"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Güçlü hukuk sistemi birçok sorunu çözer

10 Haziran 2019, Pazartesi 00:33
Sorunlar biraz da ulus devlet anlayışının diğer kültürleri dışlayan tabiatından kaynaklanıyor. Güçlü bir hukuk sistemi fertlerin hak ve hürriyetlerini gerçekten koruyan bir yönetim anlayışı birçok sorunu kolaylıkla çözecektir.

Prof. Dr. İlyas Doğan “Adalet ve Liyakat” Semineri - 3

***

Moderatör: AB, bir süre önce Türkiye’ye şunu söylemişti: Anayasanızın başlangıcında ve diğer bazı hükümlerinde yer alan ve ideolojik devlet yapısını kuran hükümleri demokratik olanlarla değiştirmeden, Kemalizm’i Anayasadan çıkarmadan AB’ye girmeniz mümkün değil. Bu ikazdan sonra yöneticilerimiz gereğini yapmak yerine yüzünü AB’den başka yönlere dönmeyi tercih ettiler. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Prof. Dr. Doğan: Evvelâ, Anayasalar tesadüfî metinler değildir. Toplumların tarihlerinin bir özetidir. Zaman zaman bu özete müdahale etmek gerekir. AB’nin bu talebi kısmen yerinde görülebilir. İsabetli önerilere açık olmak lâzım. Ama bunu talimatları yerine getirmek şeklinde de anlamamak lâzım.

Her şeyden önce coğrafyadan kaynaklanan zorluklar var. Komşularımızdaki siyasî buhranların bize sıçramasına yol açabilecek hatalara düşmemek gerekiyor. Etnik temele veya mezhepçiliğe dayalı olarak sorun çözmeye çalışmak eninde sonunda hüsranla sonuçlanır. 

Burada tarihi iyi okumak gerekiyor. Bunu yaparken bir imparatorluk bakiyesi olduğumuzu da unutmamak gerekir. Bir kere bütün kültürleri ve dilleri aynı ölçüde korumak gerekiyor. Böyle bir yaklaşım ulusal bütünlüğümüzü güçlendirir. Ama ileriye dönük ayrılık tohumları da atmamak gerekir. 

Ben bu konuya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki özgürlük anlayışı ile yaklaşılması taraftarıyım. Yani farklı olduğunu düşünenlere bireysel olarak bu farklılığını sürdürecek imkânları açık tutmak gerekir. Kimse kendi ana dilini veya ailesinin mezhebi veya dinî inancını terk etmeye zorlanmamalı. 

Ancak Avrupa Birliği’nin bize tavsiye etmeye çalıştığı federasyon gibi önerilere karşı dikkatli olmak gerekir. Sorunlar biraz da ulus devlet anlayışının diğer kültürleri dışlayan doğasından kaynaklanıyor. Güçlü bir hukuk sistemi bireylerin hak ve özgürlüklerini gerçekten koruyan bir yönetim anlayışı birçok sorunu kolaylıkla çözecektir.

Unutmayalım, Osmanlı yıkıldı, ama onun yerine kurulan yönetimlerin vatandaşları Osmanlı zamanındakinden daha saygın bir durumda değildirler. Alın Filistin’i, Irak’ı, özellikle Suriye ve Yemen’i, hatta Libya’yı. 

Moderatör: Bizim Anayasamızın 42. maddesinde yer alan ve eğitimin bütün kademelerde Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda yapılmasını emreden hükme benzer bir hüküm AB üyesi ülkelerin Anayasalarında var mı? Onlar ihtiyaç duymuyorsa biz neden ihtiyaç duymuş olalım.

Prof. Dr. Doğan: Aslında her anayasada ortaya çıkışında rol oynayan tarihî mesajlara rastlanabilir. Ama bu bir ideolojik dikte şeklinde pek olmaz. Elbette bu bize 12 Eylül darbesinin bir armağanı. İdeolojilerin toplumun dokusunu ve kalitesini bozan, fertleri olduğundan farklı görünmeye zorlayan, bir tür münafıklaştıran bir yönünün olduğu açık. İnsan doğasını zorlamazsanız mesele hallolur. Sonuçta kimse Anayasada yazdı diye Atatürkçü olmuyor. 

Moderatör: Hükümet kanun tekliflerini hazırlarken bunca üniversitenin hukuk fakültelerine ve hocalarına soruyor mu? Sormasa bile hukukçular hükümeti ikaz ediyor mu?

Prof. Dr. Doğan: Evet henüz toplumsal cesaret ortaya çıkmadı. Konuştuğum Yargıtay Üyesi dostlarımız ikili sohbetlerde söylediklerini kamuoyu önünde söyleyemedikleri gibi kararlarına da yansıtamıyorlar. Aynı durum elbette maalesef hukuk fakülteleri için de kısmen geçerli. 

