilmesi arzusundayız. Bu sebeple Türkiye için sağduyu dedik, herkesi sağduyuya davet ettik…”

Çağrı geçerliliğini hâlâ devam ettiriyor. Biz de herkese sağduyu tavsiye ediyoruz.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Film başa sardırılıyor



Akdeniz Üniversitesindeki olaylar, Türkiye’de gençliğin ve eğitimin düştüğü bâdireyi bir defa daha deşifre etti. Gerçek şu ki mânevî değerlerden mahrum bırakılan gençler, en ufak bir kıvılcımla patlayan bir bomba gibi toplumu dinamitliyor.

Kampüs kavgaları, tribün terörü, kapkaç olayları ve anarşi, şehirlerde, mahallelerde, sokaklarda gençlerin karşı karşıya kaldıkları tuzakların âdeta turnusol kağıdı. Bunalım, bazen bir genç kızın öğretim üyesi annesini hunharca katliyle, bazen dehşet dolu cinâyetlerle, bazen de üniversitelerde “ideolojik” maske takılan olaylarla açığa çıkıyor…

Mânevî çöküşün tehlike zilleri çalıyor. Ahlâk ve mâneviyat buhranı, en çok fay hattı üzerindeki gençleri çocukları ve sarsıyor; toplumun mânevî kırılma çatlakları, üniversite koridorlarından sokaklara taşıyor…

Medya, sinema, güzel sanatlar, eğlence sektörü ve benzerî eğitim ve kültür araçlarıyla ahlâkı dejenere eden mihrakların, bilhassa Müslüman toplumları inanç ve ahlâkî çöküntüye uğratmak için yoğun bozguncu propaganda içindeler…

Hedef, inanç ve ahlâkta zâfiyet türetmek, milletleri ümitsizliğe sevketmek, çocuklarda ve gençlerde süflî cinsî arzuları uyandırıp sefâhetin zebûnu haline getirtip ulvî insanî duygularını dumura uğratmak, milleti mânen tahrip etmek…

Dahası bu araçlarla, yetişkinlerde başıboş hevesleri telkin etmek; böylece Müslüman kalplerde bu İslâmın vahyettiği imân yerine şüphecilği filizlendirmek, şehavânî duygularla tahrik edilen kafaları maddeci şüphecilik ve iman zaafıyla yabancı kültür ve kötü alışkanlıklara duçâr etmek…

Bundandır ki çoğu ithal mâlı ahlâk bozucu müstehcen filmler ve diziler, “popüler kültür” perdesinde mânevî ve ahlâkî değerleri dışlayıp ahlak dışılığa özendirici yayınlar, “çağdaşlık” ve “modernite” paravanında, insanlığı felâkete sürüklüyor..

“Vahşi Batı”nın “küfür ve küfranı dağıtan bedbaht ruh” nitelemesini hakkeden, “sağ eliyle sakîm (hastalıklı) ve dalâletli bir felsefe ve sol eliyle sefih ve muzır bir medeniyet”le insanlığı yoldan çıkaran “pis hediyeleri”, insanlığı vahşetin içine itiyor. “Beşerin nefs-i emmâresi” hitabına lâyık menfaat şebekeleri ve ifsad komitelerinin “toplumu içten çökertme” tsunamisi ilk önce çocukları ve gençleri vuruyor.

