Türkiye’de eğitim alanında yapılan yatırımlar anlatılırken çoğu zaman haklı olarak rakamlar öne çıkarılıyor.
Dersliklerin yaklaşık 357 binden 760 bine yükselmesi, ortaöğretime devam oranının yüzde 50’lerden yüzde 90’ların üzerine çıkması ve okul öncesi eğitime erişimin yüzde 11’den yüzde 80’in üzerine ulaşması önemli gelişmelerdir. Ulaşım sorunu yaşayan çocuklar için taşımalı eğitimin uygulanması ve pansiyon kapasitesinin artırılması da eğitim hakkına erişimi kolaylaştırmıştır.
Ancak devletin çocuğu okula ulaştırması ile ailenin çocuğu hayata hazırlaması aynı şey değildir.
Bugün eğitim politikalarının başarısını değerlendirirken daha zor ve daha rahatsız edici bir soruyu sormamız gerekiyor: Çocuklarımızı okula kazandırırken aileyi kaybediyor olabilir miyiz?
Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasında adam, üzerinde oturduğu dalı kesmektedir. Hoca, bunun sonucunda nereye düşeceğini ona anlatır. Fıkra aslında insanın kendi dayanağını farkında olmadan yok etmesinin hikâyesidir. Eğitim politikaları bakımından da bu fıkra üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir.
Çünkü çocuk yalnızca okulda yetişmez. İlk kelimelerini, ilk davranışlarını, ilk ahlâkî sınırlarını, insanlara nasıl davranacağını, büyüklere karşı hangi sorumluluğu taşıdığını ve kendisini hangi topluluğun parçası olarak göreceğini büyük ölçüde ailesinde öğrenir.
İslâmî hakikatlerle ve köklü millî değerlerle şekillenen Türk ailesi yüzyıllar boyunca aynı zamanda bir eğitim kurumu olarak vazife görmüştür. Büyükbabanın anlattığı hikâye, annenin öğrettiği görgü, babanın verdiği sorumluluk ve ailenin birlikte yaşadığı dayanışma, kitaplarda yazılı olmayan ama hayatın içinde öğrenilen bir eğitimdir.
Şimdi çocuklarımızın hayatında okulun, kursların, servislerin, ekranların ve dijital platformların payı giderek büyüyor. Buna karşılık aile içindeki ortak zaman azalıyor. Çocuk aynı evde yaşadığı halde anne babasıyla daha az konuşuyor; aynı sofrada bulunduğu halde aynı dünyayı paylaşmıyor. Böyle bir ortamda kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması nasıl sürdürülecek?
Burada eğitime karşı çıkmak değil, eğitimin anlamını yeniden düşünmek gerekir. Daha fazla okul, daha fazla derslik ve daha yüksek okullaşma oranı elbette değerlidir. Fakat bunların yanında daha güçlü aile bağlarına, aile katılımına, kültürel eğitime ve kuşaklar arası iletişime de ihtiyaç vardır.
Aksi halde çok ilginç bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz: Eğitime erişimi artırmak için gösterdiğimiz başarı, çocuğun ailesinden aldığı eğitimi zayıflatabilir.
Bu, eğitimde başarısız olduğumuz anlamına gelmez. Tam tersine, bundan sonraki aşamanın ne olması gerektiğini gösterir. Türkiye artık yalnızca “çocuğu okula nasıl götürürüm?” sorusuna değil, “okuldan eve dönen çocuğun ailesiyle ve kültürüyle bağını nasıl güçlendiririm?” sorusuna da cevap vermelidir. Çünkü eğitim ağacının dalları okul olabilir; fakat kökleri ailedir.
Kökleri kuruyan bir ağacın daha fazla dal vermesi, onun daha güçlü olduğu anlamına gelmez. Nasreddin Hoca’nın fıkrası bugün de aynı soruyu soruyor: Kendi bindiğimiz dalı mı kesiyoruz acaba?