"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Aldatmalar dağılacak, hakikat meydana çıkacak

24 Temmuz 2019, Çarşamba 00:49
Millet uyanmış; mugalâta ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Feveran eden efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve mugalâtalar dağılacaktır. Ve hakikat meydana çıkacaktır inşaallah.

***

Asrın Mahkemesi, Çağların Müdafaası: Divan-ı Harb-i Örfî Şerhi - 20

Dizi-20: HASAN GÜNEŞ
hasangunes@outlook.com

***

Düzeltilmesi gereken şahıslar değil sistemdir

Bugün insanlığını özellikle İslâm dünyasının en önemli problemlerinden birisi de yanlışların fert bazına indirgenerek gerçek çözümden uzaklaşılmasıdır.

Yanlış olan veya düzeltilmesi gereken Sultan II. Abdülhamid’in şahsı değil sistemdir. Meselâ istihbarat ülkenin iç ve dış emniyetini sağlayacak olan gerekli bir teşkilâttır. Ancak iktidar sahipleri bunu iktidarlarını korumak maksadıyla toplumun önemli bir kesimini menfaat karşılığı basit birer ispiyoncu yapan hafiyeliğe dönüştürmüştür. Herkesin karşı çıktığı bu hafiyeliği tenkid ederek iktidara gelmişlerdir. İktidarın devamı için aynı yapıyı koruması karşı çıktığının gerçekten hafiyelik olmadığını ve maksadın şahsî rekabet veya şahsî menfaat olduğunu gösterir. Ayrıca haklar ve hürriyetler ya da meşrûtiyeti iktidara gelmek için kullandığını en azından hazmetmediğini gösterir. 

Sansür de aynı şekilde. Meşrûtiyetten önce gazeteler yayından önce padişahın gözetimindeki matbuat müdürüne gider incelenir uygun görülmezse o sütun boş çıkardı. İyi (!) tarafı yazar ceza görmezdi. Çünkü yayınlanmazdı.

Meşrûtiyet döneminde İttihat ve Terakki’nin kontrolü ele alması ve iktidara alışmaya başlaması ile muhalif gazeteciler tehdit edilmeye başlamıştı. Divan-ı Harb-i Örfî’de de Mizancı Murad ve Bediüzzaman Said Nursî gibi yazarlar idamla yargılanıyordu. Güya sansür kalkmıştı. 

Sansürü sadece yayından önce gazetelerin devlet tarafından kontrolü olarak görmek ya cehaletin ya da hakikatı tersyüz etmenin bir göstergesidir. Yayından sonraki sansür hürriyet maskesi altında yapılması ve halkın hemen fark edememesi dolayısıyla daha tehlikelidir. 

Maksatları hürriyet değil daha şiddetli istibdat

“Maksatları hürriyeti geri almak değil hafif ve az istibdadı daha şiddetli yapmakmış” ifadesi de ilgi çekicidir. Her devirde ve her devlette sivil ve askerî bürokrat ya da yöneticilerden istibdada taraftar olanlar önemli bir yekûn tutmuştur. Eğitim sistemi ve yetişme tarzı gibi bunun pek çok sebeplerini sayabiliriz. Ancak yöneticilik kolay bir meslek değildir. Ciddî bir bilgi, donanım ve belirli istidatlar ister. Bunlarda eksikleri varsa ya da makamını kendisi de suiistimal ediyor ve belirli yanlışları varsa baskı ve şiddet uygulamaktan başka bir çözüm bulamaz. Bir kişiyi bulup cezalandıramayınca ya da hadisenin içinden çıkamayınca bütün kasabayı cezalandırmak ister. İşte bir kısım sivil ve askerî bürokrat, ülkenin dağılmakta olduğunu, her kafadan bir ses çıktığını ve halkın artık devletten korkmadığını iddia ediyordu.  Başta Rum ve Ermeniler olmak üzere halk, basın ve ulemanın da hizaya getirilmesini istiyorlardı. 