Şiddet sarmalı cenderesinde çocukların ve gençlerin “sanal kumarhaneler”e alıştırılmaları, internet yoluyla yapılan dejenerasyon, şans ve talih oyunları önündeki “umut kuyrukları”, bunalımı daha da azdırıyor. Sigara ile başlayıp kötü madde bağımlılığın, uyuşturucu ve uçucu kullanımının tehlikeli boyutlara ulaşması, “imdat!” işaretleri veriyor…

İşin bir başka yönü, son “üniversite olayı”nda olduğu gibi, her türlü fitnenin türediği bu bataklık, silâhlı provokatörleri ortaya çıkartıyor. Ecnebilerin yazdığı senaryoları sahnelemek hesabına provokatörlerin sahneye sürüklenmesi, salt gençliğin ve toplumun tahribini değil, bu tahriple başka başka oyunları da sözkonusu ediyor…

Çatışmanın fitilini ister “karşıt görüşlü grupların tahammülsüzlüğü”, ister “kız meselesi” ateşlesin, sonuçta öğrencilerin her an kanlı bıçaklı silâhlı teröre teşne hale getirilmesi, çok değil Türkiye’nin yakın tarihini hatırlatıyor… Demokrasiye takoz konulup ara verildiği her darbe ve ara verilen her ara rejim öncesinde olduğu gibi, mevzii bir kavganın ötesinde, küresel çıkarların işbirlikçi taşeronluğunun üstelendiğini ortaya koyuyor.

* * *

Başörtüsü gibi en temel inanç ve insanlık hakkının eğitim hakkını engellemede istismar edildiği, millet irâdesini temsil eden siyasî iktidarın vâhim bir demokratik irâde zaafı içinde yalpaladığı, iktidar partisine “kapatma davası”nın açıldığı kritik süreçte sahnelenen provokatif eylemlerin amacı bu.

Küresel kriz dalgasının ekonomiyi vuracağı bizzat ekonomiden sorumlu bakanlar tarafından haber verildiği, çeşitli spekülasyonlarla Türkiye’nin Avrupa Birliği müzâkere sürecinin tıkandığı bir vasatta, üniversite olaylarının ardındaki maksat, öncekilerle aynı.

Ankara’nın “savaş ortağı” edilip “cephe ülke” olarak Irak’ın yanısıra İran saldırısına destek tuzağına çekilmek istendiği, Mehmetçiğin Afganistan’da işgalci conilere “kalkan” edilmeye zorlandığı ortamda, “başörtüsü çatışması oyunu”na gelmeyen üniversitelerin kargaşaya itilmesi, “sağ-sol çatışması”, “laik-anti laik ayrışması”, “Alevî-Sünnî ayrışması” ve “Türk –Kürt kavgası” benzerî kamplaşma ve kutuplaşma oyununun âdeta tekrarı oluyor.

Türkiye’nin fevkalâde kırılgan sürecinde sahnelenen provokasyonlar, 1960 darbesi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül ihtilâli ve 28 Şubat “postmodern darbesi”nin “bahaneleri”ne çok benziyor.

Kısacası Türkiye, küresel güç ve sermayenin arenası, hegemonya ve çıkarlarının aracı haline getirilmek isteniyor. Her defasında oynanan oyunun figüranları değiştirilerek, film başa sardırılıp yeniden oynanıyor…

Aman dikkat!

13.04.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Benmerkezcilik



Ümitsizlik, üstünlük duygusu ve acelecilikten sonra, hizmet ehlini tökezletip tenbellik zindanına sürükleyecek sebeplerden dördüncüsünü Üstad “fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî” olarak ifade ediyor. Yani, benmerkezci bir tavırla şahsını merkeze alan bir dünyaya hapsolmak ve kendi fikrinde ısrar etmek.

Haddizatında bu psikolojiyi, insanın kendisini başkalarından farklı ve üstün görme hissinin farklı bir tezahürü olarak görmek de mümkün.

Ama onun ötesine uzanan boyutları da var.

Başka fikirleri küçümserken kendi fikrinin isabetinde ısrarcı olan tavırda, üstünlük duygusunun etkisi aşikâr. Ancak burada, özellikle altı çizilmesi gereken başka bir ruh hali söz konusu.

Yani, dünyanın merkezi olarak kendisini gören, “ene”si kabarmış, ayrıca başkalarını beğenmediği için kendisini herkesten tecrit etmiş, antisosyal, merdümgiriz bir karakter öne çıkıyor.

