"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yeni Asya, diyeceklerini lisan-ı münasiple söylüyor

23 Aralık 2018, Pazar
“Lisan-ı münasip diye bir kavram vardır. Biz o kavramı genelde uygulamıyoruz. Biz söyleyeceklerimizi genellikle lisan-ı münasiple söylemiyoruz. Yeni Asya ise lisan-ı münasiple söylemeye dikkat ediyor ve devamlı o üslûp içinde yürümesinde fayda var. Eleştiriyi ve hatta ağır eleştiriyi bile muhatabı rahatsız ve rencide etmeden, onu hasım haline getirmeden uygun üslûpla söylemek bir sanattır.”

Prof. Dr. Sacid Adalı’nın Risale-i Nur Estitüsü Ankara Şubesinde verdiği “Adalet ve Liyakat” konulu seminerinden notlar- 3

***

Moderatör: Üniversitede Hukuk Fakültesi dekanı olarak ekibinizle birlikte hazırladığınız bir anayasa tasarısı taslağı vardı. Bu gayretler ve verimsizliği hakkında ne düşünürsünüz?

S.  Adalı: Anayasa tasarımızda ideolojik bir bakış açısı yoktu. İnsan hak, hürriyet ve şerefini temel alan pratik ve kısa bir anayasa teklifi idi. Meclise iki defa çağırıldık, fikirlerimizi sözlü olarak da ifade ettik. İlk hazırlayan olduğumuz için teşekkür ve tebrik aldık. Hatta TBMM Anayasa Komisyonunun bazı maddelerimizi önemsediğini duyduk.

Ama maalesef sonradan o olumlu hava dağıldı, emekler neticesiz kaldı, her şey kadük oldu. Komisyon çalışmaları da yarım kaldı. Yeni bir anayasa istemek ve elde etmek için çalışmak bugün de siyasetçilerin ve anayasa hukukçularının boynunun borcu.

Moderatör: Üniversitelerin sessizliği hakkında ne düşünürsünüz? “Konuşan Türkiye” sloganına yeniden ihtiyacımız var mı?

S. Adalı: Elbette var. Burası demokratik bir hukuk devleti. Fakat nezaket çerçevesinde, legal sınırlarda, hakaret etmeden, öfkelenmeden, hiddete, şiddete yaklaşmadan sözlerimizi söylememiz gerekir. Herkes araştırıyor, inceliyor, düşünüyor, ama bazen ifade etmekten imtina ediyor. Sebebini herkes kendi dünyasında takdir edecek. Şiirdeki gibi “serviliklerde sükûn” iyidir de demokrasilerde bu, sükûta dönmemeli.

Moderatör: Anayasalarda kul hakkı kavramına yer verilmesi gerektiğini sık sık söylediniz. Eleştiri de aldınız. Neden bu kavramı gündeme getiriyorsunuz?

S.  Adalı: Kendimizde, öz kültürümüzde var olan bir kavram, bir değer kul hakkı. Bizim için en değerli şey. Kul hakkı ödenmez. Allah her günahı affedebilir, lâkin kul hakkını mağdur kişi affetmedikçe Allah da affetmez.

Biz bu kavramı kullanmakta ısrarlıyız. Ne kadar hak ve hukuk varsa, basın, seyahat, toplantı hürriyeti, konut dokunulmazlığı ve saireyi kaldırın, onun yerine “kul hakkı yemeyin” emriyle düşünce ve ifade hürriyetini anayasaya koyun yeterlidir. Milletimiz bu çok bildik kurala kanunlarda yazan teknik kavramlardan çok daha fazla itibar eder. Kul hakkını anayasaya yazmak bize bir şey kaybettirmez, bilâkis çok şey kazandırır. Kısa ve öz bir tariftir. Hem de insanı insana kul yapmaz. İnsanı insan ve devlet karşısında hak sahibi yapar.

Moderatör: Demek kul hakkı meselesi önemli. Bu konudaki bozulmanın en önemli sebeplerinden biri sivil ve resmî din adamlarının nasihatlerinin yeterli olmaması ya da yeterince tesir etmemesi. Camilerde ve diğer sohbet mekânlarında Hacerülesved’e gidip onu öpmenin faziletini öğreniyoruz, ama kul hakkına riayet etmenin faziletini demek yeterince öğrenemiyoruz.

S. Adalı: Sizin bu sorunuz bana sanat musıkîsinin bir özelliğini ve bir programı hatırlattı. “Gönül telini titretenler” diye bir program vardı. Sanat musıkîmiz bizim yüreğimize hitab eder ve gerçekten bizim gönül telimizi titretir. Sanat musıkîsinde eski ve çağdaş ustalarımızın güzel icralarını sevmemiz, aslında bu musıkînin seslerinin, ahenginin, ritminin bence, nerdeyse ilâhî bir ses olmasından kaynaklanıyor.

Demek ki dinî nasihatlerin de gönül telimizi titretmesi lâzımken bunu başaramıyor. Hem söyleyende hem de dinleyende eksiklikler var ki nasihatler içimize işlemiyor. Bir kulaktan girip diğerinden çıkmasın, kalbe insin, yüreğimize saplansın. Merhametten, şefkatten, hürmetten, sevgiden, kardeşlikten, hak ve hukuka riayetten, ölçülü şekilde yapılan kabir ziyaretlerinden ve saireden daha fazla ders ve pay almamız lâzım geldiği anlaşılıyor.

Moderatör: Isparta Eğirdir’lisiniz. Yörenin ileri gelenleri kadirşinaslık göstermişler ve Süleyman Demirel Üniversitesi’nin ilçedeki güzel bir köşesine “Prof. Dr. Sacid Adalı Kampüsü” adını vermişler. Isparta’nın mekân olarak iki büyük değeri var. Barla’sı ve Süleyman Demirel Demokrasi Müzesi. Bize biraz Isparta reklâmı yapar mısınız?

S. Adalı: Ortalama Müslüman Türk insanını tarif edin derseniz onlar Ispartalılar’dır derim. Aşırılıklardan, tantanadan uzak, ortalama yurdumun insanını temsil eder. İfrat ve tefritten kaçan insanlardır.

Barla ise özel bir yerdir. Benim de anne tarafımdan soyum Barla’ya dayanır. Atalarımızda hatırası yüksektir. Üstad Bediüzzaman’ın yıllarca burada yaşamış olması önemlidir. Fakat orayı biraz turistikleştiriyor, müzeleştiriyor, hatta ticarîleştiriyor, bu yanlış bir gidiş gibi görünüyor. Makul biçimde engellenmesi ve doğru zemine oturtulması lâzım. Bizde maalesef eskiden beri gelen çok sakat ve akaide uymayan ters bir gelenek var, “kişi ululaması”. Sevdiğimizi yüceltirken ölçüyü kaçırmak. Neredeyse tapılacak bir varlık haline getirmek. Bunu dinî sahada olduğu gibi ilmî, askerî, siyasî her sahada görmek mümkün Türkiye’de. Bu büyük hata.

Bediüzzaman’ın eserleri ortada. O eserlerin izinden gitmek, şahsını hatırlayarak, ama asıl sözlerini, fikirlerini, umdelerini günlük hayata yansıtmaya çalışarak, daha önemlisi, geliştirerek, onları fiilen yaşamak lâzım.

Demokrasi müzesi hakkında da şunu söyleyebilirim. Çok güzel bir hazırlık yapmışlar. Allah rahmet eylesin Demirel ailesinin bütün göçenlerine. Çok güzel, Türkiye’ye örnek bir müessese kazandırmışlar. Merhum Demirel, enterasandır, ne gelmişse saklamış, atmamış ve ortaya bir müze çıkmış, Türkiye’nin demokrasi öncesi ve sonrası yıllarının canlı bir göstergesi sanki. Ziyaret etmeyenlere mutlaka tavsiye ederim.

Moderatör: Avrupa’yı yakından biliyorsunuz ve izliyorsunuz. Türkiye’nin AB süreci hakkında ne düşünürsünüz?

S. Adalı: Şuna eminim ki AB, Türkiye gibi güçlü bir ülkeyi feda edecek bir Birlik değil. İttifakını daha da pekiştirmek ve bölgenin bu medeniyetler beşiği ülkesini kendi bünyesine katmak ister. Elbette bize kendi şartlarını empoze etmekte haklı. Çünkü katılmaya talip olan biziz. Avrupalılığın ve esasen evrensel hukukun kriterleri belli. “Şunlara şunlara uyun” dediği zaman biz de samimî olarak gayret gösterirsek onların bir mani çıkaracağını zannetmiyorum. Mesele bizde bitiyor. “Hazım kapasitesi” denilen ve merhum Mümtaz Soysal’ın eserlerinde yer alan bir husus var ya işte o mesele. AB “Türkiye’yi alırım, ama hazmedeceksem, hazmedebileceğim kapasiteye erişirse, yani bilhassa insan hakları ve özgürlüklerle sosyal ve demokratik bir hukuk devleti anlamında yapması gereken reformları yaparsa” diyor.