Her ülkede siyasî iktidar yargıya bazı mesajlar verir, ama bunlar genellikle dış politika ve ortak toplumsal yararla ilgilidir. Bizde ise siyaset kurumu yargıyı ülkenin iç meselelerinde kendi iktidarını takviye etmek amacıyla yönlendirmeye kalkıyor. 

Ha, tek günahkâr da iktidar değil. Hâkim, savcı takımının bazıları da hem mazisinde hem de maalesef günümüzde kirli işlere giriyor. Gerçekleri tam olarak belki ilerde anlayacağız, ama görünen kadarıyla bilhassa proje dâvâlar, ayak oyunlarıyla rakipleri saf dışı etmek amacıyla yapılanlar adalete olan güveni yok ediyor. 

Yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını zedeleyen her adım, bundan belli bir süreyle yararlananlar dahil herkese zarar verir. Bu dediğimin doğru olduğunu 28 Şubat 1997 post modern darbesinden günümüze kadar yargının içine düştüğü maceralar ve keyfiliklerden anlayabilirsiniz. Herkes nöbetleşe zulme uğruyor. Bu kısır döngüden kurtulmak ve başarılı yönetimlerde olduğu gibi hukukun üstünlüğünü tesis etmek gerekiyor.

Her ne olursa olsun, siyasî veya idarî yöneticilerin yargıya ait meselelerde fikir beyan etmelerini son derece yanlış buluyorum. Bu tür tutumlar uluslar arası alandaki itibarımıza da zarar veriyor. Hukuk devletinin söz konusu olmadığı kanaatini uyandırıyor. Bu defa doğru kararların da değeri kalmıyor. 

Devlet aleyhine işlenen suçlarda da aynı durum söz konusu oluyor. Hâkimlerin önüne gelen herkese ceza verdiği gibi bir algı oluşuyor. Halbuki suçlu kim ise ceza da ona verilmeli. Masumu korumak suçluyu cezalandırabilmekten önce gelmeli. 

Meselâ 2010 KPSS kopya soruşturmasını ben yapmıştım. O zaman benim sınavın iptalini istememe şiddetle karşı çıkan üst yöneticiler oldu. Ama sonuçta yıllar sonra benim kaleme aldığım rapor iddianame olarak kullanıldı. Çünkü ben konuya hukuk kuralları açısından bakmıştım. O dönemde “sınav iptal edilmesin” deseydim çok hoşa gidecekti. Ama bugün o kararı açıklayamazdım. Ancak hukuku uyguladınız mı kimse size “neden böyle karar verdin” diye sormaya cesaret edemez. 

Yargının bağımsızlığı toplumsal huzur için çok, hem de çok önemlidir. Bir Alman bakan bir gazetenin editörünü aradığı için eleştirildi ve istifaya zorlandı. Bizde ise siyasetçi yargı meseleleri hakkında uluorta konuşuyor ve bu düzenimizi de imajımızı da bozuyor. 

Bu tür uygulamalar devletleri yüceltmez. Aksine güçsüzleştirir. Çünkü bu şekilde haksızlığa uğrayan insanlar bir şekilde kendilerini güçlü hissettiklerinde nasıl bir zarar vereceklerini kestirmek zordur. Devlet hukuku uygulamak zorundadır. Uygulamazsa varlık sebebi anlamsız hale gelmiş olur. 

Moderatör: Avrupa için deniliyor ki “dinleri var işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi”. Biz nerelerde hata yapıyoruz ki onların elde ettiği sosyal düzeni elde etmeyi başaramıyoruz? 

Prof. Dr. Doğan: İstikrarlı dediğimiz gelişmiş ülkelerde devlet yetkisi kullanan ve hata yapanlar bedelini ödüyor. Bizde sürekli vergi affı, yargı affı, imar affı gibi uygulamalar adalete ve hukuk düzenine olan güveni sarsıyor. Şimdi toplumda bir beklenti var. Nasıl olsa cumhurbaşkanı seçimi döneminde 2023’te bir genel af çıkacak diyerek işlenen bazı cinayetlerin olduğunu tahmin ediyoruz. Bu kısır döngüden kurtulmamız lâzım. 

Moderatör: Bizim gibi ülkelerde devlet keyfi davranmaya çekinmiyor. Bir de “beka sorunu” ve düşman korkusu gibi korkutucu şeyler devreye girince adaletsizlikler daha da yaygınlaşıyor. Bu bir çelişki değil midir?

Prof. Dr. Doğan: Bir devletin asıl gücü, o devleti oluşturan toplumun devlete verdiği güçlü destekle ölçülür. Vatandaş yöneticilere ne kadar yüksek oranda gönül rızasıyla itaat ediyorsa o devlet o oranda güçlüdür. Buna karşılık otoriter rejimlerin ortak özelliği devreye girer. Topluma bir mazeret sunarlar. Beka sorunu derler, başka şeyler derler ve adaletten ayrılmayı kendilerince gerekli hale getirirler. 

