Oruç ve teravih namazlarının yanında Sahabe nesli Bakara Sûresi’nin 185. ayetinden Ramazan’ı on bir aya sultan eden en önemli sebebin ne olduğunu öğrenmişlerdi. Bu sebep ayette açıkça belirttiği gibi Kur’ân’ın bu ayda nazil olmaya başlamasıydı. Yani bu ay vahyin doğum ayı idi. Öyle ise bu ay Kur’ân’ın şanına yakışır bir biçimde ihya edilmeliydi. Sahabe nesli bunun idraki içinde bulunduklarından dolayı, bu ay bol bol Kur’ân okur, onun ayetleri üzerinde tefekkür eder; “Rabbim bana ne diyor? Ne demek istiyor? Neleri benden istiyor?” sorularına cevaplar bulmaya çalışırlardı.
Bizim mukabele dediğimiz, ama sadece yüzünden okuduğumuz Kur’ân’ı, onlar yüzünden okumakla kalmaz, ayrıca o ayetler üzerinde anlama, kavrama ve yaşama maksadı ile ciddî bir zihnî çaba verirlerdi. Allah’ın ne dediğini Kur’ân’ın lafızları ve manasının içerisinde, ne demek istediğini ise maksatta ararlardı. Ramazan'ın bu coşku ve heyecanı son on güne girince zirvelere taşınırdı. Çünkü son on gün Hira günleri; yani itikâf günleriydi. O günler beşerin melekleşme yolunda yürümeye başladığı günlerdi. O günler, içerisinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin aranması gereken günlerdi. O günler, Allah ile kurbiyetin/yakınlığın en üst düzeyde tesis edilmesi gereken günlerdi.
İtikâf ile Allah’ın zimmeti altına giren o güzide nesle, muallimleri olan Efendimiz (asm) bir şeyi daha öğretiyordu; o da Fıtır sadakasıydı. Bu sadaka, zekâttan ayrı olarak her fıtrat sahibinin Allah adına ve O’nun namına vermeyi öğrenmesi ve toplum içerisindeki sosyal dayanışmayı daha da güçlendirmesi için yerine getirilmesi istenilen bir yükümlülüktü.