Herkese dudak büküp burun kıvıran ve kulp takan, kimseyi beğenmeyen, kendisi dışındaki herkesi ve herşeyi eleştiren, başkalarına ve fikirlerine zerre kadar değer vermeyen bir karakter.

Bu yapıdaki bir insanın, bilhassa samimî kardeşlik esasına dayalı, hizmetlerin paylaşarak ve müştereken yürütüldüğü bir şahs-ı manevî ile uyum içerisinde olamayacağı son derece aşikâr.

Böylesi mizaçların, hiçbir toplu hizmet ortamına olumlu bir katkıları olmayacağı için, kendi kendilerini tecrit ederek, fildişi kulelerinin dibine kurdukları uzlethanelerindeki tenbellik zindanlarında ömür tüketmeleri kaçınılmazdır.

Bu psikoloji, mutlaka tedavisi gereken ciddî bir ruh ârızasıdır. Çaresi de, şahs-ı manevîye vücut veren mânâ ve prensiplerin tatbikindedir.

Kişi fıtrat olarak çekingen, merdümgiriz, antisosyal olabilir. Ama ulvî bir ideal etrafında teşekkül eden şahs-ı manevînin bir uzvu olmanın getirdiği kazanımlar, onu bu sıkıntıdan kurtarır.

Ve bir bakarsınız, en sıradan ve silik gibi görünen insanlar, o şahs-ı manevînin terbiyesiyle muazzam inkişaflar kaydeder ve sosyalleşirler.

Bu sosyalleşme de hizmete dinamizm getirir.

Yeter ki, kabarmış “ene”lerinin cenderesine sıkışarak, kendilerinden başka kimseyi beğenmeme ve kendi fikirlerinden başkasına itibar etmeme gibi vahim bir hastalığa yakalanmasınlar.

Üstad, şevke binmiş himmeti tökezletme riski büyük olan bu probleme karşı, insanın Cenab-ı Hak tarafından fıtrat olarak medenî, sosyal bir tabiat ve karaktere sahip kılındığını vurguluyor.

Ve bu tabiatın iki neticesine dikkat çekiyor:

* Başkalarının hukukunu muhafaza edecek ve

* Kendi hukukunu onların içinde arayacak.

Medenî fıtrattaki insanın Robinson Cruseau gibi kendi adacığında tecrit olmuş yalnız bir hayat sürmesi söz konusu olamaz. O, hayatını diğer insanlar ve canlılarla paylaşmak durumunda. Bu paylaşıma dayalı ortak hayatın huzur ve ahengi için ise, karşılıklı olarak hakların saygı görüp gözetilmesi, korunup kollanması lâzım.

Bu gerçek, “Zaman cemaat zamanıdır” hakikatinin hükümran olduğu bir çağda, manevî hizmetler için, kendisine has nüans ve incelikleriyle birlikte çok daha fazla geçerli. İlâhî bir istihdam neticesi olarak beraber hizmet ettiğimiz insanlarla hukukumuz, yukarıdaki çerçeveyi kapsayan—ve de aşan—boyutlarıyla bizleri çok farklı duyarlılık ve mes’uliyetlere mutatap kılıyor.

Bütün bu mes’uliyetlerin arkaplanındaki temel prensip ise, Üstadın naklettiği “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır” hadisi.

Üstad ehl-i hizmetin önündeki “fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî” engelinin, “yüksek himmet, gayret ve hamiyete sahip bir mücahit” olarak nitelediği bu prensiple aşılabileceğini belirtiyor.

O halde, tenbellik zindanına düşmemek veya düştüysek çıkabilmek için sarılmamız gereken düsturlardan biri bu: En hayırlı insan olabilmek için insanlara en faydalı hizmetlerde bulunmak.

Önce kendi imanını kurtarmak, sonra başkalarının imanına kuvvet verecek tarzda çalışmak.

13.04.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri