Dört bölümdür ekranın görünen yüzünün ardında nelerin saklandığını ahlakımızı, vicdanımızı nasıl yeniden şekillendirdiğini izah ettik. Teşhisi koyduk, peki tedavi ne?
Bu çağda ekranı yasaklamaya kalkmak, coşmuş bir nehri elimizle durdurmaya çalışmak kadar beyhude. Zira dijital dünya artık hayatın dışında bir aksesuar değil, bizzat hayatın dokusuna sızmış bir gerçektir. Mesele ekranı hayatımızdan söküp atmak değil, aksine onunla haysiyetli bir mesafe ve doğru bir ilişki kurabilmektir. Bu denge de üç farklı katmanda inşa edilebilir. Aile, toplum ve şahsiyet... Bu söylediklerimizden biri eksik kaldığında, diğerleri ne kadar sağlam olursa olsun sistem çatırdıyor. Unutmamak gerekiyor ki ekranın izlenimi evin, okulun ya da caminin sesinden çok daha yüksek...
Çocuğa sadece bakma demek, merakı körüklemekten başka işe yaramamaktadır. Bu yüzden marifet, izleyene gördüğünü nasıl okuyacağını öğretmektir. Bir çocuk, dilin kurallarını bilmeden metni heceler ama manayı kavrayamaz. Benzer şekilde ekranın dilini bilmeyen genç de sadece görüntüyü izliyor, arka plandaki planı göremiyor. Bunu algoritmalar zaten yapıyor, bize düşen ise ancak bir insanın verebileceği o kalbi rehberliği eriştirmektir.
Sosyal medya ve dizi sektörü aslında bize birer hikâye değil, görünmeyen bir kültürel müfredat servis ediyor. Kendi değer dünyasını bu akışa kaptıran bir toplum, hafızasını da kaybediyor. Burada çözüm yasakçı olunması değil, alternatif içerikler üretilmesi ve müsbet görüntülerin güçlendirilmesidir. Unutmamak lâzım ki, hayatın içinde boş bırakılan her alanı mutlaka bir şey dolduruyor.
İnsan düzeyinde ise mesele bir zaman kavgasıdır. Ekranın dünyası sabırsız; her şey bir tıkla, hemen ve bedelsiz olsun istiyor. Oysa hakikat, emek ve süreç istiyor. Modern ekranın sunduğu hıza karşı en güçlü kale maneviyattır. Maneviyat burada sadece bir gelenek değildir. Sabır, sebat, tefekkür ve muhasebe gibi kavramların yeniden keşfidir. Görüntünün sığlığından, manevî hayatın huzuruna ancak böyle geçilmesi kolaydır.
Çözümün anahtarı aslında çok basit bir mantıkta gizlidir. Yerin doldurulması. Kötü olanı hayatımızdan çıkarmak yetmiyor, yerine daha iyisini koyamadığımız zaman oluşan boşluk bizi tekrar ekrana esir ediyor. Çocuk için nitelikli bir oyun, genç için tutkuyla bağlanacağı bir sanat veya zanaat, yetişkin için gerçek bir iş, meşgale yoksa o boşluğu mutlaka bir haber akışı veya dizi bölümü doldurur. Yani ekranı azaltmanın yolu ekranı kapatmak değil, hayatın içindeki sorumlulukları çoğaltmaktır. Namazını kılması, günde en az bir hizb Kur’ân okunması, günlük sorumluluklarında yerine getirilmesi kâfi gelecektir.
Son tahlilde, bu dijital kuşatmanın tek suçlusu maalesef ki ekranlar değil. Asıl mesele, bu sahte kalabalıkta ekran bağıra bağıra konuşuyorken, vicdan sessizliğe gömülüyor. Peki, o vicdan tekrar uyanabilir mi? Elbette. İnsanın fıtratı her zaman buradadır. Sadece gürültüden dolayı sesi duyulmaz haldedir. Gürültüyü biraz kıstığımızda, fıtratın sesi kendiliğinden yükselecektir.
Bir yol mümkün mü? Evet, bir yol mümkün. Ama bu çözüm yasaklarla örülü bir hapishane değil akılla planlanmış bir hürriyet çizgisidir. Neyi izlediğimizden ziyade, izlediğimiz şeyin bizi ne hale getirmeye çalıştığını fark etmektir. Ve bu sayede gerçek eğitim, gerçek terbiye tam da bu farkındalıkla başlar.
— SON —