Toplumda dinî kıyafet ve şekliyle arz-ı endam eden, kendine has bir üslupla dinî konularda konuşan, medyada da çok sayıda takipçisi olan bir zatı muhterem, halkın hür iradesiyle seçtiği Üsküdar Belediye Başkanlığının siyasî oyunlarla iktidar partisine geçirilmesini sosyal medyada paylaştığı akla ziyan bir mesajla kutladı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesinin aynı yolla kurtarılmasını temenni etti. İBB’nin iktidarın muhalifi olan bir partiye geçmesine sebep olanlara da beddua etti.
Dinî hakikatler nur gibidir, “Çoğu yalancılık ve bilmeden yabancı parmağına alet olma ihtimali olan”1 siyaset ise, topuz mesabesindedir. İnsanlar bir elinde nur, diğer elinde topuz tutan bir din âlimine itibar etmezler. “Acaba bizi nur ile celp edip topuzla dövecek mi?” diye düşünürler ve onun söylediği hakikatlere rağbet etmezler.2
Başta dört müçtehit imam olmak üzere, geçmiş asırlarda yaşayan mutemet, yıldız şahsiyetler olan İslam âlimleri –istisnalar hariç–ellerine sadece nuru almışlar, siyaset topuzunu tutmaktan imtina etmişlerdir.
Her devirdeki hâkim siyasîler, söz ve icraatlarını halka kabul ettirmek için halkın itimat ettiği âlimlerin fetvalarına ihtiyaç duyarlar ve onları kendilerine meddah yapmaya çalışırlar. Gerçek âlimler bunu bildiklerinden, hak ile batılın birbirine karıştırıldığı siyasete fetvacı olmamak için onun çekim alanına girmemişlerdir.
İmam Azam Ebu Hanife, Abbasî Halifesi Mansur’un baş kadılık (Adalet Bakanlığı) vazifesi teklifini elinin tersiyle itmiş, bu yüzden zindana atılmış, işkence altında vefat etmiştir. İmam Malik dindar bir halife olan Harun Reşit’ten uzak durmuş, Onun “Ya İmam! Sarayıma gel. Çocuklarıma Hadis öğret” teklifine karşı, “Ey Müminlerin Emiri! İlmi zelil etme. Benim medresem var. Çocuklarını oraya gönder. Diğerleriyle birlikte onlara ilim öğreteyim” demiştir.
Ahirzamanın mümtaz âlimi Bediüzzaman Said Nursî, hiçbir zaman devrinin hâkim siyasîlerinin -dindar da olsalar- kontrolüne girmemiş, kayıtsız şartsız onların destekçisi olmamıştır. Onların, insanın dünyasını mamur edecek makam ve servet tekliflerini elinin tersiyle itmiştir.
Cumhuriyetin kurucuları tarafından, onlarla birlikte çalışma karşılığında kendisine teklif edilen Ankara’da bir köşk, milletvekilliği, 300 Lira (üç yüz altın) maaş ve Doğunun Umumî vaizlik makamını kabul etmemiş, bu sebeple kendisine ve Nur Talebelerine 28 sene hapis, sürgün, baskı, gözaltı zulümleri uygulanmıştır. Ama o pes etmemiş, müspet hareketle iman ve Kur’ân hizmetini devam ettirmiştir. O telif ettiği Risale-i Nurlarla ve yetiştirdiği milyonlarca talebelerle dünya çapında gönülleri fethetmiştir. Şayet o siyasîlerin kontrolüne girmiş olsaydı, dillere destan bu muvaffakiyeti elde edemezdi.
Bediüzzaman, siyasetin manyetik alanına girmeden, mukteza-ı hale mutabık bir şekilde, yaşadığı dönemin siyasîlerini, Menderes ve CHP’li Hilmi Uran’a yazdığı mektuplarda olduğu gibi, uyarı vazifesini yapmıştır.
Son söz: Zamanımızın din âlimleri iman ve Kur’ân hakikatlerine hizmette başarılı olmak istiyorlarsa siyasete bakışta İmam Azam, İmam Malik ve Bediüzzaman gibi şahsiyetleri örnek almaları gerekmektedir.
Hâkim siyasîlerin sadece iyiliklerine bakarak fahiş hatalarına göz kapayıp onların meddahı olan âlimler, ellerindeki elmas kıymetindeki nurların değerini düşürürler. Halkın nazarındaki itibarları sarsılır. İnsanlar dinden soğumaya başlar. Bu da manevî bir vebaldir.
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 76.
2- Age., s. 62.