"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Âyetü’l Kübra insan, kâinat, kozmoloji tasavvurumuzu değiştirecek bir metindir”

21 Ekim 2021, Perşembe
ÂYETÜ’L KÜBRA RİSALESİ KONULU MASA ÇALIŞMALARI YAPILDI - 1

Ayetü’l-Kübra’yı çalıştılar

Risale-i Nur Enstitüsü tarafından düzenlenen Bediüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l- Kübra adlı eserini konu alan masa çalışması İzmit’te yapıldı. Yirmiden fazla akademisyen ve araştırmacının katıldığı çalışma online/yüzyüze olarak gerçekleşti. Bediüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l- Kübra Risalesi’nin çok yönlü olarak konuşulduğu masa çalışmasını Risale-i Nur Enstitüsü sekreteri Ahmet Dursun yönetti.

Âyetü’l Kübra’nın Bediüzzaman Said Nursî’nin itikad-ı küfriye olarak nitelediği inançsızlık akımlarının tamamını tahlil eden ve insanlığın ruhunu ve aklını esir alan ateistik fikirlere karşı verilmiş güçlü bir cevap ve bunları çürüten bir reddiye olduğunu söyleyen Dursun, eserin Allah ile insan arasındaki bağı koparan bilimsel yaklaşımlara karşı bu bağı tekrar kuran bir yaklaşıma ve metodolojiye sahip olduğunu belirtti. Âyetül Kübra’nın bir iman dersi ve tevhid mütalâası olduğunu belirten Dursun, Âyetü’l Kübra Risalesi’nin günümüz insanının en güçlü sorularından biri olan “insanın ve kâinatın yaratıcısı kimdir?” sorularına “Kâinattan Hâlık’ını soran bir seyyahın müşahedatı”yla, kâinatın bütün unsurlarını delil olarak sunan Tevhid eksenli bir ispat manzumesi olarak anlaşılmayı beklediğini ifadeyle çalışmanın bir çok farklı çalışmalara kapı aralamasını temenni ederek ilk sözü Prof. Dr. İbrahim Özdemir’e verdi. 

“Âyetü’l Kübra’yı Hermenötik bir okuma Denemesi” başlığı ile çalışmaya katılan Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Özdemir, sadece eserin mukaddimesiyle ilgili bir değerlendirme yapacağını, aynı yöntemle eserin tamamının incelenebileceğini söyledi.  Öncelikle hermenötik kavramının kökeni ile ilgili bilgi veren Özdemir, hermönetiğin (tevil/yorumbilgisi) özellikle pozitivist bilgi kuramının ve bilim anlayışının dayattığı bilimsel aklın egemenliğine karşı insanın yaşama biçimlerinin ürünlerine ve bilginin anlam-anlama, tarih, yorum, öznellik v.b gibi kategorilerine vurgu yapan bir anlayış olduğunu, İslâm geleneğinde bu kavramın te’vil ile karşılanabiceğini belirtti. 

Tarihî süreçte hermönetik alandaki gelişmeleri anlatan Özdemir, Alman Tarih Okulunun, hermenötik alanında yaptığı katkılardan bahsederek Alman filozof Heidegger ve talebesi Gadamer’in bu alandaki çalışmalarından kısaca söz  etti. 

Daha sonra Âyetü’l Kübra’yı Hermenötik bir okuma denemesi başlığı altında Said Nursî’nin bir bütün olarak anlaşılabilmesi hermenötik açıdan değerlendirilmesinin gerektiğini ifade eden Özdemir, Bediüzzaman’ın:

“Ben 60 sene evvel, bu zamanda hakikate ulaştıracak bir yol arıyordum. Yani bu zamanda sağlam bir iman ve itikat elde etmek, İ̇slâm’ı tam anlamak, menfi ve muzır [zararlı] çok cereyanların hücumunda sarsılmamak için kısa bir yol arardım. 

Evvelâ hükema mesleğine [felsefeye] müracaat ettim. Yalnız akılla hakikate ulaşmak istedim. Pek çok zorla iki defa hakikate ulaştım. Baktım beşeriyetin en dâhileri dahi yarı yolda kalmışlar, ancak bir-iki kişi sırf akılla hakikate ulaşabilmişler. O zaman dedim: ‘Beşerin en dâhilerinin gidemediği bir yol umuma tamim olamaz [umumîleştirilemez]’ diye o yolu terk ettim. Çünkü çok feylesoflar, hatta İ̇bn-i Sina, Farabî, Aristo vesaireleri yarı yolda kalmışlar. Ancak bir-iki kişi hakikate çıkabilmiş gördüm. O zaman anladım ki, beşerin en dâhilerinin çıkamadığı bir yol, bir meslek, umuma cadde olamaz. 

Sonra tasavvuf mesleğine müracaat ettim, tetkik ettim [inceledim]; gördüm ki çok nurlu, çok feyizlidir. Fakat azamî itina [dikkat] istiyor. Bu yolda ancak ehas-su’l-havas gidebilir. Bu da bu zamanda umuma yol olamaz 

Kur’ân’dan istimdat eyledim [yardım istedim]. Cenab-ı Hakk’a şükür Risale-i Nur ihsan edildi. Bu zamanın ehl-i imanına selâmetli, kısa bir tarik-i Kur’ânîdir.” sözlerine yer vererek yazarın yazma niyetinin ve amacının ne olduğunun bilinmesinin metni anlamak için önemli olduğunu belirtti. 

“Âyetü’l-Kübrâ’da müellifin niyeti nedir?” sorusuna “Bunu anlayabilmek için başvuracağımız ilk kişi müellifin bizzat kendisi, yani Bediüzzaman Said Nursî’dir. Kitabın kapağını açıp, müellife başvurduğumuzda, öncelikle bir uyarıyla karşılaşıyoruz. O da bu risalenin “çok ehemmiyetli” olduğudur. Adeta yol kenarlarında hayatımızı korumak ve güvenli bir yolculuk için konulan trafik işaretleri ve uyarı levhaları gibi, müellif kendiyle birlikte “kâinat seyyahıyla” yolculuğuna çıkacakları uyarma ihtiyacı hissediyor.

Bediüzzaman Said Nursî, daha sonraki bir mektubunda “ehemmiyetlidir” hususunu tavzih eder. İmam- Ali’nin, Celcelutiyye isimli eserinden yaptığı teville, İmam’ın bu kitaba işaret ettiğini belirtir: “O acip ve yüksek ve tevhidin hüccetü’l-kübrâsı ve el-âyetü’l-kübrânın bir alâmet-i kübrâsı ve bir tefsir-i âzamı olan risaleye “Âyetü’l-Kübrâ” namı veriyor. (Şuâlar, Sekizinci Şuâ, 890). Okuyucuya daha baştan okuyacağı risalenin isminin bile İmam-ı Ali tarafından verildiğini belirterek, dikkati çekilir. Bunu daha iyi anlamak içim bu risalenin yazıldığı döneme, Risalenin 1938 yılında yazıldığı dikkate alındığında müellifin bu endişesi daha iyi anlaşılabilir. Osmanlı devleti yıkılmış, yerine tamamen seküler, daha sonraları militanca seküler olarak tanımlanacak, bir sitem kurulmuştur. Yapılan siyasî ve kültürel inkılâplarla geçmişle tüm bağlar koparılmış ve inşa edilen yeni sistemde din eğitimine yer verilmemiştir. Aralık 1938’de Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel daha da ileri giderek, kendisini 1942 yılında ziyaret eden İngiliz bir diplomata dinden tamamen azade saf laik nesiller yetiştirmeyi hedeflediklerini; bunu da on yıl içerisinde başarmayı planladıkları söyleyecektir. 

Özdemir devamında, “Âyetü’l-Kübrâ, din ve dini olanla bütün bağları kesildiği ve eğitim sisteminde dini eğitime yer verilmeyen bir dönemde sürgünde yazılmıştır.” diyerek eserin dinî ve manevî değerler üzerinden yapılan tahribi tamir niyetini taşıdığını vurguladı. 

Âyetü’l-Kübrâ’nın hedef kitlesinin sadece ulema veya din muarızları değil, kendisinin ifadesiyle herkes,  bütün toplum olduğunu söyleyen Özdemir, “metnin anlaşılmasıyla ilgili olarak asıl zorluk da bundan kaynaklanmaktadır.” dedi. Özdemir sözlerine şöyle devam etti:   “Allah’ın varlığı, esması ve tevhid gibi konuları herkese aynı risalede anlatmak kolay iş değildir. Bu niteliğiyle Risale klâsik kelâm kitapları gibi sadece ulemaya ve eğitimli kişilere hitap etmiyor; tahsil şartı aramaksızın herkese hitap ediyor.”

“Nursî, zorluğa dikkat çeker çekmez, okuyucuyu kaybetmemek için Risaleyi okuyan hiçbir kimsenin “hissesiz” kalmayacağını söyler ve bir bahçe metaforuyla meramını anlatmaya çalışır. 

“Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” 

Bahçedeki meyveleri herkes boyunun ve elinin ulaştığı kadarıyla alabilecektir. Burada daha yüksekteki meyveleri koparmak isteyenlere kapı açık bırakılır. Gerekli malzeme ve araçlar (merdiven vs) sağlandığı takdirde daha yüksekteki meyveleri koparmak mümkündür. Ancak bu ek bir çaba ve yatırım gerektirir. Yani, meyveyi yemenin niyetiyle ilgilidir.”

 Mukaddime’deki Risalenin fehmini (anlaşılmasını) işkâl eden beş sebep üzerinde duran Özdemir, sıralanan gerekçelerin bize hermenötik daireyi hatırlattığını belirterek “Bu da müellifin bir metnin anlaşılmasının önündeki engellerin ve aynı metnin farklı okuyucuya farklı şeyler söyleyebileceğinin farkında olduğunu göstermektedir.” dedi.

Özdemir, Said Nursî’nin Risalenin anlaşılmasını zorlaştıran beş sebebi şöyle özetlediğini anlattı:

“Birincisi: “Ben kendi müşahedatımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sair kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım”. Buna göre yazarın maksadını tam olarak anlamak mümkün değil.

İkincisi, varoluşsal dini tecrübeyle ilgili olup, müellifin Allah, tevhid ve “ism-i a’zam” kavrayışı ve tecrübesiyle alâkalıdır. Bu varoluşsal tecrübeyle “tevhid-i hakikî a’zamî bir surette yazıldığından, meseleleri hem gayet geniş hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan herkes birden ihata edemez”. Burada yine bazılarının en azından anlayabileceğine kapı aralanmaktadır.

Tam da burada İbn-i Sina gibi bir dâhinin Aristoteles’in Metafizik kitabını kırk kez okumasına rağmen anlayamamasını; ancak Farabi’nin şerhini okuyunca anladığını hatırlamak gerekir.

Üçüncüsü: “Her bir mesele büyük ve uzun bir hakikat olması sebebiyle, hakikati parçalamamak için bazen bir sahife veya bir yaprak bir tek cümle olur. Bir tek delil hükmünde çok mukaddimat bulunur.” Bunun anlamı metni sabır ve teenniyle okumaktır. Metin ontolojiyle ilgilidir ve bu da gazete veya roman okur gibi okumakla anlaşılmaz. Müellifin başka bir vesileyle talebelerini ve okuyucularını bir kez daha “gazete gibi okumayınız” diyerek uyarması anlamlıdır.

Dördüncüsü: “Ekser meselelerinin her birisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduğundan bazen on, bazen yirmi delili bir tek bürhan yapmak cihetiyle mesele uzunlaşır; kısa fehimler kavramaz.” Bunu anlamak için yine merdiven konusuna dönüyoruz. Mantık’ı, özellikle de İslâm filozoflarının bu konudaki çalışmalarına ve kavramlarına hâkim olmadan Bediüzzaman Said Nursî’nin “delil, hüccet ve bürhan”la tam olarak neyi kastettiğini anlamak mümkün olmayacak.

Beşincisi: Kutsal zaman tasavvurudur. Seküler yeni dönem geçmişler bütün köprüleri yıkmış ve zamanı da kutsal ve manevi hiçbir boyutu olmayan bir kavrama indirgemiştir. Hasan Ali Yücel’in “on yılda dinsiz bir nesil yetiştirme” hülyasının temelinde bu anlayış var. Yeni nesil için zaman saatler, günler ve yıllardan ibaret olup; hiçbir manevî değeri yoktur. Batılılaşma sonucu saat ve zaman algımızın değişmesinin nasıl bir yıkım olduğunu daha 1921’lerde fark edenlerden birisi Şair ve yazar Ahmed Haşim’dir. 

“Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı” diyen şair, bunun tahrip edilmesiyle “Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz” der. 

Bunda dolayı Said Nursî’nin “Ramazanın feyziyle bu Risalenin Nurlarına mazhar olmaklığını” vurgulaması hem kendisi hem de okuyucu için anlamlıdır.  Zamanın manevî değerinin farkında olan yazar, okuyucunun eğitim yoluyla aldığı seküler zaman tasavvurunu değiştirmektedir. 

Kısacası, bazı filozoflar felsefe yapmayı “yolda olmak” olarak tanımlar. Bununla da ezelî hikmet arayışında olan hakikat yolcuları vurgulanır. Said Nursî, Âyetü’l-Kübra’da bir kâinat seyyahı olarak yola çıkar. Bizleri de bu yolculuğa dâvet eder. Her yolculuğun bir adabı ve hazırlığı olduğu gibi, bu “ehemmiyetli yolculuğa” çıkacaklara müellif olarak bazı uyarıları vardır. Bu uyarıları dikkatle okuduktan ve üzerinde düşündükten sonra yola çıkıp-çıkmamak okuyucuya bırakılmaz; okuyucu yolculuğa çıkmaya teşvik edilir. Zira dâvet “ezan” örneğinde olduğu gibi İslâm’ın şiarıdır.

—DEVAM EDECEK—

Okunma Sayısı: 1643
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı