Jeffrey Epstein’in kim olduğu uzun zamandır herkesin malumu.
Ancak bugünlerde ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan özel e-posta yazışmaları, onun hayatına ve çevresine dair çok daha fazla ayrıntıyı gün yüzüne çıkarıyor.
Açıkçası, okuduklarımızın ağırlığı altında ezilmemek mümkün değil.
Anlatılanlar iğrenç, çürümüş ve tam anlamıyla şeytanî bir dünyanın tasviri. Kutsal addedilen ne varsa ayaklar altına alındığı, sapkınlığın neredeyse sıradanlaştığı bu zümreler, Bediüzzaman Said Nursî’nin bazı ifadelerinin mecaz değil, kelimenin ilk anlamıyla bir tasvir olduğunu ispat ediyor:
“Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar.”
Devlet başkanları, krallar, prensler, dünyanın en zengin insanları, küresel ölçekte etkili figürler… Epstein, yazışmalarında sanki görünmez bir dünya imparatoruymuş gibi devletlerin en mahrem meselelerinden bahsediyor. Suikastler, bal tuzakları (kadınlar üzerinden şantaj kurarak bilgi ve kontrol elde etme yöntemleri) ile etki alanları kurmalar, toplum dizayn planları, İsrail’in bölgesel çıkarları…
Söylenecek çok şey var.
Ancak burada özellikle altını çizmek istediğimiz iki husus bulunuyor.
Birinci husus şu: Bu ifşaatların kısa vadede ciddî bir değişim doğurmaması kimseyi şaşırtmamalı.
Ne demek istiyoruz?
Bu e-postalarda adı geçen kişilerin önemli bir bölümünün siyasî ya da ekonomik mevkilerinden olmayacağını, cezaî soruşturmaların ya son derece sınırlı kalacağını ya da hiç açılmayacağını ve nihayetinde bu güçlü isimlerin hayatlarına dokunulmadan devam edebileceğini kabul etmek zorundayız.
Nitekim Batılı ana akım medyanın bazı kanallarında şimdiden bu dosyaların “abartıldığı”, “hukukî karşılığının zayıf olduğu” ya da “komplo teorileriyle karıştırıldığı” yönünde bir dilin dolaşıma sokulduğunu görüyoruz.
İkinci husus ise birincinin sonucu.
Sistemin bu tepkisizliği ve hesap vermezliği, insanların zaten aşınmaya başlamış olan geleneksel kurumlara, mahkemelere, medyaya, siyasete ve “demokratik” yapılara, duyduğu güveni hızla eritiyor. Bu güven kaybı yalnızca bir tepki değil; toplumsal zemini çözen yapısal bir kırılma.
Sonuçta bu e-postaların içeriği ve etrafını saran her şey, dünyadaki “demokrasilerin” on yıllardır içinde bulunduğu hal-i pürmelali bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Epstein hikâyesi, kimsenin seçmediği küçük bir grubun, halkın ve özellikle de çocukların da aralarında bulunduğu doğrudan kurbanlar pahasına, kendilerini zenginleştirmek ve zevklerini tatmin etmek için nasıl hesap vermeden kararlar alabildiğini gösteren korkunç bir pencere işlevi görüyor. Burada söz konusu olan, demokrasinin vaadi değil; bu vaadin, kuvvetin hak ve mesuliyetle kayıtlanmadığı bir zeminde, ahlâk duygusu yitirildiğinde nasıl şeklen var olup manen çöktüğüdür.
Bu tablo doğru anlaşılırsa bize göre Epstein’i bireysel bir suç figürü olmaktan da çıkarıyor. O, hukuk, siyaset, istihbarat ve büyük sermaye çevreleri arasında dolaşan; liyakatin ve hukukun etrafından dolaşmayı mümkün kılan bir aracı rolünü oynuyor. Bu da gösteriyor ki kurallara dayalı düzen bir vitrin, gerçek iktidar ise başka ilişkiler üzerinden işliyor.
Güvenin, hukukun ve ahlâkî sınırların bu denli aşındığı bir dünyada, toplumların daha adil, ya da daha hür bir düzene ilerlemesi beklenemez. Aksine, daha sert, daha acımasız ve daha denetimsiz bir düzleme yaklaşıyor olmamız güçlü bir ihtimal.