Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Mayıs 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Şükrü BULUT

Medreselerin kurtuluş formülü Risâle-i Nur’da



Medrese denildiğinde Camiülezher´in aklımıza gelmemesi zordur. Başta Afrika kıt'ası olmak üzere İslâm âlemini yüzyıllarca nurlandıran Ezher medresesinin özelliği, bayrağını hâlâ yükseklerde dalgalandırmasıdır. Bunda Osmanlının ilmî hürriyeti büyük rol oynamıştır. Müslüman halkların arasında “kudsiyete” varan bu büyük tesiri Ezher, elbette esas aldığı Kur'ân'a ve onun ilk tefsiri olan sünnete borçluydu. İslâm âlemine musallat emperyalizm ve daha sonra deccaliyetin yakın zamana kadar “Ezher”i birçok Kuzey Afrika medresesi gibi misyonsuzlaştıramamalarının arkasında, yine İslâm âleminin belirgin maddî-manevî desteği vardı. Kemalizm, Osmanlının devamı Türkiye´de medreseleri resmen kapatınca, binlerce Türkiyeli genç, ilim tahsili için Ezher´e koşmuşlardı. Yani Ezher yine Osmanlıydı.

İnkâr-ı Uluhiyet fikrini esas alan Batılı cereyanlar, elbette İslâm âlemindeki icraatlarını içimizdeki ajanlarıyla yapacaklardı. Tek parti döneminde Türkiye´de yaptıkları gibi… Kuzey Afrika’daki (Mağrib, Cezayir ve Tunus) meşhur medreseleri fonksiyonsuz hale getirmeleri gibi; Mısır, Şam, Bağdat, Hint ve Pakistan medreselerinde de uzun ve derin çalışmaların çoktandır yapıldığını duyuyoruz. Hatta Mübarek’e yapılan baskı ile Camiülezher´in müfredatında “modernize” adı altında bazı değişikliklerin yapıldığını medyadan takip ettik. Mahiyetini tam öğrenemediğimiz bu değişikliklerin ne olduğunu tam öğrenemeden, meşhur İslâm düşmanı Sarkozy’nin Şeyh Tantavi’yi iğfal ile giriştikleri çalışmada, medrese karşıtlarının plânlarının genişliğini ve derinliğini gösterdi.

Maalesef Türkiye´deki Kemalizm bu ilhad hereketinin mütemadiyen bayraktarlığını yaptı. Müslüman Türkiye´ye karşı işlenen 12 Eylül cinayetini müteakiben “Ezher mezunlarının” diplomalarının iptali, çeşitli hizmet kademelerindeki Ezherli memurların ihracı, cinayetin kimlerce ve hangi maksatlara yönelik yapıldığını elbette ortaya koyuyor. Hadise Ezher´le sınırlı değildi. Sözde Arap âlemindeki eğitim müfredatından “Yahudî düşmanlığını teşvik ettiği” iddia edilen kısımlar çıkarılıyordu. Fakat alâkası yoktu. İcraatı yapan inkâr-ı ulûhiyet taraftarları; Müslüman gençlerin itikadlarını, salâhat ve İslâmî taraftarlıklarını bozacak ve ortadan kaldıracak çalışmaların peşindeydiler. Önce itikadları sarsacaklardı ve sonra da “İslâmî amel” ile istihza edilecekti. Batı felsefesine karşı, Kur´ân’dan kuvvetlice inşaa edilmiş bir itikadın Arap âleminde varlığı da zaten tartışılıyordu. Geleneksel eğitimin tazyikiyle İslâmî ilimlerin daha ziyade “amelî” tarafı veriliyordu klâsik medreselerimizde…

BOP'un; İslâm âlemindeki imanı, ahlâkı ve nizamı tahrip anlamına da geldiğini bilmeyenler, demokrasi ve hürriyetle kendilerini teselli ededursunlar. Yüzbinlerce insanın kanı üzerine kurulacak demokrasiden hayır gelmeyeceği Ortadoğu örneğinde görülüyor. Müslüman kadının iffetine düşman zındıkanın BOP çerçevesinde, “kadın hak ve hürriyetleri” görevinin Mekke zirvesinde Türkiye’deki muhafazakârlara verilmesi manidar olmuştur. Vatanı kadar iffeti ve iffetini simgeleyen çarşafı uğruna savaşan bir milletin tesettürlü kadınlarını her türlü “kamusal hukuktan” mahrum eden Türkiye, İslâm âlemindeki kadınlara hürriyet getirecekti… Allah bazılarını ancak bu şekilde maskaralaştırır.

İşte bu BOP, başta Arap dünyası olmak üzere pis elini ta Java'ya kadar harîm-i İslâma uzatmış, İslâmiyeti az çok öğretmeye çalışan medreselerin içini boşaltmaya çalışıyor. Bahanelere destek figüranlar ve figüranlığa teşneler İslâm âleminde o kadar mebzul ki… Cehalet ve zaruretin pençesine düşürülmüş bir coğrafyada bundan bol ne olabilir ki… Zındıkanın son hedeflerinden birisi de Pakistan ve Hindistan´daki İslâmî teşekküller veya medreseler olduğu Londra'dan biliniyordu… Londra'daki bombalama senaryosunu yazanlar, adres olarak aylar önce Pakistan'ı vermişlerdi. Hint kökenli Müslümanların vatanlarıyla rabıtalarını koparmak, aralarına nifak atmak ve bu vesileyle vazifeleri olan Müşerref´le belli makus hedeflere yürümekti…

Müşerref'te Kemalizm mantalitesi de vardır. Belki de 28 Şubat'ı gerçekleştiren paşalarımızın sınıf arkadaşı… Hani 17 Ağustos depremiyle günahları örtüşen bazı emekli paşalarımızla. Zira Müslümanları fişleyen, dinî tedrisata darbe vuran ve tesettürü yasaklayan paşalarımızla kafa yapıları benzeşiyor. Gerçi Pakistan'da depreme “İlâhî ikaz” demek suç değil… Ama Müşerref´in Pakistan halkına rağmen BOP’cularla işbirliğinin acı faturasını bütün Pakistan çekti ve çekiyor.

BOP’un mengenesine yakalanan medresenin de elbette hata ve günahı vardır. Tecditten bîhaberce fen ilimlerine kapılarını bir asıra yakındır kapatması, bugünkü zilletimize sebep olarak gösterilebilir. Yani, medresenin kendini yenilemesi ve ıslâhı lâzımdı… Niçin yapmadı?

Medresenin kendisini ıslâh etmesinin lüzumu belki de yedi asırdan fazladır İslâm âleminde konuşuluyor. Tarihî kayıtları, padişah fermanlarını ve o zamanki divan müzakerelerini dikkatlice okuyanlar, elbette hak vereceklerdir.

Avrupa aydınlanmasıyla Osmanlı mülküne saray kapısından giren “mektebin” gördüğü hususî alâka ve iltifata karşı; üvey evlât durumuna düşürülen medresinin hal-i pür melâli son ikiyüz yılda maddî-manevî çatışmaları da beraberinde getirmiş. Mekteplerin felsefeden doğan fenlerle şarka hucûmu medreseyi müdafaa edenleri zor durumda bırakmış. Bu tartışma ve sürtüşmenin Bediüzzaman Hazretlerinin “Medresetü’z Zehra” projesine kadar devam ettiğini görüyoruz. Bize göre medrese ve mektep çatışmasını ortadan kaldıran Bediüzzaman’ın meşhur projesinden sonra, bu hususta temelleri ilgilendiren ciddî bir tartışma ile karşılaşmıyoruz. Bazı Kemalistlerin “Avrupa dinsizleri” adına medreseye atmak istedikleri çamur, onun mazideki temiz hatıralarına çarparak tekrar kara yüzlerine sıçrıyor. Fakat ne hazindir ki; Osmanlı Devletinin vefatıyla birlikte “medrese” resmî müessese olarak bizde vefat etmiş. Devletin ulaşamadığı ve Selaniklilerin de bir türlü uzlaşamadığı şarktaki medrese bir nebze daha hayatını ahali arasında devam ettirmişse de, o da umumî mânâyı takip ediyor.

Bediüzzaman Hz.leri ferasetiyle gördüğü bu dehşetli felâkete karşı, “hayatımın en büyük ideali ve hayali” dediği müşahhas Medresetü´z Zehra’ya muvaffak olamamış, ama, aynı mânâyı Anadolu olmak üzere dünyanın bir çok köşesine yayılan “Medrese-i Nuriye”lerle tahakkukunu görerek dar’ül bekaya kemal-i huzurla yürümüştür. Said Nursî Hazretlerinin medrese ile mektebi barıştırma projesinin üstünden yüz yıla yakın bir zaman geçince, “Nur medreselerinin” rolü tekrar konuşulmaya başlanıyor. Dünyanın pek çok lisanına ve bilhassa Arapça-İngilizce ile İslâm dünyasında yayılmaya başlayan Risâle-i Nurlar, mahallî medreselerin BOP’un mengenesinden kurtulmalarının usullerini neşretmeye başlıyor. Bediüzzaman Hz.lerinin hem mektuplarında, hem de evradında ehemmiyetini vurguladığı “İslâm âlemindeki Risâle-i Nur’un neşri” bugünlerde bir başka önem kazanıyor. Batı felsefesinin düzenbazlıklarıyla medreselere musallat olan BOP’çular, karşısında Risâle-i Nur'dan ders alan İslâm ulemasını görünce şaşkına dönüyorlar. Risâle-i Nur, yüzyıllık tecrübesiyle felsefenin plân ve desiselerini tar ü mar ederken, nazarı tekrar Kur’ân ve Sünnete çeviriyor. Âlem-i İslâmı ve bilhassa Arap âlemini hâmisiz zanneden neo-conların “medreselerin dönüşümü” projelerinin akim kaldığını pek yakında daha net göreceğiz, inşallah.

Medresenin malı olan Risâle-i Nur bir taraftan meşhur dünya medreselerini müdafaa ederken, diğer taraftan harim-i İslâmdaki münafıklarla dehşetli mücadeleleri yaşıyor. Pratiğini bizzat Bediüzzaman’ın elinde yaşayan Anadolu Risâle-i Nur medreselerindeki dersler, bazıların yanlış anladıkları mânâda dış mihrakların nazar-ı dikkatini celbedecek surette hiçbir zaman “kurumsallaşmamıştır.” Usûlünü İmam-ı Ali'den alan bu medreseler “sırren tenevveret” ve “sırren beyaneten” prensibi, yani azamî dikkat ve ihtiyat düsturları, onu saldırı ve nifaklardan Allah’ın inayetiyle muhafaza etmiş.

1980’lere kadar Türkiye’de soruşturmalara maruz kalan Risâle-i Nur eserlerinin ve medreselerinin ihtilâlden sonra rahat bırakılması iki hususu hatıra getiriyordu. Birisi; Risâle-i Nur muarızlarının efkâr-ı amme nezdinde düştükleri gülünç durumun giderilmesi için ihtilâl hükümetinin Adalet Bakanı kürsüde acziyetini ifade ediyordu, yani karşı durulmayan hareket bilmecbûriye serbest bırakılıyordu. Diğeri ise, düşmanları metod değiştirmişlerdi. Nurculara, kamusal alanda görünmemek, M. Kemal'le sürtüşmemek ve gösterilen iktidarlara rey vermek şartıyla tam bir serbestiyet içinde çalışmaları sözü veriliyordu. Hatta mahallerden çeşitli şekillerde destekleneceklerdi. Kısmen izolasyona yakın, Kur’ânî hakikatleri hayata taşımaktan uzak ve daha ziyade dar dairede “uhrevî” bir şekle bürünen bazı medreselere karşın, Bediüzzaman’dan tevarüs edilen pratik “Medrese-i Nuriye” tarzını devam ettirenler, daha ziyade efkâr-ı ammenin dikkatini çektiler. Bu dikkati perdeleme işi fazla geciktirilmedi. Kendilerine isnad edilen “Nurculuğu” açıktan reddettikleri halde birileri tarafından “fısıltı korosu” halinde ısrarla Nurcu olarak ileri sürülenlerle yine bir ara “efkâr-ı amme” karartıldı. Fakat bu da çok uzun sürmedi. Risâle-i Nur’dan ders alamayan ve Nur medreselerinde diz çökemeyen bu genç nesil, maalesef Risâle-i Nur kimliğine sahip çıkamadı. Hakikat yeniden tulû edince, Kur´ânî ve semavî olan “medrese”ye perde olmak isteyenler, mecburen çekildiler.

Risâle-i Nur medreselerinin âlem-i İslâmdaki medreselere kuvvet ve destek verdiğini çok iyi bilen zındıkanın, “Nur medresesini” tahrip ve tahrif çalışmaları elbette devam edecektir. Bazen ifratla ve bazen de tefritle hadiseyi karıştırmaya çalışacaklardır. Medreseyi “Batı felsefesinin” aşısıyla aşılamaya çalışanlar çıkacağı gibi, ifrata karşı çıkan tefrittekilerin; “zaman ve mekânı” inkâr edercesine eski çağlara kaçışlarıyla da bu müesseseyi lekedar etmeye çalışanlar elbette olacaktır.

Bize düşen; usûlünü doğrudan Kur'ân’dan alan, vahye istinad eden, Resulullah’a dayanan ve pratiği yapılmış, teorisi ise belgeler ve metinler halinde elimizde çoklukla bulunan nur medresesinin bu orjinal yapısını muhafaza etmektir. Gerçi onu Anadolu´nun sinesinden bugüne kadar kimsecikler söküp atamamışlar, ama bidatlarla, yeni icadlarla, felsefenin göz boyamasıyla zihinler geçmişte teşviş edildiği gibi bugün de karışabilir.

BOP’un “medreselerin dönüşümü” projesinin, ilmî bir heyetçe incelenmesi gerekiyor. Dünya kapitalinin ekserisini ve Amerikan ordusunun yardımını muvakkaten de olsa emrine geçirenlerin Kuala Lumpur ve Endonezya başta olmak üzere, Körfez ülkeleri, Kuzey Afrika ve Arabistan’da neyin peşinde koşuşturduklarını tesbit etmek, Müslüman siyasetçi ve idarecilere düşüyor. Dışarıya sızdığı kadarıyla zındıka buralarda, yani medreselerde dinin “iman boyutunu” söküp atma çabasında görünüyor. Her yerde medreseye dayatılan modern hayatın, şimal cereyanının “hayatı tahrip” programından başka bir şey olmadığını da bu vesile ile tekrar edelim.

Mutlaka sizin de dikkatinizi çekiyordur. Zaman zaman Türkiye; dinî tedrisâtı, imamlarına eğitimi ve kadın hürriyetleri noktasında Batılı dinsizlerce İslâm ülkelerine örnek gösteriliyor. Dinin yerine Türkçülüğün ikame edildiği; ahlâksızlığın, inkârın, ecdatla istihzanın ve mukaddesâtla alay etmenin ders müfredatı olarak okutulduğu tek partili Türkiye'de, 1968-71'lerde ortaya çıkan zakkum meyvelerini belki de İslâm dünyası bilmiyordur. Türk milletinin tam çeyrek asır “dinsiz bir eğitim müfredatı” ile çocuklarının eğitildiğini, günümüzde BOP´un tuzağıyla boğuşan ülkelere anlatmak gerekiyor.

Tarih, Bediüzzaman Hazretlerinin tek başına Kur'ân'dan yazdığı Risâle-i Nur eserleriyle Avrupa dinsizliğine ve Anadoludaki münafıklara meydan okuduğunu ve muvaffak olduğunu ispat ederken, bunun bütün İslâm dünyasına orijinal prensipleriyle anlatılmaya devam edilmesi gerekiyor. Haddizatında her sene Risâle-i Nur'dan yüzbinlerce kitabın hac münasebetiyle Hicaz’da hacılara dağıtılması, ileri gelen İslâm üniversitelerinin her sene Bediüzzaman ve Risâle-i Nur'la ilgili yüzlerce ilmî çalışma ve sempozyum yaptırmaları, internet ağında binlerce siteden bu hakikatlerin onlarca lisanda dünyaya neşri; Risâle-i Nur medresesinin konumca sağlam yerlerde durduğunu bize gösteriyor. Yeter ki hipnotizma ve manyetizmanın alanlarından sakınıp; müteyakkız, sebatkâr, gayyur ve muhlisâne bir hal ile Risâle-i Nur´lara çalışalım. Gerisi gelecektir. Ve Allah’ın inayeti ile mengeneler çok kısa zamanda çözülüp, çöpe gidecektir…

12.05.2008

E-Posta: s.bulut@saidnursi.de


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (09.05.2008) - Ey musibetzede Şark!

  (05.05.2008) - Tesettürün gözyaşları

  (25.04.2008) - XVI. Benedikt neler söylüyor?

  (21.04.2008) - Dünya barışı bu üniversiteden geçer…

  (18.04.2008) - Kürtsüz bir Kürdistan!

  (14.04.2008) - Gurbetteki Türkçemiz üzerine....

  (11.04.2008) - Kürt meselesinin hakikî sahipleri...

  (08.04.2008) - Dünya barışının merkezi: Medresetü’z Zehra…

  (04.04.2008) - Zübeyirli günler…

  (28.03.2008) - “Erken baharımıza” güz değdi…

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT