"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

BEDİÜZZAMAN: BEN DİNDAR BİR CUMHURİYETÇİYİM

11 Aralık 2011, Pazar
Said Nursî, cumhuriyet karşıtlığı suçlamasıyla da yargılandığı Eskişehir Mahkemesinde kendisini “dindar cumhuriyetçi” olarak niteleyip, bunu İslâmî kaynaklarla açıklayan bir insan.
Kur’ân ve M. Kemal
MİLLî günlere rastlayan Cuma hutbelerinde, hattâ kandil gecelerinde minber ve kürsülerde okutturulan hutbe ve duâ metinlerinde metazori M. Kemal’e duâ ettirme dayatması devam ededursun.
Ve herhangi bir camide “kazara” Atatürk adı zikredilmeyince, medyanın jurnalci refleksleri harekete geçirilerek ya manşetten ya da özel olarak bu işlere tahsisli çalışan köşelerden bu “cürüm”ü işleyen hocaları ihbar mekanizması amansız şekilde işletilegelsin...
M. Kemal’in dine bakışıyla ilgili olarak öteden beri bilinen, ama maksatlı olarak gizlenip örtbas edilen ve dahası tam tersi bir imaj meydana getirmek için aksi yönde propagandalar yapılan bilgileri teyid eder nitelikte yeni yeni belgeler ortaya çıkıyor.
Bunlardan biri, 1932-33 yıllarında ülkesini Ankara’da temsil eden ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in, Atatürk’le din konusunda yaptığı özel sohbetle ilgili izlenimlerini yazıp Washington’a gönderdiği rapor. (Musevî yazar Rıfat N. Bali’nin tercüme edip Toplumsal Tarih dergisinde yayınladığı raporun tam metni 6.9.06 tarihli Radikal gazetesinden iktibasen, ertesi gün Yeni Asya’da çıktı.)
Bu görüşmede Büyükelçiye “ruhban sınıfı” olarak nitelediği; şeyhülislâmı, medreseleri, şer’î mahkemeleri, kadıları ve dervişleri içeren yapıyı lağvetme kararını açıklayan M. Kemal, Türkçe Kur’ân ısrarını “Türk halkı uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duâların gerçek mânâsını anladığı zaman tiksinecek” iddiasına dayandırıyor.
Ve iman gözlüğüyle okunduğunda diğer sûre ve âyetler gibi birçok hikmetli mânâ, mesaj ve şifreler içerdiği görülecek olan Tebbet Sûresini bu iddiasına örnek gösteriyor.
Büyükelçi ise Atatürk’ün Türkçe Kur’ân’ı teşvikteki bu ısrarlı tavrını “Kur’ân’ı Türkler arasında gözden düşürme” niyetine bağlıyor.
Bu izlenimin, Millî Mücadele kumandanlarından Kâzım Karabekir’in M. Kemal’den naklettiği sözlerle örtüştüğü ve onu tamamladığı son derece açık.
Bütün bunları üst üste koyduğumuz zaman ortaya çıkan portre son derece açık ve net.
Halil Berktay’ın “Dindar değildi, camide namaz kıldığına da rastlamıyoruz;” Doğu Perinçek’in “Doğanın üstünde hiçbir varlık tanımıyordu;” Erdoğan Aydın’ın “Ateist olduğunu düşünüyorum,” Ayşe Hür’ün “Dini modernleşmenin en büyük engeli olarak görüyordu” sözleriyle yaptıkları M. Kemal tarifleri de (Radikal, 7.9.06) bu portreyi tanımlıyor.
 
 
Bediüzzaman: Ben dindar bir cumhuriyetçiyim
 
İNKILÂP KUSURLARI

Bediüzzaman, tek parti devrinin sonlarına doğru, vaktiyle İçişleri Bakanlığı da yapmış olan CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a yazdığı mektupta “medeniyet hesabına mukaddesatı çiğneyen usulleri muhafaza ve üç-dört şahsın inkılâp namında yaptıkları icraatı esas tutma” tavrından artık vazgeçilmesi ve inkılâpların icbarıyla yapılan tahribatların “bilhassa an’ane-i diniye hakkında” tamirine çalışılması gereğini ikaz ediyordu (Emirdağ Lâhikası, s. 377).
Tahribatın bazı örnekleri, Afyon mahkemesine sunulan bilirkişi raporunda şöyle sıralanıyor:
Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması; İslâmiyet yerine milliyet esaslarının konulması; tesettürün kaldırılması; şapka giyilmesi; Latin harflerinin Kur’ân harfleri yerine cebren kabulü; Türkçe ezan ve kamet okunması; mekteplerde din derslerinin kaldırılması... (Şuâlar, s. 673)
Said Nursî, tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması yerine, mekteplerle ortak bir müfredat çerçevesinde ıslâhını öngörüyordu. Tevhid-i tedrisatı bu anlamda gündeme getiren de o idi. Ama “öğretim birliği” tamamen yanlış bir laik temele oturtulurken, kapatıldığı zannedilen tekke, zaviye ve medreseler ise, büyük ölçüde eski arızalarıyla beraber yeraltına itilmiş oldu.
Hâlâ bu durumun sıkıntılarını yaşamaktayız.
“Din yok, milliyet var” sloganıyla, İslâmın yerine milliyetçiliğin ikame edilmek istenmesi de, mâlûm etnik gerilime ve buradan beslenen terör belâsına yol açtı.
Tesettürün hedef alınması ise hem toplumsal bir huzursuzluğa sebebiyet verdi, hem de yozlaşmayı beraberinde getirdi.
(Nitekim 30’lu yılları hortlatma hevesiyle başlatılan 28 Şubat sürecinin şiddetlendirdiği tesettür yasağı, yol açtığı bilumum olumsuz sonuçlarla ortada...)
Aslına bakılırsa, Bediüzzaman’ın “tahribatı tamir” çağrısı, çok partili demokrasiye geçilmesiyle birlikte tedricen mâkes bulmaya başladı.
Meselâ Türkçe ezan ve kamet uygulaması kaldırıldı. Mekteplerde din dersleri tekrar konuldu. İlk başlarda, uğruna bazı insanların darağaçlarında sallandırıldığı şapka devrimi iyice tavsadı. Bey, paşa gibi ünvanları kullanma yasağı tümüyle tedavülden kalktı. Rakam ve harf değişikliği yerleşti, ama vaktiyle Kur’ân harflerine uygulanan şiddetli yasak da gerilerde kaldı.
Toplum resmî veya dinî nikâh ikilemi yaşamadı. Çünkü nikâh için dinin aradığı “eşlerin rızası, şahit ve ilân” şartları resmî prosedürde de karşılanıyor. Buna mukabil, miras ve taaddüd-i zevcat gibi konularda pozitif hukuk dinin getirdiği düzenlemeden ayrılan konumunu sürdürüyor, ama uygulamada hangisi ağır basıyor?
Gerçek şu ki, tepeden inme yöntemlerle yürürlüğe konulan toplum mühendisliği projeleri hiçbir zaman başarılı olamıyor. Kalıcı neticeler ortaya koyamıyor. Ve dayatmalar ters tepiyor.
Yol açtıkları çatışma, gerilim ve travmalar ise toplum bünyesinde derin hasarlar oluşturuyor.
Said Nursî, “inkılâp kusurlarının düzeltilmesi ve tahribatın tamiri” çağrısıyla, bu hasarları giderme, yaraları sarıp tedavi etme ve toplumu tekrar sağlığına kavuşturma çaresini gösteriyor.
İnkılâplar için ilk olarak Menderes’in yaptığı “halka mal olanlar-olmayanlar” tasnifi, bu çağrıya kulak veren bir sağduyuyu seslendiriyor.
Ve Türkiye bu sağduyunun gereğini bekliyor.

SAİD NURSÎ DİNDAR CUMHURİYETÇİ
Mâlûm çevrelerce Bediüzzaman ve talebelerine öteden beri yöneltilen klişeleşmiş bayat ithamlar birkaç maddede yoğunlaşıyor.
Bunlar “Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı, laiklik ve devrim karşıtlığı” olarak özetlenebilir.
Tarikatçılık, Kürtçülük, bölücülük gibi diğer bazı ithamlar da var, ama işin esası bu özette.
Tabiî, meseleyi böyle şablonlara oturtarak, şapla şekeri karıştıran; saptırma, çarpıtma ve demagojilerle sonuç almaya çalışan iftiracı linç tavrı, Bediüzzaman’ın hukuk ve mantık temeline dayalı güçlü müdafaalarıyla püskürtülmüş.
Said Nursî, sağlam duruşundan hiçbir taviz vermeksizin iftiraları çürütmüş ve tek parti diktası döneminde idamı talimatıyla yargılandığı mahkemelerden beraat kararları alarak çıkmış.
Onun için, o şartlarda bile sonuç alınamayan asılsız suçlamaları 21. yüzyıl Türkiye’sinde gündeme getirmek, sahiplerini gülünç ve zavallı duruma düşürmekten başka bir netice vermez.
Ancak papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duran mâlûm güruhun ezberini bozup meseleleri vuzuha kavuşturmak için, bazı şeyleri farklı bir yaklaşımla tekrar yorumlamakta fayda var.
Bunlardan biri Atatürk’le cumhuriyeti özdeşleştirip, bunun üzerine bina edilen demagojiler.
Oysa, tıpkı Atatürk milliyetçiliği tabiri gibi, Atatürk cumhuriyeti ifadesi de yanlış. Bu tür kavramlar kişilere endekslenerek tanımlanamaz; böyle tanımlar hukuken de geçerli olmaz.
Ve Said Nursî, cumhuriyet karşıtlığı suçlamasıyla da yargılandığı Eskişehir Mahkemesinde kendisini “dindar cumhuriyetçi” olarak niteleyip, bunu İslâmî kaynaklarla açıklayan bir insan.
Kendi ifadelerinden okuyalım:
“Orada (Eskişehir mahkemesinde) benden sordular ki: ‘Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?’ Ben de dedim: ‘Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hulâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim.’ Benden sordular, ben dedim:
‘Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.’
Sonra dediler: ‘Sen selef-i salihîne muhalefet ediyorsun.’
Cevaben diyordum: “Hulefe-i Raşidîn (Dört Halife) hem halife, hem reis-i cumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye (hayatta iken Cennetle müjdelenen on Sahabeye) ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.” (Şuâlar, s. 570-1)
Said Nursî’nin M. Kemal’in icraatları karşısındaki tavrı da belli.
Bunu saklamaya da, tersini iddia edip “Said Nursî’nin Atatürk’le ihtilâfı yoktu, birlikte çalıştılar” diyerek gerçeği çarpıtmaya da gerek yok. Ancak Bediüzzaman’ın orijinal ve farklı yönü, mücadelesini fikir zemininde, sivil platformda ve barışçı yöntemlerle vermesi. Nitekim Şeyh Said’in “Bize katıl” teklifini reddetmesi bundan.
Bediüzzaman’ın bu red cevabını verirken gösterdiği gerekçeler, “Din elden gidiyor” gerekçesiyle çıkarılan isyanların yeni rejimi daha da radikalleştirip keskinleştirdiğini, böylece mâkul ve mutedil bir denge çizgisinde buluşma ihtimaline imkân vermediğini ima ediyor.
Ama kendisi hayatı boyunca bu çizginin yakalanması için samimî gayretlerini sürdürüyor.

Neden Salâhaddin Eyyûbî?

Said Nursî, M. Kemal’e “Napolyon’u değil, onu örnek al” dediği İslâm kahramanı, Kudüs fatihi Salâhaddin Eyyûbî’yi eserlerinin farklı yerlerinde de sık sık takdirle zikreder.
İstiklâl şairi Âkif’in de “Çanakkale şehitleri” şiirinde “Şarkın sevgili sultanı” olarak andığı bu büyük insanı ne yazık ki yeterince tanımıyoruz.
Oysa onun şahsiyetinde bütün nesillerin örnek alması gereken çok güzel hasletler mevcut.
Bediüzzaman’ın “ittihad-ı İslâmdaki selefleri” arasında saydığı Namık Kemal’in Salâhaddin Eyyûbî için yazdığı biyografiden bazı örnekler:
* Bundan 700 sene evvel vücuda geldi. Ve zuhuru, İslâm ahlâkının bozulması cihetiyle zulüm ateşinin Asya’yı harap ettiği zamanlara tesadüf etti. Bununla beraber, hareketi o derece hakîmane ve adaletperveranedir ki, bugünkü zamanda, hattâ bundan 700 sene sonra yeniden hayata gelerek bir hükümetin başına geçmiş olsa, yine vaktinin en büyük padişahlarından biri olabilir.
* Çünkü hükümetin asıl gayesini müdrik olduğu gibi, görev ifasını insanlık gereklerinin en önceliklisi olarak bildiğinden, tam bir mücahede ile nefsânî arzularının tamamına galebe ederek, saltanat tahtında bir mücessem adalet kesilmişti.
* Makam ve ikbalin gereklerinden sayılangurur ve kibirden o derece nefsini tecrit etmişti ki, hiçbir tavrında, hattâ elbisesinde bile, adalet bayrağı altında himayesine sığınan fertlerden fark olunmaz; kibarlık ve vakarı ile müşfik muamelelerine bakılınca, tebaası arasındaki bir sultan değil, akrabası içindeki bir aile reisi sanılırdı.
* Himmetini en ziyade af ve merhamete sarf ettiği için, en büyük tehlikeler içinde ve en mühim hadiselerle uğraştığı zamanlarda yine mazlumların feryadına yetişmekten uzak kalmadı.
* Akkâ kuşatmasında bir gün harp hazırlıkları ile çok meşgulken çadırının kapısında yardım isteyen bir kadının, ondan aldığı “Yarın gelsin, işini görürüz” cevabı üzerine, “Madem Allah’ın kullarını yarına salarsın, niçin üzerimizde sultanlık iddia ediyorsun ve memleket fethiyle uğraşıyorsun?” diye feryat ettiğini işitince, derhal harp tedbirlerine ara verip çadırından çıkarak o mazlûme kadının işini gördü ve hakkını verdi.
* Bir sebepten dolayı kendisini şeriat mahkemesine davet eden bir Ermeni ile yan yana ayakta durarak muhakeme olunduktan ve dâvâsını kazandıktan sonra “Allah’ın emirlerine itaatime gösterdiğin güvenin mükâfatıdır” diyerek hasmına birçok ikram ve ihsanlarda bulundu. (Münâzarât’taki “Medar-ı fahriniz olan Salâhaddin Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası” ifadesiyle kast edilen olay bu olsa gerek.)
* İslâmdan olan rakipleri şöyle dursun; anlaşmaların bozulmasını vecibe sayan ve ellerine geçirdikleri Müslümanların idamını büyük sevap hükmünde tutan Haçlılara karşı misilleme ve intikam gibi muamelelere tenezzül etmeyip, hasmane hareketlerinde dahi şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) adl ü ihsanından asla ayrılmadı.
* Mülkünün gelirleri dışında Fâtımiye hilâfeti, Atabey saltanatı ve Kudüs hükümeti gibi üç büyük devletin birkaç asırdır çalışa çalışa biriktirdikleri hazinelere malik olduğu halde, bütün ömründe askerce geçinerek, zarurî ihtiyaçlar ve harp âletlerinden başka birşeye para harcamamışken, vefat ettiğinde bir altın ile bir gümüş sikkeden başka birşey bırakmadı. Hattâ Akkâ’nın imdadına geldiği zaman on bin ata malik olduğu halde, fazla cömertliği neticesinde, arası bir ay geçer geçmez binecek hayvan bulamadı.
* Askerliğe gelince, Salâhaddin, iftihar vesilesi olan başarılarında insan kudreti sınırlarının en son noktasına kadar varan kahramanlardandır.
Evet, hayatı birçok sinema filmine de konu olan Eyyûbî’nin saymakla bitmeyen ve örnek alınması gereken yüksek seciye ve hasletlerinden bazıları bunlar. Devamı, Namık Kemal’in kaleme aldığı söz konusu kitapçıkta. (Bilvesile, N. Kemal’in eserlerinin tekrar neşrinin büyük bir hizmet olacağı inancımızı belirtelim.)

YARIN:  KURTULUŞ SAVAŞI EZAN TÜRKÇE OKUNSUN DİYE Mİ YAPILDI?
 
Kâzım Güleçyüz
Okunma Sayısı: 6113
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • adem tekle

    11.12.2011 00:00:00

    siz değerli yeniasya camiasını bu yazı dizisi için tebrik ediyorum üstadımın ben dindar bir cumhuriyetciyim dediği o zor zamanlarda islamiyetle cumhuriyeti mustafa kemal atatürkün zamanında en iyi bir şekilde yorumladığı için üstadımı bir kez daha alkışlıyorum sizin vesilenizle

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı