“Almanya ve Avrupa, reformları geciktirerek ve girişimcilik hürriyetini ve ferdî sorumluluğu gereksiz ve aşırı bir şekilde kısıtlayarak son yıllarda inanılmaz bir büyüme potansiyelini boşa harcadı.
“Avrupa’da bürokrasiyi önemli ölçüde azaltmalıyız. Tek pazar, bir zamanlar dünyanın en rekabetçi ekonomik alanı oluşturmak için meydana getirilmişti.
“Bunun yerine, aşırı düzenlemenin dünya şampiyonu olduk. Bu durumun sona ermesi gerekiyor.”
Bize göre Merz’in bu açıklaması, Avrupa’nın içine düştüğü krizi hâlâ yüzeysel biçimde okuduğunu gösteren ciddi bir farkındalık eksikliğine işaret ediyor.
AB uzun süredir belirli bir konfor alanına sıkışmış, aktif ve stratejik biçimde Birlik çıkarlarını savunabilen siyasetçileri sistem dışına itmiş, hareketsiz kalmayı “istikrar” ile karıştırmış durumda.
“Tarihin sonunda biz varız, herkes bize benzeyecek” yaklaşımıyla kendini merkeze yerleştirmiş, hem çevresindeki, hem de içindeki birçok aktörü ve toplumu kendinden soğutmuştur.
Bu yüzden Merz’in teşhisi yanıltıcı olduğu kadar da ofansif bir hale geliyor. Zira Avrupa’nın problemi kurumsal yapısı ya da düzenleyici kapasitesi değildir. Aksine, öngörülebilirlik, hukuk güvenliği ve standart üretme kabiliyeti uzun yıllar boyunca AB’yi hem içeride, hem de küresel ölçekte ayakta tutan temel unsurlar olmuştur. Elbette bu yapılar zamanla değişime ve güncellemeye muhtaçtır; ancak sorunu doğrudan regülasyonlara indirgemek, meselenin özünü ıskalamaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
Asıl problem, bu kurumsal kapasiteyi yönlendirecek ortak bir gaye ve siyasî iradenin giderek ortadan kalkmış olmasıdır.
Bugün AB genişlemek ister görünmektedir, fakat bu irade net değildir. Rekabet etmekten söz etmektedir, ancak bunun hangi alanda ve hangi stratejiyle yapılacağı belirsizdir. Küresel aktör olma iddiası ise söylem düzeyinde kalmakta, pratikte karşılığını bulamamaktadır.
Amaç duygusu kaybolduğunda kurumlar işlemez; yalnızca kendi içinde dönmeye başlar.
Kendi coğrafyasını etkileyen tarihî kırılma anlarında Avrupa, stratejik otonomisini fiilen ABD’ye devretmiş; “evde barış, dışarıda ne olursa olsun” anlayışıyla küresel krizlerde eski sömürgeci reflekslerle hareket etmiş ve bazen de seyirci kalmayı tercih etmiştir. Bu tercihlerin hepsi, bugün, Avrupa’nın kapısını çalan güvensizlik, savaş ve istikrarsızlık olarak kendisine geri dönmüştür.
Gazze’de yaşanan soykırım karşısında sergilenen tutum da bu durumun artık gizlenemez hâle geldiğini göstermektedir. Sözde uluslararası hukukun ilk savunucusu olan AB yöneticileri eliyle sergilediği bu tutum yüzünden kendi içinde bile ciddiye alınmayan bir aktör haline gelmiştir. AB’ye baştan beri fevrî sebeplerle düşman olanların zanları onlara göre doğrulanırken AB’nin yapısal modelini savunanlar bu süreçte mahcup olmuştur.
Şimdi de AB diplomatları bu yapısal modele suç buluyorsa vay halimize…
Kısaca mesele bürokrasi değildir. Mesele yönsüzlüktür. Mesele amaçsızlıktır. Bu süreçte gerçekleşen ahlâkî çöküştür.
Avrupa, sorunun regülasyonlar ya da kurumsal yükler olduğunu zannederek hızlanmaya çalışmaktadır. Oysa mesele ağırlık değil, rotadır. Ve yönü olmayan bir hız, ilerleme değil; belirsizliğe doğru savrulmaktan ibarettir.