Sultan II. Abdülhamid’in her tarafa uzanamayan, bir kısım paşa ve valilerin elinde suiistimale dönüşen zayıf istibdadı ile bunlar mümkün değildi. İttihat ve Terakki gibi binin üzerinde teşkilâtı bulunan bir parti memleketi zapturapt altına alabilir şeklinde bir düşünce mevcuttu. 

İşte bütün bu liyakatsızlığa, kabiliyetsizliğe ve suiistimallere hürriyet adındaki yüksek bir meziyet ve ideal maske yapıldı. Nihayetinde de idam sehpaları kuruldu. Bu cumhuriyette de devam etti. Nitekim başta zikrettiğimiz gibi Bediüzzaman Said Nursî orada söylediklerini: “Bu risale, eski zamandan ziyade bu zamanın tam bir dersi olabilir.” diye meselelerin ne kadar derin olduğunu ve çözümün nerede olduğuna işaret eder.

Yarım sual: Nazik ve zayıf bir vücut ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle onları def’e çalışırken, biri çıksa, dese ki: Maksadı sivrisinekleri, arıları def etmek değil, belki büyük arslanı ikaz edip kendine musallat etmek ister. Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?

Sualin diğer yarısı çıkmaya izin yoktur.

Ejderhayı uyandırmak

Tarih boyunca yöneticilerin bir kısmı muhalefeti ezmek için en küçük bir hadiseyi bahane ederek muhalefeti “devleti yıkmak istiyorlar” diye ortalığı ayağa kaldırmıştır. Bu siyasî taktik zaman zaman tutmuştur. Niyeti gerçekten devleti ele geçirmek isteyenler ise devletin ve yönetimin merkezine ve kalbine saldırmıştır. Sultan II. Abdülhamid’e yapılan suikast bunun yakın bir misalidir.

Bu ifadeleri daha iyi anlamak için Bediüzzaman Said Nursî’nin cumhuriyet dönemindeki bir müdafaasında benzer ifadesine bakmakta fayda var: “Elbette arslanı kendine saldırtmak ve ejderhayı kendine hücum ettirmek için o keskin kılıcı onların kuyruklarına uzatmaz; belki mümkün olduğu kadar kendini muhafaza edecek.” (Şuâlar, 14. Şuâ, s. 393)

Bediüzzaman Hazretleri ömrü boyunca müsbet hareketi prensip edinmiştir, menfi hareketten yani yıkıcı hareketlerden uzak durmuştur. Adeta “Eğer öyle bir niyetim olsaydı kuyruğuna saldırarak ejderhayı uyandırmak ve tahrik etmek yerine kalbine saldırırdım” diyerek müsbet hareket fikrine izahat getiriyor.

Bediüzzaman Said Nursî burada “Nazik ve zayıf bir vücut” ile 31 Mart’ta olaylara katılan ya da katıldığı iddia edilen kalabalıkları da kastediyor. Günlük yaşantısını devam ettirmek için bazı hakları talep eden insanlar devleti, meşrûtiyet ve hürriyeti yıkmaya teşebbüs etmekle suçlanıyordu.

Ey paşalar, zabitler! Bütün kuvvetimle derim ki:

Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi cânibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletnâme-i şeriatla dâvet olunsam; neşrettiğim hakaiki aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. 

Şayet müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki tenkidât-ı ukalâ mahkemesinden tarih celp namesiyle celp olunsam, yine bu hakikatleri, tevessü ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek, hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır. Millet uyanmış; mugalâta ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran eden efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve mugalâtalar dağılacaktır. Ve hakikat meydana çıkacaktır, inşaallah.

TIMARHANEDE TAHSİL

Sizin işkenceli hapishanenin hali, zaman müthiş, mekân muvahhiş, mahbusîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazin, vicdanlar müteessir ve meyus, bidayet-i halde memurlar şemâtetli, nöbetçiler müz’iç olmakla beraber, vicdanım beni tâzip etmediği için, o hal bana eğlence gibiydi. Musîbetlerin tenevvüü, musîkinin nağmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu.

Hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektepte itmam ettim. Musîbet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü mâsumâne ve mazlumâneden, zayıfa şefkat ve gadre şiddet-i nefret dersini aldım. Ümidim kavîdir ki: Çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden “ay,” “vay” ve “ah”lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. Ve âlem-i İslâmda yeni yeni İslâm devletlerinin teşekkülleriyle, o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.

Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mim’siz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kal, şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.

Bildiğime göre, edipler edepli olurlar. Edepsiz bazı gazeteleri nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edep böyleyse ve efkâr-ı umumî böyle karma karışık olsa, şahit olunuz, böyle edebiyattan vazgeçtim. Bunda da dahil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani, Başit başındaki ecram ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim.

Muarrâdır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan, 

Bize dâd-ı ezeldir zîrden bâlâdan istiğnâ.  

Çekildik neşve-i ümitten, tûl-i emellerden,  

Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı Leylâdan istiğnâ.

Makalelerimde ısrarlıyım 

Bediüzzaman Hazretleri bu bölümde gazetelerde neşrettiği makalelerin hak ve hakikat olduğunu ve bunların değişmeyeceğini ifade ediyor.

31 Mart Vak’asına giden sath-ı mailde pek çok yazar, mütefekkir ve devlet adamı ister ittihatçı olsun isterse muhalif önemli hatalar yapmışlar ve kanlı hadiselere sebep olmuşlardır. Çoğu hatalarını fark etmiş ve o zamanki atmosferin tesiriyle yaptıklarını kabul etmişlerdir. Makaleler, konuşmalar ve uygulamalar mahkemelerde en ince detayına kadar incelenmiştir. Muhalif bir kısım yazarların ve yöneticilerin 31 Mart öncesi söylediği bir cümle bile idamlarına sebep olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri ise bütün makalelerine tevilsiz ve yorumsuz ısrarla sahip çıktığını ifade ediyor. Sadece idam için suç arayan Divan-ı Harb-i Örfî’de veya o zamanın ilim ve fikir adamlarının tenkidine karşı değil mazi ve müstakbeldeki değerlendirme ve tenkitlere de açık olduğunu ifade ediyor. “Hakikî adaletin ve şeriatın uygulandığı Asr-ı Saadet mahkemesinden ya da üç yüz sene sonraki ilim ve akıl sahiplerinin mahkemesinden çağrılsam yine aynı hakikatı beyan edeceğim.” diyor.

Toplumların değerlerindeki değişime paralel olarak kanunların hatta anayasaların bile üç-beş senede değiştiği dönemler için hem maziyi hem de geleceği içine alan prensipler gerçekten büyük öneme sahiptir.

Sokrat’ın Atina mahkemesine savunduğu hak ve hürriyetler ve talep ettiği adalet aradan geçen 2400 seneye rağmen haklılığını aynen muhafaza ediyor. İnsaniyet-i kübra ve insanlık mahkemesi ve vicdan-ı umumî Sokrat’ı değil onu mahkûm eden Atina mahkemesini mahkûm etmiş ve mahkûm etmeye devam edecektir. 

Bediüzzaman Hazretleri burada üç yüz seneyi birkaç manada kullanıyor. İlk olarak uzun bir zaman dilimi olarak kullanıyor. Münâzarât isimli eserinde ise kendisini anlayacak olan neslin zamanı olarak geçer ve kendisini anlamayan muhataplarını bırakıp üç yüz sonraya hitap eder. 18, 19 ve 20. Asırla gelen mağlûbiyet, baskılar, çaresizlik ve ümitsizliğin getirdiği peşin hükümlerden, izmlerden ve ideolojilerin at gözlüklerinden kurtulmuş neslin yaşadığı zaman. Ya da deneme yanılma ile İslâm’ın yüksek hakikatlerinden başka çarenin olmadığının görüldüğü bir dönem…

Asr-ı Saadet mahkemesi

Habeşli bir siyahînin ya da bir savaş esirinin dahi hakkını zayi etmeyen Adalet-i Mahza’nın tatbik edildiği bir Asr-ı Saadet. Ya da kırk kişi iken dünyaya meydan okuyan ve müntesiplerinden hususan peygamberlerin varisi olan âlimlerden aynı şeyi isteyen Asr-ı Saadet… 

Bediüzzaman Said Nursî bütün yazılarını Asr-ı Saadet mahkemesinde bu hassas ölçülerle hesaba çekileceğini dikkate alarak yazmıştır. “Ey felâket ve helâket asrının adamı gel...” denileceği muhasebeyi hiç aklından çıkarmamıştır.

İlerisi için ise bir zaman gelecek ki hakikî insaniyet tecelli edecek beşeriyet insaniyet-i Kübra olan İslâmiyetin yüksek hakikatlarına hususan adalet-i mahzasına akıl ve ilimle çok yaklaşacak. Bediüzzaman Hazretleri işte onlara da aynı esas ve prensipleri söyleyeceğini ifade ediyor.

Bekirağa Bölüğü’nün halefleri ve selefleri

Bu bölümde ayrıca Bekirağa Bölüğü denilen meşhur hapishaneden bahsediyor. İsminin Sultan II. Abdülhamid dönemindeki ilk hapishane müdürü olduğu nakledilen otoriter komutan Bekir Ağa’dan alıyordu. Ekseriyetle üst kademe devlet adamlarının hapsedildiği bir hapishaneydi. Hapishane hakkında öyle işkencelerden bahsedilirdi ki Bekir Ağa’dan herkes korkardı. Hatta sadrazamlar ve paşalar bile Bekir Ağa ile karşılaştıklarında saygıda kusur etmezlerdi. İleride eline düşme ihtimali her zaman mümkündü.

Bir dönem Sultan II. Abdülhamid ve ekibi hâkimdi,  hapishanede muhalifleri yatmıştı. Şimdi İttihatçılar ve Hareket Ordusu hâkimdi ve Sultan II. Abdülhamid’in sadık paşaları ve üst seviye bürokratları ve muhalifler işkenceden geçiriliyor ve birer birer idam ediliyordu. Mahkemenin kuruluş sebebi olan 31 Mart Vak’ası’nın sorumluları olarak kabul edilenler de unutulmuyordu. İngilizler İstanbul’u işgal ettiğinde ise Bekirağa Bölüğü’ne girme sırası ekseriyetle önceki dönemin hâkimleri yani ittihatçılardı. Partizanlık o kadar ifrat derecedeydi ki muhaliflerin bir kısmı ittihatçıların İngilizler tarafında Bekirağa Bölüğü’ne kapatılmasına sevinmişti. Hatta İngilizlerin teşvikiyle ihbarcılık başlamıştı. Enver Paşa da gıyabında idama mahkûm edilenler arasındaydı. Bediüzzaman Said Nursî ise particiliği tenkid ederek “Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.” demişti. (Sünûhat)

Gerçekte Bekirağa Bölüğü yeni bir sistem inşa etmenin merkeziydi. Güç merkezleri muhaliflerini ve ayak bağı olacakları oraya doldurarak diğerlerinin önünü açıyordu. 

Son oyunu, en dessas ve en mükemmel (!) şekilde İngilizler kurmuştu. Savaşa sebep olanlar gerekçesiyle tam bağımsızlık isteyen bütün üst seviye devlet adamı, komutan ve ilim adamlarını Bekirağa Bölüğü’ne hapsetmişti. Bediüzzaman Said Nursî de vur emriyle aranılanlardandı. İşgalciler kurdurduğu Divan-ı Harb-i Örfî ile yeni Türkiye’yi dizayn edecekti. İngiltere kuracağı yeni sisteme uygun olanların önünü açıyordu.

-DEVAM EDECEK-

Okunma Sayısı: 2729
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı