İnsan, her gün aynı gökyüzüne bakıyor, aynı güneşin doğuşuna şahit oluyor, aynı toprağa basıyor.
Fakat zamanla bu tekrarlar, dikkat ve hayret duygusunu köreltebiliyor. İşte ülfet denilen hâl budur. Ülfet; alışkanlığın hakikati perdelemesi, insanın her gün karşılaştığı İlâhî sanat eserlerini sıradan görmeye başlamasıdır. Oysa kâinat, her an yeniden okunmayı bekleyen büyük bir tefekkür kitabıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, insanı bu gaflet perdesinden kurtarmak için hem dış âleme hem de kendi iç dünyasına yönlendirir: “Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice belli olsun.” (Fussilet Suresi: 53). Bu ayet, yalnızca tabiatı seyretmeyi değil aynı zamanda varlıkların arkasındaki kudret, hikmet ve rahmet tecellilerini okumayı emrediyor. İnsan, kendi yaratılışındaki mükemmelliği ve çevresindeki kusursuz düzeni fark ettikçe, Rabbini daha yakından tanıma imkânı buluyor.
İnsana bahşedilen en büyük nimetlerden biri marifetullah, diğeri ise onun meyvesi olan muhabbetullahtır. Marifetullah; Allah’ı isim ve sıfatlarının tecellileriyle tanımak, O’nun ilim, irade, kudret ve rahmetinin hayatın her safhasındaki izlerini görebilmektir. Böyle bir marifet, kuru ve teorik bir bilgi değildir. Kalbi aydınlatan, bakışı derinleştiren ve insanın kulluğunu şuurlandıran canlı bir idraktir. Bu idrakin neticesinde doğan muhabbetullah ise insanı, bütün sevgilerin üstünde olan İlâhî muhabbete ulaştırır. Çünkü insan, hakikî manada tanıdığı güzeli sever; Rabbini tanıdıkça O’na olan muhabbeti de artar.
Bediüzzaman Said Nursî’nin sıkça dikkat çektiği gibi, kâinat büyük bir kitaptır. Her varlık, Allah’ın isimlerini tanıtan bir harf, bir kelime ve bir cümle hükmündedir. Baharın dirilişi Muhyî ismini, yağmur Rahmân ve Rezzâk isimlerini, gece ile gündüzün ardı ardına gelişi ise Kayyûm isminin tecellilerini hatırlatır. İnsan bu nazarla bakabildiğinde, tabiat artık kendi kendine işleyen bir mekanizma olmak yerine Hâlık’ını tanıtan muhteşem bir sergi hâline gelir.
Modern bilim de bu İlâhî düzenin nasıl işlediğini araştırmaktadır. Newton’un yerçekimi kanununu keşfetmesi yeni bir kanun koymak değildi, Allah’ın kâinata yerleştirdiği değişmez bir nizamı fark etmekti. Gezegenlerin belirli yörüngelerde hareket etmesi, denizlerin sınırlarını muhafaza etmesi, atmosferin hayatı koruyacak hassas dengelerle yaratılması ve canlılardaki mükemmel ölçü; hepsi İlâhî kudretin ve hikmetin ayrı ayrı tecellileridir. Bilim bu düzenin işleyişini açıklıyor; iman ise o düzenin sahibini tanıtır. Bu sebeple hakikî ilim, insanı inkâra değil, marifete ve tefekküre götürmelidir.
Ülfetle, sürekli gördüğümüz için artık fark etmediğimiz sayısız nimet, zamanla sıradanlaşır. Göz görür, fakat basiret göremez hâle gelir. Kur’ân’ın, “Gözünü tekrar tekrar çevir; herhangi bir kusur görebiliyor musun?” (Mülk Suresi: 3-4) hitabı, işte bu perdeyi kaldırmaya yöneliktir. İnsandan istenen, alışılmış bakışını terk ederek yeniden düşünmesi, yeniden hayret etmesi ve yeniden şükretmesidir.
Bugün bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı bir çağda yaşıyoruz. Ancak ilim, marifetullah’a ulaştığında değer kazanır; marifetullah da muhabbetullah’a kapı açar. Ülfet perdelerini aralayıp kâinat kitabını Kur’ân’ın rehberliğinde yeniden okumaya başlayan her insan hem kendisini hem de Rabbini daha doğru tanıyacak; böylece imanını kuvvetlendiren, kulluğunu derinleştiren ve hayatına anlam kazandıran bir tefekkür ufkuna kavuşacaktır