"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir “hizmet” anlayışının perişanlık hikâyesi

Mustafa Eren BOZOKLU
10 Ekim 2020, Cumartesi 00:12
İktidarı ele geçirmenin ve Komitacılığın dine hizmet etmenin yollarından olduğu zannımızın bizi böylesine bir noktaya getireceğini; büyük bir felâkete düşüreceğini tahmin edemedik.

Güvendiğimiz ve bizi rahatlığa sevk eden, sahip olmakla övündüğümüz bütün şeyler, aslında küçük bir sarsıntıyla nasıl da uçup gidiveren şeylermiş. Daha yakın bir zamana kadar “münkirlerini yitirmiş bir Asr-ı Saadet”i yaşıyorduk. Bugün anlıyoruz ki zıddıyyetsiz olmuyormuş; illâki bir karşı taraf olmalıymış, yoksa birbirimizi yemek durumunda kalacakmışız.

Siperleri belli olmayan bir savaşta herkesin bir yerlere savruluşunu izlemekteyiz. İslâm İnkılâbı’na soyunmuş toplulukların holdingleşmesi, cihadın asaletini soğurmuş da fark edememişiz. Önlerinde kesecek bir müşrik kellesi bulamayan mücâhidânımızın ganimet telâşesini seyrederken, inşallah, kavanin-i Yezdan’ın başka bir dersine şahit olacağız: Zaferleri bir hîn-i yağma olarak görenlerin kaderi ‘Velid oğlu Hâlid’.

Zamanın geldiğini düşünmüştük, bu devlet bizim de devletimiz olsun istiyorduk, siyaset meydanında çarpışarak onu elde edebiliriz düşüncesindeydik; çarpıştık da. Şimdi bizim de devasa holdinglerimiz var, vakıflarımız şahane; televizyon ve gazetelerimiz, her tarafta propaganda-yı riyasetimizi yapan dellâllarımız var; tek tek hane hane insanları ikna için çabalayışımızın semeresini aldık. Gayretlerimiz öyle bir meyve verdi ki son yüzyılda kimseye nasip olmamış bir rüçhaniyetle hükümet etmeye başladık.

Lâkin ezilmişlerin iktidarının, elinde kindarlıktan başka bir şey olmadığında, Spartaküs’ün iktidarından fazlasını vermeyeceğini bilmiyorduk. Bir hakikatimiz olmaksızın ve mazlumiyet söylevi ile elde ettiğimiz iktidarın başımıza hangi belâları açacağını tahmin edememiştik. Hükümeti elde etmiş olmanın hiç de öyle uzaktan göründüğü gibi yeterli olmadığını orada birazcık kalmakla tecrübe ediyorduk. Devletin içine yerleşmiş, bir elin parmağından daha fazla hükümetlerden oluşan ekonomik ve bürokratik iktidarları da birer birer fethetmek zorundaydık.

Siyasetin sonuçta “bir yere kadar” hâkimiyet ve hareket kabiliyetinin bulunduğunu düşünen bazılarımız; daha ileri sonuçlar almanın bürokrasi kanadından giderek mümkün olacağına karar vermişti. Politika için ‘ekonomi’ daha uygun bir alan olarak gözükürken; devlete sahip olmak için bürokrasiden faydalanmak daha münbit bir sonuç verebilirdi. Bürokrasi “adam”la kazanılırdı; dolayısıyla holding, banka ve taahhüt işlerinin yanında artık eğitim işine de girişsek iyi olacaktı.

Bütün bunların yanında, milletin derdinin zaaf-ı diyanet olduğunu ve onu takviye ile sıhhat bulacağını düşünen, böyle temelsiz ve heveskârane inkılâpçılık işlerine girişmenin istenilen neticeyi vermeyeceğini söyleyenlerimiz de vardı. Evet, söylüyorlardı, fakat aynı zamanda “tertib-i mukaddematta tembellik” gösterip yapılması gerekeni yapmak hususunda bir tür bıkkınlık halini de yaşıyorlardı. Küçük adacıklar/cemaatler şeklinde yaşamayı tercih eden bu bıkkın, miskin ve skolastik kafalı kardeşlerimizle de uğraşmak durumundaydık.

