Çevremde, hayatlarını şekillendiren ön kabulleri sorgulamaya başlayan insanların sayısının arttığını fark ediyorum.
Uzun süre belirli kalıplar içinde yaşayan fertlerin, bu kalıpları ezelî ve ebedî hakikatler gibi, çoğu zaman farkına bile varmadan içselleştirmesi çok sık rastlanan bir durum. Aslında hepimiz, bir ölçüde yaşadığımız çağın tutsaklarıyız. Kimimiz bunun farkında değil, kimimiz farkında, ama kabullenmiş, kimimiz ise daha fazlasını talep ediyor.
İslâm coğrafyasında ve özelde Türkiye’de bu çağın belirleyici gerçeklerinden biri “Avrupa” olgusu. Kendimizi Avrupa’ya göre tanımlamak ya ona düşman olarak ya da ona karşı yaşanan askerî ve maddî mağlubiyetlerin çıkış yolunu yine onda arayarak... Her iki durumda da ortaya çıkan şey, farklı biçimlerde tezahür eden bir Avrupa merkezcilik.
Ortada durmak da bir seçenek. Avrupa’yı olduğu gibi, kendimizi de olduğu gibi anlamaya çalışarak bir yol çizmek.
Bu yolun bazı biçimleri “gelenekçi,” bazıları ise “bidatçı” bir çizgiye daha yakın olabilir. Said Nursî’nin kendisini Bidatüzzaman olarak nitelemesi, onun geleneği zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden yorumlanması gereken canlı bir miras olarak görmesinin ifadesidir. Onun karakterini ve hayatını biraz okuyanlar, bu tanımın ne anlama geldiğini rahatlıkla kavrayacaktır.
Başa dönersek: Avrupa’ya yönelik ön kabullerin ciddi biçimde sorgulandığı bir dönemdeyiz. Ama bu sorgulama kimler için geçerli? Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken Yunan donanması tarafından tekneleri batırılan Suriyeliler için mi? Aylarca, hatta yıllarca Avrupa’nın açık ya da örtük desteğiyle İsrail tarafından soykırıma tâbi tutulan Filistinliler için mi? Son olarak da İran’a saldırı karşısında takındığı “pasif” tavır için mi? Yoksa hâlâ Avrupa’dan bir beklenti içinde olan insanlar için demek daha mı doğru?
Dünyanın en büyük ekonomik bloklarından biri… Demokrasi, düzen, hukuk, liyakat… Komisyonlar, parlamentolar, bildiriler, üyelik kriterleri, diplomasi masaları… Avrupa, hem içeride, hem dışarıda kendisinden beklentisi olan hemen herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Üstelik bunu yaparken, kendi üzerine gururla aldığı tüm apoletleri artık hak etmediğini, belki de hiçbir zaman sanıldığı kadar hak etmediğini, açıkça gösterdi. Yıllarca uzaktan izlediği veya doğrudan desteklediği vahşi dış politikalar ve neo-sömürgeci tavırlar, bir bumerang gibi dönüp kendi yüzüne çarptı. Sonuç olarak göç ve ekonomi gibi alanlarda yaşadığı sıkıntıların faturasını yine kendine çıkarmadı. Demokrasisi ve hukuku geriledikçe, “Biz yapıyorsak meşrudur” diyerek kendini her ölçünün üstünde gören istisnaî bir konumdan okuma eğilimi güçlendi.
Artık Avrupa’dan ahlakî ya da siyasî bir beklenti neredeyse kalmadı. Çıkar temelli anlaşmalar ve müzakereler sürecektir; ancak “Avrupa ne diyor?”, “Avrupa liderleri bu konuda ne düşünüyor?” diye merak eden insan sayısı giderek azalıyor ve bu eğilim böyle devam edecek gibi görünüyor.
Bu değişebilir mi?
Bir yüzyıl boyunca Avrupa’nın yön verdiği, sonuçları son derece muğlak olan bir dönemin ardından, bu gerileme belki de Avrupalıları “üstünlük” takıntısının sebep olduğu ağır nevrozdan kurtarabilir. Gerileme iyidir; çünkü insanı, kaçınılmaz olarak değişmeye zorlar.
Peki, yaş ortalaması 45’e yaklaşan insanlardan oluşan toplumlar değişebilme kabiliyetine hâlâ sahip midir?
Avrupa demokrasinin ruhu, diğerkâm olmaktan uzaklaştığı için körelmiş; hukuku ise mânâ-yı harfî ile adalet üretemez hâle gelmişse…