Bilindiği gibi Haziran 2025’teki “on iki gün savaşları” da İran heyeti ile Amerikan heyetinin görüşmelere başlamasının hemen akabinde yine İsrail’in İran’a saldırısıyla tetiklenmişti.
En son haftalardır 6 Şubat’ta, ardından 17 ve 26 Şubat’ta Umman Dışişleri Bakanı’nın öncülüğünde önce Başkent Muskat’ta, ardından İsviçre’nin Cenevre şehrinde Amerikalıların İranlı yetkililerle üçüncü tur müzakerelerinin dünya kamuoyunu oyalama, İran’ı tuzağa çekme olduğu açığa çıktı.
Ve verdikleri hiçbir vaadi tutmayan Yahudî mihrakların fütursuzca vaadlerini hiçe saydılarını, anlaşmaları bozduklarını; Siyonist çete ile güdümündeki küresel emperyal işgalcilere güvenilemeyeceğini bir defa daha ifşa etti.
O denli ki görüşmelerin İran’ın nükleer programı ile bağlantılı yaptırımların hafifletilmesi ve anlaşma mekanizmalarının belirlenmesi için doğrudan müzakerelerle sürecin şeffaf ve sonuç odaklı ilerlediği yalan propagandası yapıldı.
İRAN’IN DA TESLİM ALINMAK İSTENMESİNE KARŞI…
Aslında bütün çağrılara ve ikazlara rağmen Trump’ın tâlimatıyla bölgedeki onlarca askerî üs ve silâhlara ek olarak Amerikan uçak ve füze gemilerinin, ek hava silâh sistemlerinin Basra Körfezi’den İsrail’in limanlarına kadar olan bölgede konuşlandırılması tehdidi altında yapılan görüşmelerin, baştan beri bir gözboyama, avutma ve ortak operasyona hazırlık yapma olduğu tesbitleri yapılmıştı.
Nitekim Amerikalı ve İsrailli üst düzey kaynaklara dayandırılarak başta Hameney’le İran Genelkurmay Başkanını ve komutanları hedef alıp katleden son saldırıların 21 Şubat’ta planlandığı, stratejik koordinasyon ve istihbarî gerekçelerle bir aldatma ve zaman kazanma’ taktiği olduğu ortaya çıkarıldı.
Bu arada İran’ın nükleer enerji ve uranyum zenginleştirme çalışmalarını sınırlandırma ve ertelemeyi kabul ettiği; buna mukabil Yahudî lobisinin tehdidine, 38 bin defa isminin geçtiği söylenen Epstein şatajına mâruz Trump’ın, İran’ın “on iki gün savaşı’ndan kalan zenginleştirilmiş uranyum varsa Amerika’ya ya da üçüncü bir ülkeye transfer etmesi ve İran’ın nükleer çalışmaları bütünüyle sonlandırdırması”yla kalmayıp balistik füze stokunu azaltmasını, dahası füzelerin menzilini İsrail’i vuramayacak biçime kısaltması” şartlarını koştuğu belirtiliyor.
Belli ki emperyal işgalciler, “küresel imha kimya silâhları var” yalanıyla Nisan 2003’teki işgalde en az bir buçuk milyon sivilin katledildiği, bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tâlân edildiği, petrol ve enerji kaynaklarını hortumlayıp böldükleri Irak ya da en son İsrail’in güneyden kuzeye topyekûn silâh ve savunma mekânizmalarını bombalayıp tahrip ettiği, topraklarının yüzde 30’unu işgalle yetinmeyip başşehir Şam’ı kuşattığı, Sarayını ve Genelkurmay karargâhını bombaladığı Şara üzerinden Suriye’yi teslim almasındaki gibi İran’ın da ifna edilmesini hedeflemekteler.
Ve belli ki Fas’tan Afganistan’a 22 İslâm ülkesini etnik ve mezhebî tefrikalarla elli ülkeye bölüp parçalamayla bölgede İsrail’in karşısında hiçbir güçlü ülke bırakmama maksatlı BOP’la “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi) Siyonistlerin “arz-ı mev’ud (vaad edilmiş topraklar) ifsadlı “Büyük İsrail projesi”ne alan açmaya çalışılıyor.
TRUMP’I AÇIKTAN KINAMAMA!
Çarpıcı olan, suikastlarla kalmayıp kız ilkokulunu bombalayıp 170 çocuğu katleden İsrail’le 10 bin 174 kilometre okyanuslar ötesinden ABD’nin “güvenliğimi tehdit ediyor” saptırmasıyla Birleşmiş Milletler kararı olmadan bağımsız bir ülkeye gayr-ı meşru saldırısıyla haydutluk yapmasına karşı Ankara’nın tavrı.
Ankara’dakilerin; her birinde onlarca Amerikan üssünün ve binlerce askerinin bulunduğu ABD ve İngiltere’nin uydusu, Körfez ve bölge ülkeleri gibi İsrail’in ve Yahudî lobisi kıskacındaki Trump’ı ve ABD’yi kınamaktan âdeta çekinmeleri.
Müslüman komşu ülkenin silâhlanma hakkını savunamamaları; “İsrail’de olan nükleer silâha neden İran sahip olmasın” dememeleri, “füze menzilini kısaltmaya hakkının olmadığını” söylemeleri; peşinden İran’ın saldırılara misillemesini de kınamaları…