Gelecek Partisi Genel Başkanı olan ve Türkiye’de bakanlık ve başbakanlık gibi önemli mevkilerde bulunmuş olan Ahmet Davutoğlu’nun şu sözleri çok ibretliktir:
“Bizim mücadelemiz, herhangi bir makamla bağlanmadığı gibi herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle de sona ermeyecektir. Bundan sonra da düşünce, ahlak, eğitim, bilim, kültür, uluslararası diplomasi, ekonomi ve toplumsal dayanışma başta olmak üzere her alanda ülkemiz için çalışmaya devam edeceğiz. Doğruyu teşvik edecek, yanlışa karşı uyarıcı sorumluluğumuzu sürdüreceğiz. Yarının Türkiye’si kuruluncaya kadar, düşünmeyi, konuşmayı, uyarmayı ve milletimiz için çalışmayı sürdüreceğiz.”
Bu sözler, siyasetin çok daha ötesinde bir anlayışa işaret ediyor. Çünkü burada belirleyici olan makam, parti veya siyasî kimlik değil; ülkeye, topluma ve insanlığa karşı hissedilen sorumluluk duygusudur. Bu yönüyle söz konusu yaklaşım, Bediüzzaman Said Nursî’nin siyasete ilişkin mesafeli tavrıyla birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı bir çerçeveye oturmaktadır.
Bediüzzaman’ın “siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım” sözüyle yaptığı asıl vurgu, siyasetin insanın ahlâkî ve fikrî bağımsızlığını kuşatmasına karşıdır. Bediüzzaman, özellikle hayatının ilerleyen dönemlerinde iman, ahlâk, eğitim ve toplumsal ıslah meselelerini günlük siyasî çekişmelerin üzerinde tutmaya çalışmıştır. Ona göre hakikat, herhangi bir siyasî partinin veya iktidarın mülkü haline getirildiğinde kendi evrensel niteliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Tam da bu noktada yukarıdaki sözlerin taşıdığı anlam önem kazanıyor. “Herhangi bir makamla bağlanmamak” ve “herhangi bir parti tüzel kişiliğiyle sona ermemek”, siyaseti bir amaç olmaktan çıkarıp daha geniş bir toplumsal sorumluluğun parçası olarak görmek demektir. Çünkü siyasî makamlar geçicidir; partiler değişir, iktidarlar el değiştirir, seçimler gelir ve geçer. Buna karşılık düşünce, ahlâk, eğitim, bilim ve kültür alanlarında ortaya konulan emek toplumun uzun vadeli geleceğini biçimlendirir.
Bediüzzaman’ın siyasete mesafesi de esas itibarıyla burada okunmalıdır: Hakikati siyasetin günlük hesaplarından korumak. Bir başka ifadeyle, doğruyu yalnızca “bizim tarafımız” söylediği için doğru kabul etmemek; yanlışı da “bizden” geldiği için görmezden gelmemek.
Bu anlayış, “doğruyu teşvik etmek, yanlışa karşı uyarmak” şeklindeki sorumluluk vurgusuyla birleştiğinde güçlü bir ahlâkî zemine dönüşür. Çünkü gerçek toplumsal mücadele, yalnızca iktidarı elde etmekle değil, iktidarın dışında da topluma katkı sunabilmekle ölçülür.
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur: Siyaseti hayatın tamamı haline getirmeyen, fakat siyasetin ahlâkını sorgulamaktan da vazgeçmeyen bir toplum anlayışı.
Bediüzzaman’ın siyaset karşısındaki ihtiyatı ile “makamdan ve parti kimliğinden bağımsız olarak millete hizmet” anlayışı aynı noktada buluşmaktadır: Asıl mesele koltuk değil, dava; makam değil, sorumluluk; iktidar değil, hakikattir.