Bugün hangi eve girseniz, hangi aile sofrasına otursanız karşınıza çıkan manzara hemen hemen aynıdır. Birbirinin yüzüne değil, elindeki telefonlara bakan insanlar...
Eskiden aile saadetinin sembolü olan sohbetler, yerini herkesin kendi hücresine çekildiği sessizliğe bıraktı. Özellikle çocuklar ve gençler, bu sessiz işgalin en ön safında, savunmasız bir şekilde duruyor. Bizler onları sokaktaki tehlikelerden korumaya çalışırken, aslında dünyanın bütün kirliliğini ve bağımlılıklarını, ekranlar aracılığıyla bizzat kendi ellerimizle odalarına soktuk.
Meseleyi oyun oynamak ya da vakit geçirmek deyip de geçemeyiz. Gençler, sosyal medyada kendi kimliklerini bulmaya çalışıyor. Fotoğrafın beğeni alması, videonun izlenmesi, artık bir gencin kendi değerini belirleyen ölçü haline gelmiş. Sanal dünyada takdir görme arzusunun artmasından ötürü gerçek hayatın zorlukları, eğitimin zahmeti ve manevî değerler bu çocuklara sıkıcı ve gereksiz gelmeye başladı. Ekranların arkasındaki algoritmalar, onları sürekli bir tatminsizlik içinde tutarak, devamını istemeye yahut bekletmeye hapsetmek üzere kurgulanmış.
Bağımlılık, bu sayede kimlik hırsızına dönüşüyor. Gençlik, ekranın karşısında oturdukça sosyalleştiğini sanıyor iken aslında yalnızlığa meylediyor. Arkadaşlıklar birer takip listesine, dertleşmeler de emojilere sığıyor. Baktığımızda şunu net görüyoruz. Dijital dünya, gençlere bir karakter sunmuyor; sadece başkalarının hayatlarını izletip, kendi hayatından vazgeçmesini sağlıyor. Lehviyat ve sefahat rüzgârları, bugün dijital fırtınalar şeklinde esiyor. Gençlik, fırtınanın önünde savrulurken, aileler “Bari evde, gözümün önünde...” diyerek bağımlığı meşrulaştırıyor.
Gözümüzün önünde olan şeyler, her zaman güvende olduğumuz anlamına gelmiyor. Ekranlardan akan içerikler, kalbin hassasiyetini zayıflatıyor. Zihin, her gün binlerce farklı görüntüye maruz kalarak, artık tefekkür edemez hale geliyor. Namazın içindeki sükûneti, bir ayetin manası üzerinde saatlerce düşünmeyi, neredeyse imkânsızlaştırıyor. İnsan, dijital gürültü içinde boğulurken irade her geçen gün biraz daha zayıflıyor. Kendi odasında, elinde bir telefonla oturan sessiz çocuk, aslında kendi hürriyetini bir oyun şirketinin veya bir sosyal medya devinin insafına terk etmiş durumdadır. Suçu sadece teknolojiye atıp kenara mı çekilmeliyiz? Elbette hayır. Eğer bizler ekranların yerini dolduracak bir alternatif sunamıyorsak, gençler de sığınacak bir sanal mağara arayacaktır. Evlerimizi yeniden birer medreseye, birer muhabbet ocağına çevirmeden çocuğumuzun elinden telefonu almamızın karşılığı yok. Bağımlılık, boşluğu sever. Kalp ve zihin, hakikî bir meşguliyet ve ulvî bir gaye ile dolmadığında, boşluğu dünyanın en lüzumsuz eğlenceleri doldurur.
Ekran bağımlılığı artık sadece teknoloji meselesi değil, hepimizin meselesi. Gençliğimizi bu sessiz istilâdan kurtarmanın yolu, onlara yasaklar koymaktan ziyade, onlara kendilerini ve Rablerini tanıyacakları zemin inşa etmekten geçiyor. İradelerini güçlendirmeyi, ekran dışındaki muazzam kâinat kitabını okumayı onlara öğretmeliyiz.