“Ben toplumu yönetemiyorum” demesi gerekenlerin bunu demek yerine “beka sorunu var” demeleri bir saptırmadır. Ben Türkiye’nin bir beka sorunu olduğunu düşünmüyorum. On beş Temmuzda olanları göz önüne getirdiğimizde bu toplumun gerektiğinde devleti yöneticilere bırakmayacak kadar da işine sahip çıkan ciddî bir toplum olduğu anlaşıldı. Türkiye bilhassa Suriye politikasında kendi hatalarından dolayı kendisini zora soktu, sonra da buna mazeret olarak sığınıyor. 

Hukuk sisteminiz sağlamsa, toplumla devlet arasında sağlıklı bir iletişim varsa, beka sorunu neden olsun ki? Olsa bile bu durum seçimlerde yöneticiyi eleştirmeyi ve değiştirmeyi neden engellesin ki? 

Bence Türkiye şu anda bir ara rejim döneminden geçiyor. Çünkü yöneticiler için anayasa bağlayıcı gibi gözükmüyor. İki üç sene içinde sistemini yeniden gözden geçirmek ve değiştirmek zorunda kalınacağını düşünüyorum. Bir devlet bu şekilde yürüyemez. Elinizde bir sopa varsa bu sopayı sürekli havada tutamazsınız. Daha önceden devlet, buğzunu Kürtlere yöneltmişti ve Kürt olmayanlar üstüne alınmıyordu. Şimdi ise devlet buğzunu toplumun daha geniş bir kısmına en az yüzde ellilik kısmına yönetmiş durumda. Duygudaşlık yani empati yapılmadan bu sürdürülemez. 

Gönül arzu eder ki başka ülkelerin yakın tarihte yaşadıklarından ders alalım ve kendimizi bir şekilde düzeltelim. Böyle gitmesi ve bu durumun uzun sürdürülebilmesi pek mümkün görünmüyor. Her sabah “acaba bugün hangi dış güç ya da iç düşman ne yapacak” diye uyanmak başlı başına ruhsal sağlığı bozucudur. Aslında bu tür düşman ve tehdit atmosferi en çok da yöneticilerin hatalarını açıklama zorunluluğunu arka plana iter. Yani keyfi bir yönetimin olağanlaşmasına hizmet eder.

Moderatör: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’de hukukun gidişatına katkısı olacak mı, ne yönde olacak? 

Prof. Dr. Doğan: Bendeniz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konusunda hayli çalışması olan bir akademisyenim. Bu mahkemenin çalışma biçimi ve kapasitesi sebebiyle kısa vadede çok şey beklememek lâzım. Ama eninde sonunda onun da katkısıyla Türkiye hukuka geri dönecektir. Burada asıl unsurun iç dinamiklerimiz olduğunu unutmamamız lâzım. Politik yaklaşımların da olabileceğini de hesaba katmak lâzım. 

AİHM de devlet yargısı gibi bizim için var olan bir mahkeme. Dolayısıyla devletin hatasını düzeltmek hususunda iç yargı yeterli değilse ancak o takdirde devreye girebilir. 

Fakat asıl olan kendi yargı düzeninizin haksızlıkları gidermesidir. Kendi yargınız işini doğru yaparsa herkes rahatlar. Vatandaş da yönetici de rahatlar. Ancak her şeyin parti tarafından işgal edildiği bir düzende bunu başaramazsınız.

Moderatör: Bu sene Yeni Asya’nın ellinci yılı. Siz Yeni Asya’yı öteden beri bilen ve uzaktan da olsa takip eden bir akademisyensiniz. Yayın politikası ve duruşu hakkında ne söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Doğan: Yayıncılığı kurum olarak bu kadar uzun süre ve istikrarla sürdürmek çok önemli ve değerli. İyi bir frekansı takip ediyorsunuz. Ben bazen Yeni Asya’da çıkan bazı yazıları ve dizileri sosyal medyada da görüyorum. Toplumun farklı kanallardan fikirlere erişebilmesi lâzım ki nefes alabilsin. 

Türkiye’de şu anda geçerli olan egemen mantık yani “benimle olmayan kötüdür, haindir” yaklaşımı yanlış bir anlayıştır. Herkesi bununla itham ederseniz bir süre sonra bunu hiç kimse üzerine alınmamaya başlar. Gerçekten bu ülkeye ihanet edenler de olabilir. Ama siz rastgele insanları bu kategoriye sokarsanız kimse sizin sözünüzü ve hükmünüzü ciddiye almaz. 

O bakımdan Yeni Asya’nın bilhassa hukuka ve adalete ve devlete ve siyasete dair sorunları dile getirmesi ve özgün çözüm yılları sunması değerli bir duruş. Özellikle şu ortamda, son birkaç yılda, farklı ses anlamında zaten çok az yayın varken Yeni Asya’nın da bu yayınlardan biri olması, çok kıymetli.

-SON-

Okunma Sayısı: 853
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı