"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Akıbeti meçhul muhataralı “tezkere”

Cevher İLHAN
03 Ocak 2020, Cuma 00:57
“Libya’ya asker gönderilmesi” de Meclis’in ve kamuoyundan âdeta kaçırılıyor.

Öncelikle Cumhurbaşkanlığı “tezkeresi”nde Libya’nın bütünlüğü ve istikrarına yönelik tehditlere dikkat çekilirken, asker gönderip fiilen “taraf” olmakla ülkenin bütünlüğü ve istikrarı daha da tahrip edilerek “Libya’nın bütünlüğü ve istikrarına yönelik tehditler” tırmandırılıyor.  

Öncelikle “asker gönderme” gerekçesinde, Trablus hükûmetinin “DEAŞ, El-Kaide ve diğer terör örgütleri, yasa dışı silâhlı gruplar ile mücadele” için “Türkiye’den askeri destek talebinde bulunduğu” bildiriliyor; lâkin “askeri birlik”le küresel güçlerin taşeronu onlarca örgütün çarpıştığı iç savaş kargaşasına katılmakla silâhlı gruplarca tahrik edilen tefrika fitnesi daha da alevlendiriliyor. 

Vakıa şu ki, Suriye’nin kuzeyinde en son “Barış Pınarı Harekâtı”nın yapıldığı Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin kontrolündeki 120 km’lik alandan bile hâlâ Türkiye’ye yönelik saldırıların yapılması, “askeri operasyonlar”ın terör örgütlerini tasfiye etmediğini ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı’nın ve Milli Savunma Bakanı’nın “YPG militanları silâh ve mühimmatlarıyla bölgeyi terk etmiş değil, teröristler bölgede cirit atıyor” yakınmaları, “askeri müdahale”nin “çözüm” getirmediğini gösteriyor. 

Özetle, “askeri operasyon”un “tezkere”de de ikrar edildiği gibi, “Libya’daki parçalanmış yapıyı” bütünleştirmeyeceği, “ülkedeki tüm tarafların katılımını temin” edemeyeceği; “çatışmalar”da “taraf” olarak katılmakla ateşkesin sağlanamayacağı, çatışmaların ve saldırıların sona ermeyeceği ortada. 

İNADINA “ASKERİ HAREKÂT”!

Bir diğer kırılganlık, “tezkere”de “gelişmelerin seyrine göre hudut, şümul, miktar ve zamanın Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacağı” kaydıyla, ne kadar askerin, hangi bölgelere ne kadar zamanda gönderilebileceğinin “tek şahıs yönetimi”nde tamamıyla “Cumhurbaşkanının belirleyeceği esaslara göre kullanılması” Mehmetçiği bir iç savaş ateş hattının belirsizliğine bırakıyor.

Ve parlamenter sistemde “hudut, şümul, miktar ve zamanı”nın millet irâdesinin temsilcisi Meclis’çe tesbit edilen ve Bakanlar Kurulu’nca belirlenen “Silâhlı Kuvvetlerin yabancı ülkelere gönderilmesi”ne ilişkin fevkalâde önemli “asker sevkıyatı” tezkeresinin tek başına “Cumhurbaşkanınca takdir ve tayini”ne bırakılması, vahameti açığa çıkarıyor. 

Zira Suriye gibi Libya’yı da bölüp parçalama menhus maksatlı “tefrika ve ifsad projesi”ne Türkiye’yi sokmanın hiçbir maslahatı bulunmuyor.

Libya’ya komşu Cezayir ve Tunus bile askeri müdahaleye katılmazken, Almanya’dan İtalya’ya arabulucu ve barıştırıcı rolü önerirken, AB’nin peşpeşe “askeri çözüm’ yerine diyalog, güçlü diplomasi ve siyasi çözüm” ikazları gelirken, Trablus hükûmeti bile “topraklarında yabancı asker bulunması”na karşı çıkarken,  Libya Temsilciler Meclisi Başkanı “askeri çözüm”ün tahribatına karşı “akl-ı selimle denge siyaseti ve siyasi çözüm” çağrısında bulunurken, Ankara “asker sevkıyatı”yla Türkiye’yi “iç savaşın bir parçası” ve “cephe ülkesi” durumuna düşürüyor! 

FİTNE ATEŞİNİN ÜZERİNE BENZİN!

Gerçekten, Cumhurbaşkanı’nın “Suriye’de nasıl bir rol üstlendiysek Libya’da da o rolü üstleneceğiz” ifâdesiyle, Ankara’nın “Hafter güçlerine karşı asker gönderme” gerekçeli “askeri operasyon”la Türkiye’yi bu duruma düşürmesi neden? Niçin Türkiye ucu açık, anlamsız, meçhul ve muhataralı bir mâceraya sürükleniyor? Neden Dışişleri Bakanı’nın “çatışma riski var” dediği iç savaş bataklığında Mehmetçik büyük risk ve tehditlere mâruz bıraktırılıyor?

Ülkenin yüzde 75’iyle petrol rezervlerini kontrol eden Hafter’e karşı Trablus hükümetinin ülkenin ancak yüzde 6 ila 10’unu kontrol ettiği, emperyal güçlerin maşası silâhlı örgütlerin kıyasıya çarpıştığı sahaya Türk askerlerini sürmekle “açık hedef” haline getirmenin hiçbir hukukî temeli bulunmuyor.

Yine tezkerede sözü edilen Anayasa’nın 92. maddesi gereği “milletlerarası hukukun meşrû saydığı haller”i esas alırken, Mehmetçiğin BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmadan tek taraflı, meşruiyeti şüpheli ve muhataralı bir çatışmaya sokulmasının “uluslararası hukuk çerçevesi” bulunmuyor.  

Hulâsa, “silâhlı güç” yerine başta bölge ülkeleriyle kapsamlı diyalog ve ikna, arabulucu ve barıştırıcı “uzlaşma stratejisi”yle siyasi gücün ve diplomasinin devreye sokulmayıp, 100’den fazla aşiretin ve silâhlı örgütün çatıştığı karmaşaya apar topar silâhlı müdahale yapılmasıyla, “tezkere”de iddia edildiğinin aksine fitne ateşinin üzerine benzin dökülüyor.  

Yazık değil mi?

Okunma Sayısı: 1117
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı