Bir önceki yazıda, Hz. Ali döneminde ortaya çıkan Haricî zihniyetinin, ayetleri bağlamından kopararak nasıl bir tekfir aracına dönüştürdüğünü ve İbni Abbas’ın onlara verdiği ilmî cevabı ele almıştık. Ne yazık ki tarih tekerrür etmekte, o günkü marazî zihniyet bugün farklı isimler ve kılıklar altında yaşamaya devam etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat adlı eserinde bir ayrım yapar: "… şeriatı isteyenler iki kısımdır: Biri, muvâzene ile zarûreti nazara alarak, müdakkikâne meşrutiyeti şeriata tatbik etmek istiyor. Diğeri de muvâzenesiz, zâhirperestâne, çıkılmaz bir yola sapıyor."
İşte bugün IŞİD ve benzeri yapılar, bu "muvazenesiz ve zahirperestane" kısmın radikal yönden güncel temsilcilerine örnek olarak ele alınabilir. Bu yapılar İslâm’ı savunma iddiasıyla yola çıksalar da, stratejik körlükleri yüzünden küresel güçlerin oyuncağı haline gelmektedirler. Şeriat namına hareket ettiklerini iddia ederken, şeriatın adalet ve merhamet düsturlarına aykırı hareket ettikleri için de büyük bir vebal altındadırlar. Bu gibi yapılar fiilleriyle, Bediüzzaman’ın Sünuhat’taki şu ifadelerine de maalesef masadak olmaktadırlar: "… bütün harekâtları, bizzat hariç hesabına geçer. Çünkü iradeleri hükümsüzdür. Hulûs-u niyetleri fayda vermez." Yani niyetleri halis olsa bile, yöntemleri yanlış olduğu ve dahilde çatışma çıkardıkları için, bilerek veya bilmeyerek İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürerler. Bugün bu yapıların verdiği zarar, haricî düşmanın verdiğinden çok daha fazladır.
Günümüzün bu sosyal karmaşası ve fikir anarşisi içinde, Bediüzzaman Said Nursî’nin müsbet hareketi önceleyen duruşu, bu yaraya tesirli bir merhemdir. Dönemin idaresinin dine karşı olduğu iddiasıyla isyana kalkışan Şeyh Said, kendisine mektup yazarak destek istediğinde, Bediüzzaman’ın verdiği cevap tarihî bir manifesto niteliğindedir: "Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşe kırdıramayız."
Bediüzzaman, idaredeki hataları veya şahısların kusurlarını bahane edip dahilde silâh kullanmayı reddetmiştir. Zira ona göre asıl mesele milletin kalb hastalığı olan "zaaf-ı diyanet"tir. Düşman; cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu manevî düşmanlara karşı maddî kılıçla değil; sanat, marifet ve ittifak silahıyla, yani manevî cihad ile mukabele edilir.
Netice-i kelâm; Resul-i Ekrem’in (asm) Hz. Ali’ye hitaben buyurduğu “Ben Kur'ân'ın tenzili (indirilmesi) için harp ettim, sen de tevili (doğru anlaşılması) için harp edeceksin” hadis-i şerifi, asırlar öncesinden bugünkü hastalığa ve ilâcına işaret etmektedir. O gün Hz. Ali’nin lafızperestliğe karşı verdiği "hakikî manayı ve murad-ı İlâhîyi" koruma mücadelesi, bugün de aynı ilmî derinlikle sürdürülmelidir. Zira terörün, anarşinin ve ifratın panzehiri, ayetleri sloganlaştırıp şiddet aracına dönüştüren sığlık değil, Kur’ân’ın ve Sünnet’in doğru anlaşılıp hayata doğru tatbik edilmesi ve dahilde asayişi muhafaza eden, şefkatli ve tamirci bir "müsbet hareket" düsturudur.