Ahirzamandı. Başımızda büyük bir dâvâ açılmıştı. Bütün peygamberlerin ümmetlerini sakındırdıkları bir devirde yaşıyorduk. Büyük Deccalın insanlığı kasıp kavuran asrında, ondan daha sinsi olanıyla, Süfyanla ve Komitesi ile uğraşmamız gerekiyordu. Daha bir asır önce, Said-i Garibüzzaman İsevî cemaatiyle beraber hareket etmedikçe; İsa’nın çocuklarının zihinlerinde göğeren normları Muhammedî topraklardaki Nur ile buluşturmadıkça ne Süfyan Komitesini ne de Büyük Deccali yenemeyeceğimizi söylemişti. Devletimizi İsevîlerin normlarıyla güçlendirmeli, onlarla aynı dille konuşmayı başarabilmeliydik. Aynı dille konuşamayanlar, birbirleriyle tanışamazlardı; imanî meselelere muhtaç olan Avrupalıya iman hakikatlerini götürmeli; içimizdeki istibdatı aşmak için kanun ve nizamnamelerimizi de Avrupalının yaşadığı düzeye getirmeliydik.

Bu maksatla müktesebat çalışmamızı başlatmıştık. Yeni anayasamızı çıkarmak için kollarımızı sıvamıştık. Fakat kuvvetin kanunda olmasının Süfyan Komitesinin işine gelmeyeceğini kestiremedik. O, kim sahip olursa olsun keyfî yönetim ve istibdadın havzasında rahatlıkla yaşayabilecek parazitvari bir biyolojiye sahipti. Demokrasiye ara vermenin mikrobik ortamı hareketlendireceğini anlayamadık. İktidarın tadını birazcık alıverdiğimizde, çadır ırkçılığını savunanların fikirlerine aldanıp uyum, norm ve anayasa işlerini de askıya alıverdik.

Bu ara veriş bize çok pahalıya mal oldu; her şeyin iyi gittiğini düşündüğümüz bir anda Süfyan Komitesinin hazırladığı tuzağa düştüğümüzü sezemedik. 50 yıldır sürekli bir şekilde, gizli ve açık planlarla ayakta kalmayı başarmış “menhus ruh”; iktidardan vazgeçmeyi göze alamayacağımızı, fakat normlardan vazgeçmeyi tercih edeceğimizi tahmin edebilmişti; esefle ki, boşa çıkarmadık. Nehrin öbür tarafına geçmekten, bizi, nehrin sularından içmemiz alıkoyuyordu; iktidara sahip olmanın büyüsünden kurtulamıyorduk. Bir ve beraber olup boğmaya çalıştığımız ejderha arkamızdan dolaşmış; biz Uhud’dakine benzer bir zafer sarhoşluğu yaşarken o boş durmamış; bizim için Engizisyonu hazırlamıştı. Şimdi onun kurduğu mahkemede birbirimizi yargılamaya mahkûm edilmiştik.

Aslında, yatay düzlemde her şeyi yapmış olduğumuzu düşünüyorduk. İktidarı elde etmekle artık İslâmiyet’i hâkim kılabileceğimizi bize düşündürten neydi bilmiyorduk. Emevilerin iktidarının İslâm dünyasına Kerbelâ’ya mal olduğunu bile bile; iktidar hırsının başımıza açabileceği belâları düşünmeksizin büyülenmeye devam etmek istiyorduk. Asrın sahibinin sözleri hem siyasetçi yanımıza hem bürokratik tarafımıza hem de skolastik yapımıza ağır sözler söylemekteydi. Olmuyordu; keyfimizi bozan, saltanatımızı kursağımızda bırakan bu kitapların icabına bakmalıydık. İçimizden bir kısım “zekiler” halkımız daha iyi anlasın bahanesiyle ameliyat-ı cerrahiyyeyi başlatmakta gecikmediler. Cemil Meriç boşuna sızlansındı: “Her mukaddesi yıkan Fransız ihtilâli, tek mukaddese dokunmamış. “Kamus.” Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamus bir milletin namusudur. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” Dil meselesi bir namus meselesi olmaktan çıkarılmalı; teb’amızı genişletecek bir araç durumuna indirgenmeliydi.

Süfyan ile mücadelemiz uzun bir süreçti; bu süreçte en mühim hizmet, her zaman her ademoğluna lâzım olan vazgeçilmez emanetin, iman meselesinin kalplerde yerleşmesi için çabalamaktı. İslâm iktidarının en şaşaalı döneminde bile dünyadaki en büyük siyasetten ve en mühim projeden daha kıymetli olan, herkesin başına açılmış ahireti kazanmak ve kaybetmek dâvâsı olan iman hizmetinin ikamesiydi. Toplumu dönüştürecek olan aslî kuvvet olarak bu hizmetin devamlı, kesintisiz bir surette ifa edilmesi, aynı zamanda Mehdiyyetin ana meselesi ve en birinci vazifesiydi. Hayat ve Şeriat olan diğer vazifelerin ortaya çıkması için gerekli zemin her zaman iman hizmetinin devamı ile oluşmaktaydı. Mehdiyyetin azim hizmetleri takiyye ile, arkadan dolaşmakla, ikiyüzlü davranmakla değil, azamî fedakârlık, tavizsiz doğruluk, ivazsız sıdk ve yalansız bir güven tesisi ile mümkündü; hüsn-ü zan ve adem-i itimat üzerine müessesti.

Biz, işi “biraz”ı aşan bir komitacılığa dönüştürerek, doğru istişareyi unutarak, doğruyu ben bilir, kuşatır ve ikame ederim iddiasına kapılarak ve dahi ihlâsın en mühim noktasını kırarak ayrı yollarda gitmeyi tercih ettik. Yollarımızın kesiştiği noktada aslanların çakal kanununa tabi olması gerekecek ve siyasetin keskin kılıcı kartondan kardeşliğimizi bitiriverecekti.

Bir zamanlar holdinglerimizle övünürdük; gurbetçilerimizin paralarıyla kurduğumuz holdinglerimizle. O zamanlar kayıt altına almayı bile düşünmeden, itimada binaen topladığımız paralarla yalancı bir saltanat kurmuştuk. Gün geldi, bir Şubat sürecinde zalimin kılıcı çalıştı ve bu haksızlığa bir son verdi; bir kısmımız hapislere düştü; bir kısmımız ise hesap vermekten kurtulup arada kaynayıp unutuldu. Kendilerini darbe mağduru göstermeleri de cabası oldu.

Şimdi bütün bu tecrübelerden sonra elimizde kalan nedir? Daha zenginiz, fakat susuzluğumuz bir türlü dinmiyor; lüks binalara taşındık, fakat muhabbetimiz ve tanışıklığımız zail oldu; okullarımız, holdinglerimiz, bankalarımız vahşi kapitalizmin kurallarını sempatik bir hale getirmekten öte gidemiyorlar; televizyonlarımız kardeşlerimize küfredebildiğimiz, mahkemelerimiz onları yargıladığımız, gazetelerimiz rezaletimize bahane ürettiğimiz bir konsepte büründü. Bir sarhoşluk ve düşmanlık atmosferinde, el yordamıyla ilerlemeye; konumlarımızı ve kumdan kalelerimizi korumaya çabalıyoruz. Ne zaman hesap vermeyi ve hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekmeyi düşüneceğimiz ise…meçhul!

Okunma Sayısı: 3097
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Yusuf taha

    10.10.2020 20:06:04

    Artık muhasebe için çok geç.herşeyi silip süpürecek bir sel,tufan yaklaşıyor.haklı-haksız herkese payına düşen ateş isabet edecek.belki de büyük hayır bundadır.Ayazdan sonra yepyeni bir dönemin,asude bir baharın başlangıcına zemin hazırlayan...çünkü her türlü haksızlık,zulüm,hile ve şaibeye bulaşmış,ahirzamanın uykuya dalmış fitne,fesadını tekrar uyandırmış kişilerle,kadrolarla,gruplarla yol alınamıyacağı aşikar.

  • Melikşah

    10.10.2020 13:23:59

    Söz, dert sahibinin ağzından dökülürse acı, bal şerbete dönüşür. Bal şerbetle buluşan fikirler öze dönüşür. Özümüze döndür. Ya İlahel Alemin

  • Ömer

    10.10.2020 11:41:00

    Binlerce tebrikler mükemmel bir yazı kaleme almışsınız yeni asya yazarları ve okuyucuları bu ferasetle bakıp tahkik etmek meşverette tüm açıklamaları anlatmak ve çıkan kararları sahiplenmek tek mesele bu kaleminize sağlık

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı