İnsanın bu dünyaya sadece yemek, içmek ve eğlenmek için gelmediği apaçık hakikattir.
Ancak hayat, bizi sürekli döngüye hapsetmeye çalışmaktadır. Bağımlılık meselesini konuşurken işin psikolojik veya sosyolojik taraflarına takılıp kalıyoruz fakat asıl meseleyi, yani ruhun dinmek bilmeyen boşluğunu unutuyoruz. Kalp, fıtraten ebedî bir beka aramaktadır. Nihayetsiz bir sevgi ve güven ihtiyacı içinde acizlikle kıvranıyoruz. Bu ihtiyacı hakikî kaynağına, yani Cenab-ı Hakk’a yöneltemediğimizde ise bulduğu ilk dünyevî teselliye pençelerini geçiriyor. Böylece bağımlılık başlıyor.
‘İnsan, kâinatın bir küçük fihristesi.’¹ hükmündedir. İçimizde öyle büyük bir boşluk var ki, onu dünyevî şeylerle doldurmaya çalışsak da nafile. Bir maddeye sığınmak veya bir alışkanlığın kölesi olmak aslında bize verilen muazzam kalbi küçücük ve adi bir yaratılmışa hapsetmekten öte değildir. Manevî bir pencereden baktığımızda görüyoruz ki, bağımlılık bir tercih değil, bir kusurdur. İnsan ruhu acıkınca, zehirli olsa bile önüne konulan her şeyi yemeye meyilli hale gelmektedir. Maneviyatı zayıflayan yahut ahiret inancı sarsılan ve hayatın gayesini sadece dünyevî lezzetlerde arayan insanın, bağımlılık tuzaklarına düşmemesi çok zor...
Nefis, terbiye edilmediğinde vahşî hayvana dönüşür. Ne doyurulmaya gelir ne de başıboş bırakılmaya. Dünya bize sürekli nefsimizi şımartmamızı, her isteğimize onay vermemizi söylüyor. Nefsin her isteğini yerine getirmek onu doyurmaz, aksine devamını istetir. ‘Kalp boş kalmaz.’ kaidesince, eğer biz kalbimizi ibadetle, tefekkürle veya ulvî bir muhabbetle dolduramazsak, orayı mutlaka bir şey işgal edecektir. Günahlarımızın dahi bağımlılığa dönüşmesi tam bu noktada başlamaktadır. Küçük görülen bir hata, zamanla kalpte kara bir leke bırakır ve bu leke, insanı günahın tiryakisi yapar.
İrade, bir uzuv gibidir ve bu uzvu çalıştıran en büyük güç imandır. ‘İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.’² Bu cümle sadece bir sözcük grubu değil, bağımlılıktan kurtuluşun anahtarıdır. Kendini sahipsiz ve başıboş hisseden insan, sığınacak liman olarak maddeyi seçer. Sultan-ı Kâinat birdir, her şeyin anahtarı onun yanındadır; hakikatine yaslanan bir insan ise, hiçbir dünyevî alışkanlığın önünde diz çökmez.
Toplum olarak içine düştüğümüz manevî tatminsizlik, beraberinde mana kaybını getirdi. Mananın bittiği yerde bağımlılık başlıyor. Hayatına bir mânâ katamayan insan, telefonun başında saatlerini öldürürken aslında boşluğu uyutmaya çalışıyor. Namaz gibi disiplinden, dua gibi dayanaktan mahrum kalan insanlar, rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulmaya mahkumdur. Bu cihetle bağımlılıkla mücadele, sadece tıbbî süreç değil, aynı zamanda bir imanı kurtarma davasıdır. Kalbin yönünü Allah dışındaki her şeyden çevirip hakikî merkeze bağlamadıkça, bir prangayı çıkarıp diğerini takmaya devam ederiz.
Bağımlılık dediğimiz karanlık dehlizden çıkışın yolu, ruhumuzun açlığını itiraf etmesinden geçiyor. İnsan, aczini ve fakrını bildiği nispette ebedî kuvvete dayanır. Kendi irademize güvenmek yerine, iradeyi verene teslim olmak en büyük özgürlüktür. Maneviyat, bizi sadece ahirete hazırlamaz aynı zamanda bu dünyanın boğucu esaretinden de korur.
Dipnotlar:
1- Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, Onuncu İşaret s.167
2- Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta s. 350.