CHP yönetimine “yolsuzluktan arınma” çağrısı yaptıktan sonra kesin ihraç talebiyle disipline sevk edilen ve istifa eden Mersin Milletvekili Hasan Ufuk Çakır’ın ve Gelecek Partisi’nden ayrılan İsa Mesih Şahin ve DEVA Partisi’nden ayrılan İrfan Karatutlu’nun AKP’ye katılma merasiminde Çakır’ın yaptığı konuşma TBMM’nin vekil transferi tarihinin en nahoş metinlerinden biri olarak kayda geçti.
Muhalefetten kopup iktidar blokuna yaslanan her vekil için elbette şu söylenir:
“Bağımsız aday değilsin. Millet senin şahsına oy vermedi. Partine ise AKP iktidarını devirip iktidar olmanız ve olamazsanız da en azından AKP’ye muhalefet etmeniz için oy verdi. Partinizden ayrılıp iktidara payanda olmanız için değil. Partinizi beğenmiyorsanız başka bir muhalif partiye geçin ya da bağımsız kalın. Bu sizinki bir siyasî ihanettir.”
Ama AKP’lilere hitabına “dava arkadaşlarım” diyerek başlayan Hasan Ufuk Çakır için durum bu kadar basit değil. Zira “dava” bu kadar basit değil. Ya da biz öyle sanıyoruz.
Kâğıttan ve bağıra çağıra okuyarak yaptığı konuşma AKP’liler için dahi tam bir fecaat.
Parçalayıp tahlil edelim:
-“İftiraya uğramış, haksızlığa maruz kalmış, ama başını öne eğmemiş bir insanım.”
Bir utanç var. Bu açık. Ama utanması gerekenler kimlerdir? Zaten ekrandan izlerken gördüğümüz “utanan yüzler” bir değil beş değil idi.
-“Makamlar geçicidir. Onur ve haysiyet, şeref kalıcıdır.”
Haysiyet kısmını zaten pas geçeriz de TBMM’de, milletvekilliğini “makam” sanan kaç vekil var acaba?
-“Kolay olan susmaktı. Zor olan dik durmaktı. Ben zoru seçtim. Çünkü bu millet yalanın değil hakikatin, eğilmenin değil direnmenin yanındadır.”
İktidar blokuna transferin neresi zor? Burada direnme mi var eğilme mi? Anlayan beri gelsin.
-“Bugün buradayım. Hesapla değil inançla, korkuyla değil cesaretle, geçmişe sığınarak değil millete yaslanarak. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, Türkiye’nin yüzyılına yürüyüşünde, hak için, millet içün, devlet için dimdik durmaya geldim. Rabbim utandırmasın, milletimiz var olsun.”
Diklik de bir duruştur elbette!
Konuşma biterken kürsüdeki herkesin ve bilhassa Nureddin Nebati gibilerin şaşkın alkış ve “amin”leri görülmeye değerdi.
Ama bununla bitirmedi. Kâğıdı katlayıp devam ederek şaşkınlığı zirveye çıkardı:
“İki başkumandan var. Biri Gazi Mustafa Kemal Paşa biri de Türkiye Cumhuriyetinin ordularının başkumandanı Recep Tayyip Erdoğan. Ben de selâm duruyorum kendisine, selâm duruyorum, selâm duruyorum, selâm.”
Erdoğan bu selâmı, şaşkınlıkla aldı.
Bu da yetmedi, programdan sonra duygularını soran gazeteciye “Çok mutluyuz, memlekete hizmet için geldik. Haksızlığın, pisliğin karşısında, iftiranın karşısında durmak için geldik. Bu kadar, net” dedi.
Gazeteci görünümlü bir “grup trolün” “CHP seçmenine bir mesajınız var mı” çanak sorusuna ise şöyle dedi:
“Namuslu CHP seçmenleri iftiracıların peşinde olmaz, sahte Atatürkçülerin peşinde olmaz. Devletinin ve bayrağının yanında olur. İngiltere’ye, Almanya’ya şikâyet eden bir ana muhalefet partisini ne bir CHP’li, ne bir Türk milliyetçisi tanımaz. Saygılar!”
Sonrasında CHP Grup Başkan Vekili Ali Mahir Başarır “utanç verici bir tablo” demiş. Doğru ama kim için?
Bu çirkin tablo seçmenden ziyade siyasetin kalitesini gösteriyor. Bize yakışmıyor.
Bize yeni bir siyaset lâzım.