"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Mütevekkilîn”den mi, yoksa “müteekkilîn”den misiniz?..

Orhan Ali YILMAZ
22 Haziran 2021, Salı
Hz. Ömer, hilâfetinde, bir gün, mutad âdeti olduğu üzere ahaliyi teftişe çıkmıştır. Karşılaştığı bir topluluk, birden dikkatini çeker, garip hâlleri vardır bu topluluğun; iyice onlara yaklaşır ve aralarında şöylece bir konuşma, bir diyalog geçer:

- Sizler kimlersiniz ve ne iş yaparsınız? diye sorar Hz. Ömer.

Onlar da şöyle derler:  

- Bizler, gönülden Allah’a tevekkül edenleriz. (mütevekkilîn)  Biz hiç çalışmayız; çünkü Allah, zaten her canlının rızkını yaratmıştır. Bizler, bundan dolayı bütün vaktimizi ancak ibadetle geçiririz…  

Hz. Ömer, bu sözlere, gerçekten çok öfkelenir ve gök gürlemesini andıran, o meşhur yüksek sadâsı ile onlara hemen şöyle haykırır: 

- Hayır! Hayır! Sizler, mütevekkilînden değil, bilâkis, olsa olsa ancak ‘müteekkilîn’densiniz; yani hazır yiyicilersiniz! Başkasının sırtından geçinen asalak insanlarsınız! Gerçek mütevekkil, o kimsedir ki, önce, tohumunu tarlaya atar, ondan sonradır ki, Allah’a güvenen, dayanan kimsedir. 

Konuyla ilgili, İstiklâl Şairimiz Mehmet Âkif de Safahât’ında, döneminin hastalıklarını teşhis ederken, ümmetin, bu önemli yarasına parmak basar ve “epeyce ağır” şu gelen dizeler dilinden dökülür:

 “Allah’a dayandım!” diye, sen çıkma yataktan.

Mânây-ı tevekkül, bu mudur?

Hey gidi nâdân!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca, uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman, eldeki yurdu?

 “Çalış!” dedikçe dinimiz, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda, bir de “Tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin maskaraya! 

Üstad Hazretleri ise, rızık için çalışmaya ve de s’ay etmeye çok daha geniş, hem farklı, aynı zamanda zengin bir pencereden bakar. O, en başta, rızkı ihtiyarî olan ve de olmayan olarak ikiye ayırır. İhtiyarî olmayan rızka örnek olarak da, özellikle ağaçları gösterir. Onların, yerlerinde, hiç hareket etmeden gayet mütevekkilâne durduklarını, rızıklarının ise topraktan “lebbeyk!” diyerek onlara koştuklarını; daha doğrusu ‘koşturulduklarını’ ifade eder. 

Sonrasında ise denizin balıklarının, hem de hiç rızık endişesi taşımadıkları ve rızık için çabalamadıkları halde, çok basit bir kum ve acı bir sudan muntazaman ve mükemmel olarak tamamının beslendiklerinden gayet semiz olduklarını; ve onlara nispeten, maymun, tilki gibi gayet zeki ve de kurnaz hayvanların, o kadar iktidar ve zekâvetleri ile birlikte, çoğu zaman dîk-ı mâişete maruz kaldıklarından dolayı cılız olduklarından bahis açar. 

İnsana müteveccih olduğunda ise, rızkın, güç ve yapabilme kabiliyeti arttıkça azaldığına, yani iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasip olduğuna, anne karnındaki yavruyu misal olarak verir. O daracık yerde, ağzını kımıldatacak kadar da olsa bir iktidarı olmadığından göbeğinden beslendiğine, doğumla birlikte, iktidar ve ihtiyar olmamakla birlikte, belli bir derece istidat sahibi, yani ağzını memeye yapıştırabilecek kadar bir yetisi ve bilkuvve bir his sahibi olduğuna; ve o terzîkin, yani rızıklandırma fiilinin en mükemmel ve en mugaddi, en besleyici ve hazmı en kolay ve en lâtif bir surette ve en acip, en hayret verici bir fıtratta, bir yaratılışta olduğuna dikkat çeker. O çocuk, biraz ayakları üzerinde durup, bir derece iktidar ve de güç kazandığında ise, o süt çeşmelerinin kesildiğini, o rızkın ona karşı nazlandığını, fakat kendi rızkını temin edecek derecede bir kabiliyeti olmadığı için, anne ve babasının, o ivazsız, yani karşılıksız şefkat ve de merhametlerinin kendisine yardımcı olarak verildiğini ifade eder. Daha bir iktidar kazanıp, ihtiyarı mükemmel hâle geldiğinde ise, o rızkın, adeta yerinde durup, “Gel, beni ara ve bul; ve al!” dediğini belirtir.

Başka bir bahiste de, konuyla ilgili olarak, maişet ve geçim derdi için, namazını terk edeni azarlarken, onu, talim ve siperini terk edip, çarşıda dilencilik eden bir asker nefere teşbih ettikten sonra, devamında şu “çok önemli” ikaz ve de hatırlatmasını da ihmal etmez: “Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenab-ı Rezzak-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr, yani yük olmamak için, bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir; o dahi bir ibadettir.” 

Hem de, izzet-i nefis itibarıyla, bizi bu konuda ikaz ederken, faraza, misvak ağacının kabuğu ile de olsa, eğer karnımızı doyurabiliyor isek, maişet ve geçim noktasında, insanlara arz-ı hâcet etmemeyi, el açmamayı, hem de yüz suyu dökmemeyi bir hadisinde Peygamberimiz (asm), ümmetine ve de bizlere “özellikle” tavsiye, hem de telkin etmiştir.

Hakikî “Mütevekkilîn”den olmamız, olabilmemiz duâsıyla…

Okunma Sayısı: 710
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Zeliha

    22.6.2021 17:35:57

    Allah razı olsun çok önemli bir konu. İnsanlar çok çalışmadan köşe dönelim demeleri de biraz bu tembellik lerinin mahsulü müdür acaba? Gerçekten çalışan insan sayısı da oldukça az demekki

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı