Birilerinin, “Erdoğan’dan sonraki Erdoğan” olarak görüp gösterdiği Necmeddin Bilal Erdoğan bir sosyal medya mecrasındaki konuşmasında şöyle demiş:
“Gençlere anket uyguladık, yaklaşık %40’ının yurt dışına gitmek istediğini gösteriyor sonuçlar. Çoğu da ABD ve Almanya’ya gitmek istiyor. Ama bu gençler ABD ve Almanya’da hayatın nasıl olduğunu bilmiyor. Amerika’da işinizi kaybettiğiniz zaman, kiranızı ödeyemezseniz kapıda kalırsınız.”
Bu cümleler aslında bir itiraf. Bir başarısızlık itirafı.
Öyle, “bak, gitmek istemeyenler daha fazla” gibi zevzekliklerle geçiştirilemeyecek acı bir tablonun itirafı bu. Hem de birinci elden.
Konuşmanın devamında yurt dışında okuyup dönmüş ve devlet imtiyazı ile büyütülmüş Selçuk Bayraktar örneğinin bir başarı örneği(!) olarak verilmesi veya Türkiye’nin nisbeten iyi olduğu bazı hususların zikredilmesi bu itirafı gölgelemeye yetmiyor.
ABD görmüş bir veliaht olarak, Bilal Erdoğan’ın, Türkiye’nin gençlerine “oralarda sefil olursunuz, kurda kuşa yem olursunuz, gitmeyin” demesi hiç de anlamlı değil. Muhataplarından bir kişiyi bile vazgeçirecek bir taktik ya da tavsiye değil.
Şunu da bilelim: “Burada kalıp rezil olacağıma gidip ya rezil ya vezir olayım” diyenlerin çoğu zaten istese de gidemeyecek.
Gidebilecek olanların da çoğu gidince oralarda gerçekten rezil olacak. O da ayrı mesele.
Ama gerçekten vatanseverce nasihat edecek olanın, öncelikle, “kalırsanız daha iyi olursunuz, hem Türkiye oralardan daha iyi ve daha da iyi olacak” diyebilmesi gerekiyor.
Yıllardır Erdoğan’ın ve arkadaşlarının idare ettiği bir Türkiye’de bir Erdoğan taraftarının bunu diyemeyeceği de açık. Zira en kibar tarifiyle, ortada “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyebilecek bir Demirel yok. Aksine, “kaçırdıklarımız kaçıracaklarımızın teminatıdır!” diyecek bir AKP var.
Daha da önemlisi bunları demek ya da dememek bir mânâ ifade etmez. Zira zehirli sudaki bunalmış balığa “sen anlamıyorsun, ama bu su aslında çok güzel” demek anlamlı değil.
Muhalefet, gençlere, “kalın, gitmeyin, bizimle beraber olun, hep birlikte daha iyi günlere ulaşalım” diyebilir ve diyor. O ayrı mesele…
Nitekim geçenlerde Medyascope’a röportaj veren; eskinin gazetecisi, eskinin milletvekili, eskinin teröristi(!) şimdinin “ben susayım gözlerim konuşsun”cusu Nazlı Ilıcak da bu konuda şunları söylemişti: “Hâlâ, Türkiye’nin geleceği için umutluyum. Kapkara tablolar çizerek, istikballerini yurtdışında arayan gençlere katılmıyorum. Vatanınızı terk etmeyiniz. Yabancı ellerde ikinci sınıf vatandaş olmaya rıza göstermeyiniz.”
Söyledikleri doğru. Biz de umutluyuz. Biz de “enseyi karartmayın” diyenlerdeniz.
Ama biz gerçekçiyiz.
Dünya halen de iki kutuplu. Biri negatif, biri pozitif kutup. Biri dafiasıyla def’edip itiyor, diğeri cazibesiyle cezbedip çekiyor: Kendisinden kaçılan ülkeler kutbu ile kendisine kaçılan ülkeler kutbu. Türkiye’nin bir cazibe devleti olmadığı ve olamadığı açık. Bu iktidarla olamayacağı da açık.
Bu memleketin gençlerinin gözünün dışarıya ve bilhassa Hür Dünyaya ve Batıya dikilmesine sebep olanlar utansın.
O gençler, üç kelimenin manasını burada bulamadıkları için dışarılarda arıyorlar.
Nedir o üç mana?
İpucu verelim: Hürriyet, adalet, liyakat…