Moderatör: AB üyeliği yönündeki halk desteği zaman zaman alt seviyelere düşerken bazen de yukarılara çıkıyor. Bunun sebebi nedir?

S.  Adalı: Biliyorsunuz, eskiden, iki defa, biri Ecevit, biri de Demirel döneminde, kendileri “biz sizi alacağız, hazırlığınızı yapın” dedikleri halde iki fırsat da iç siyasî engellerin, dinamiklerin de tesiriyle kaçtı, giremedik. Esasen AB, bizimle ittifak yaparak güçlenmeye ve genişlemeye mecbur, zira karşısında bir taraftan ABD gibi bir kuvvet, öbür taraftan Rusya gibi bir dev var. Türkiye’nin büyük bir devlet olarak AB içinde yer alması AB’yi elbette güçlendirecektir. Siyasî, ekonomik ve askerî hesaplar, onlara, Türkiye’yi alma mecburiyeti yüklüyor. Bugün bu daha fazla hissediliyor.

Ama biz de o üyeliğe hazır olmanın samimî ve ciddî çalışmaları içinde bulunmalıyız. Bir türlü çalkantıları bitiremedik, siyaseti sükûnete kavuşturamadık. Anayasasıyla, kanunlarıyla, kurumlarıyla değişimi istememiz ve buna çalışmamız lâzım.

Moderatör: AB, ekonomik siyasî veya askerî sebeplerle Türkiye’yi bünyesine dahil etmek isteyecektir dediniz. Son anayasa değişikliği ile gelen yeni yönetim sistemimize karşı AB’den gelen sesler yeterince ikaz edici midir? Türkiye’nin bu yeni yapısını kendileri için problemli görmediler mi? Yeni yapı ile AB üyeliği süreci nasıl yürüyecek?

S.  Adalı: “Diplomatik nezaket” cihanşümul bir kuraldır. Her devlet başka devletlerin içişlerine karışmama hususunda özenli ve dikkatli davranır. AB için de bu böyledir. Bizim iç meselelerimiz onları bir ölçüde ilgilendirir. Mesele, aday ülkenin onların üyelik için belirlediği kriterlere bizatihi uyup uymama konusundaki nihaî kararıdır. Evet, tavsiye ve hatta ikazlarda bulunurlar ve bulunuyorlar, ama bunu bir tür tehdit vesaire boyutuna taşımamaları gerektiğini iyi biliyorlar. Bu mesele vereceğimiz karar yönünden bize bağlı. AB’den çok bizim iç meselemiz ve bizim çözmemiz lâzım. AB sadece izliyor. İyiye veya kötüye gidişi not ediyor.

Moderatör: Bir hukuk fakültesi öğrencisine ne tavsiye edersiniz?

S. Adalı: Hukukçu memleketin hukukuna katkı yapacak. Evinde, ailesinde mutlu, mesut bir ortamda yaşamışsa, o ailede dürüstlük ve doğruluktan sapma olmamışsa, saygı ve sevgi ilişkileri bozulmamışsa, öyle bir yerde güzel örneklerin arasında yetişen çocuktan çok iyi hukukçu olur. Memleketin geleceği için en önemli şey, herkesin düzenli aile hayatına sahip olma şartlarının Anayasada düzenlenmesi ve gereğinin de devlet tarafından yerine getirilmesidir.

Ziya Paşa ne güzel demiş: “Onlar ki lâf ile dünyaya nizâmât verirler/ Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde”.

Aile ve toplum sisteminde yalpalama ve teklemeler varsa bunu sadece eğitimle gidermek mümkün değildir. Buralardan edinilen görgü kuralları da yeterli değilse cemiyet içindeki dengeyi hiç kuramazsınız.

Moderatör: Nemelâzımcılık kötüdür. Bediüzzaman da 1911 senesinde Şam’da Camii Emevi’de verdiği meşhur hutbede nemelâzımcılığı istibdadın yadigârı ve ürünü olarak tarif ediyor ve çarelerini gösteriyor.

S. Adalı: Evet bazen kötü sözler de gelenekleşiyor. “Devlet malı deniz…”, “altta kalanın canı çıksın”, “el için yanma nare, yak çubuğunu bak safana” gibi sözler bunu gösteriyor. İyi şeylerin gelenekselleşmesi, yeniden yerleşmesi lâzım.

Bir hatıramı paylaşayım. Sene 1965. Son sınıftayız Prof. Dr. Muammer Aksoy, Toprak Hukuku dersimize geliyor. Yine bir gün, sınıfta otuz, otuz beş kişiyiz ve birden bize çıkıştı. “Size yazıklar olsun, yarının idarecileri olacaksınız, on para etmezsiniz” dedi. “Ne oldu Hocam?” dedik. “Şu sınıfın camını iki haftadan beri kırık görüyorum. Hiçbiriniz bunu Fakülte idaresine bildirip tamir ettirme yoluna gitmemişsiniz. Oysa üşüyecek olan sizsiniz. Hepiniz birer nemelâzımcısınız” dedi. Böyle bir söze muhatap olmuş olmak benim için ömür boyu etkisi sürecek bir hicran olmuştur. Tersini de doktora sırasında Fransa’da yaşadım. Genç arkadaşımın akşamları sınıfı sürekli en son terk edip pencereleri, lambaları kapatması dikkatimi çekti. Bir değil iki değil. “Görevliler var, neden bu işi sen yapıyorsun Jean” diye sordum. “Hademeler gelinceye kadar rüzgâr çıkar, camları kırabilir, lambaların yanması bir israftır ve ben bundan vicdanen rahatsız olurum” dedi. Bana müthiş bir sorumluluk dersi verdi. Atalarımdan almam gereken dersi on sekiz yaşındaki Fransız’dan almak zor, ama gerekliymiş demek ki. Ben asıl milliyetçiliği o delikanlıdan öğrendim. “Türk ırkı şöyledir böyledir, Müslümanlık şöyledir böyledir” demek yetmiyor, yaşıyorsan sen Müslümansın, Türklüğe uygun davranıyorsan sen Türksün.

Moderatör: Bediüzzaman Hutbe-i Şamiye’de hitabına “Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz” âyetiyle ve “ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadisiyle başlıyor. Bunun bir hikmeti olmalı?

S. Adalı: Bu ahlâk dersinin muhatapları bu asrın Müslümanları. Bu dersin gereğini de henüz Müslümanlar olarak yerine getirebilmiş değiliz. İhtilâller ve diğer sosyal olaylar da milletin ittihadını bozmuş. Ama ümitvârız. Zira Allah “Lâ taknetu…” diyerek ümidi emrediyor.

Demek ki çağdaş dünyada dinî, kavmî ve benzeri sübjektif referanslardan uzak durmak, objektif bir değerlendirme ile kişinin eğitimine, liyakatine ve ehliyetine bakmak lâzım. İşte bu güzel ahlâktır. Laikliğin de teminatıdır.

Size küçük bir bilgi vereceğim. 2014 senesinde Türkiye Barolar Birliği bir toplantı tertip etmişti. Konuşmacılardan biri de Amerika Birleşik Devletleri’nin eyaletlerinden birinin Barolar Birliği Başkanı idi. Şunları söyledi: “Amerika’nın eyaletlerinin çoğunda avukatlık meslek sınavında iki tür imtihan yapılır. Bilgi ve karakter. Eyaletlerin yüzde yetmişinde önce karakter sonra bilgi, yüzde otuzunda da önce bilgi sonra karakter. Önce yapılan karakter sınavında avukat adayı sıkı bir seciye, ahlâk, kişilik testinden geçirilir. Dürüst mü, mazisi temiz mi, nasıl bir hayat yaşıyor. İçki müptelâsı olmasını istemeyiz. Ancak bir bardak biraya izin verilir. Bu ve benzeri konularda yalan söyleyip söylemediği de ciddî olarak sorgulamadan geçirilir, belli bir puanın üstünde tam güvenilir notu elde edenler ancak bilgi sınavına girer, ikisinden de en yüksek notu tutturanlar ondan sonra mesleğe kabul edilir”.

Yani onlar bir avukat olmak için en “güvenilir insan” şartını koşuyor. Peygamberimizin (asm) daha nübüvvetten evvelki vasfı olan “El Emin” sıfatını onlar adalet mekanizmasının savunma ayağı olan avukatlar için öncelikle önemsiyor ve bunun organizasyonunu yapıyor. Biz ne yapıyoruz ve neden yapmayalım?

Moderatör: İnsanlar eskiden kanunlardan çok örfe töreye uyuyorlardı. Çağdaş dönemde ise maalesef iş daha çok kanunlara kaldı. Adil kanunlar yapmak önemli hale geldi. Ama toplumun onu gönüllü uygulaması da elbette önemli. Bugünkü yasalara örfümüz ne kadar yansıyor? Toplumu dönüştürmek isteyen birilerinin yasa adına yaptıkları inancımıza ve törelerimize ne kadar uyuyor?

S. Adalı: İnkılâplar, hukukî destek yanında sosyal destek de bulduğu zaman daha çabuk yerleşir. Yeni kanun yeni gömlek gibidir. Vücuda uygunsa işe yarar. Yoksa kıyafet olmaktan çıkar, bir tür korseye veya palyaço elbisesine döner. Zaman zaman bunu yaşadık. Meselâ aile hukukuna ait düzenlemeler ve devrim niteliğindeki değişiklikler toplumun gelenekleşmiş sosyal ve psikolojik yapısına uygun olmadığı için kolay kabul görmedi. Çok arızalar çıkardı. Kat mülkiyeti de meselâ öyle.

Yani bizim kanunlara uymamız lâzım, ama kanunların da bizim yaşayış sistemimize uyması nisbetinde. Böylesi daha iyi. Pozitif hukukla tabiî hukuk imtizaç ettirilmeli. Başta anlattığım ve eski dönemlerdeki yaşayışımızı nazara alırsak ve buna uygun bir hukuk düzeni kurabilirsek yeniden ayağa kalkacağımıza inanıyorum.

Sosyal olaylar ve düzen yavaş bozulur, ama bozulduktan sonra da yavaş ve zor düzelir.

Ahlâksızlık bir sonuç, imansızlık denilen halin bir sonucu, Allah’a ve ahirete imanı kuvvetlendirmek lâzım ki ahlâk da kuvvetlensin. İnsanlar devletin müeyyidesinden başka Allah’ın önünde vereceği hesaptan da korksun. O ihmal etmez imhal eder. Allah isterse elbette yapar, ama sebepler açısından bakıldığında bu kısa zamanda olmayabilir. Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeden çalışmaya devam etmek lâzım.

Moderatör: Bilhassa son on senede “nemelâzım” demediği için Yeni Asya Gazetesi’nin adeta başına gelmeyen kalmadı. Yeni Asya’ya ne tavsiye edersiniz?

S.  Adalı: Lisan-ı münasip diye bir kavram vardır. Biz o kavramı genelde uygulamıyoruz. Biz söyleyeceklerimizi genellikle lisan-ı münasiple söylemiyoruz. Yeni Asya ise lisan-ı münasiple söylemeye dikkat ediyor ve devamlı o üslûp içinde yürümesinde fayda var. O uygun dilden uzaklaşıldığı zaman insanın da müesseselerin de başına yanlış ve kötü şeyler daha kolay gelebilir. Eleştiriyi ve hatta ağır eleştiriyi bile muhatabı rahatsız ve rencide etmeden, onu hasım haline getirmeden uygun üslûpla söylemek bir sanattır. Bu da bir tecrübe ve zekâ, sabır ve nükte işidir.

Moderatör: Sayın Hocam size bu güzel sohbetinizden dolayı teşekkür ediyoruz. Dinleyicilerimize de iştirakleri sebebiyle teşekkür ediyoruz.

Kaynaklar:

1- Sâmiha Ayverdi: Hâtıralarla Başbaşa, Kubbealtı Neşriyatı, İst. 1977, 256. s. 

2- Jean Thevenot: 1655-1656’da Türkiye, Tercüman 1001 Temel Eser, 

Çev. Nuray Yıldız, İst. 1978, 243. s. 

3- D’Ohsson: 18. Yüzyıl Türkiyesi’nde Örf ve Adetler,

Tercüman 1001 Temel Eser, Çev. Zerhan Yüksel, 

İst., 267. s. 

Etiketler: Risale-i Nur, Yeni Asya
Okunma Sayısı: 1762
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı