Yargının “siyasetin sopası” olarak kullanılmasına tam gaz devam ediliyor. Muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlarla tasfiye süreci devam ederken, hukuka darbe niteliğindeki uygulamalarla yargı siyasî maksatlarla kullanılıyor.
Muhalefet belediye başkanlarının ailelerinin mal varlıklarına el konulurken, yakınlarının evleri aranıp çocuklarının kumbaralarındaki birkaç kuruş “suç âleti” gibi kayda geçirilirken; iktidar belediyeleriyle “yolsuzluk–rüşvet–rant ilişkisi” içinde olduğu iddia edilen “yandaş müteahhitler”in bir kuruşuna dahi el konulmaması çifte standardı dayatılıyor.
15 yıl boyunca AKP’li belediyeler ve kamu kurumlarından aldığı 473 ihaleden tek biri dahi soruşturulmayan, iktidara yakın bir iş adamı “suç örgütü lideri” olarak anılmasına rağmen dışarıda serbestçe dolaşırken; siyasî rakiplerin eşiyle, oğluyla, babasıyla, yakınlarıyla, korumasıyla, özel kalemiyle ve şoförüyle tehdit edilmesi, “İfadeni değiştirmez, belediye başkanını suçlamazsan çocuğunu on yıl göremezsin!” şantajlarıyla cezaevinde tutulması, davaların siyasîleştirildiğini gösteriyor.
DAVALAR “SİYASÎLEŞTİRİLİYOR…”
Aslında istisnaî bir uygulama ve “tedbir” olan tutuklu yargılama, hiçbir ciddi ve geçerli gerekçe olmaksızın yaygınlaştırılıyor; iddianameler dahi hazırlanmadan, neyle suçlandığını bilmeyen insanların aylardır hapiste tutulması çarpıklığı her hâliyle sırıtıyor.
Gerçek şu ki, muhalefettekilere dava açmakla kalmayıp Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’na “ana muhalefet partisine kapatma davasının açılıp açılmaması için gereğinin takdir ve ifası” yönünde yazı yazan bir müddeinin hazırladığı iddianameyle insanların yargılanması; ardından bu kişinin hüküm verecek hâkimlerin amiri yapılması ve açıklanması istenen mal varlıklarını inceleyecek Kurulun başkanlığına getirilmesi, zaten yüzde 15–20’lerde seyreden yargıya güveni peşinen sıfırlıyor.
Bundandır ki, bütün çağrılara rağmen defalarca hastanelere kaldırılan ağır kanser hastalarının tahliye edilmemesi, ev hapsine dahi alınmaması gibi haksızlık ve hukuksuzluklarla ayyuka çıkan mağduriyetlerin dayatılmasının ardından; tartışmalı ve kavgalı “yemin” sonrası “herhangi bir mağduriyete yol açmadıkları”nı söyleyip “Kim mağdursa gelsin” denilmesi, gerçekleri çarpıtan bir “imaj çalışması”nın,” “algı operasyonu”nun ötesine geçmiyor.
YARGININ BAĞIMSIZLIĞI BERHAVA…
Görünen o ki iktidardakiler, âdilane yarışmak yerine yargının arkasına sığınıyor. Sadece bir İBB davasında dahi, en başta ortaya atılan “belediyede 550 terörist var” iddiasının fos çıkması; “560 milyar yolsuzluk” iddiasının, dillendirilen “rüşvetin ses kaydı”nın dört bin sayfalık iddianamede tek kelime yer almaması; “kasalarda paralar”ın stok görüntü çıkması; “bavullarda paralar”, “jammer kullanımı”, “parkelerin altında iki milyon dolar gizlendiği” iddialarının yalan olduğunun ifşa edilmesi ve uydurma “gizli tanık” beyanının gerçekte var olmayan bir “gizli tanık”a atfedildiğinin ortaya çıkması, millet nezdinde zaten inandırıcı olmayan söz konusu davaların bütünüyle siyasî olduğu kanaatini daha da pekiştiriyor.
Önce AKP’li Bakan Yardımcısı olarak atanan ve partili olduğunu açıkça ikrar ederek “siyasîleşen” bir ismin, Başsavcı olarak “Bana 2019’dan öncesine ait yolsuzluk dosyalarını getirmeyin” talimatıyla muhalefetten seçilmiş siyasetçilerin yanı sıra muhalefete mensup onlarca belediye başkanı ve yardımcısını, yüzlerce bürokratı derdest ettirip tutuklatması yargının siyasîleştirilmesini katmerliyor.
Son aşamada ise Adalet mekanizmasının başına getirilmesi; iddia makamı olarak soruşturmalarını açıp iddianamelerini hazırladığı, yargılamalarını başlattığı davaları yürüten yargıçların amiri yapılması; bütün hâkim ve savcıların idarî, disiplin ve özlük haklarına bakan —üyelerinin büyük kısmı partili Cumhurbaşkanı ile iktidar partisi grubunca atanan— HSK’nın başına getirilmesiyle yargı resmen siyasetin emrine sokuluyor.
Sonra da dönülüp “adaletten, hukuktan” dem vuruluyor!