Davos’ta her yıl tekrarlanan Dünya Ekonomik Forumu toplantıları, küresel kapitalizmin vitrini olarak görülür.
Çok uluslu şirket yöneticileri, siyasetçiler ve küresel elitler burada yalnızca ekonomiyi değil, aynı zamanda Batı medeniyetinin kendini nasıl gördüğünü de sergiler. Bu bağlamda Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun Davos konuşması, klasik bir “liderler arası nezaket konuşması” olmanın ötesine geçerek, çağdaş kapitalist sistemin dahilî krizlerine dair dikkat çekici bir Batı içi eleştiri niteliği taşıyordu.
Trudeau’nun konuşmasının merkezinde “kapsayıcılık”, “sosyal adalet” ve “sürdürülebilirlik” gibi kavramlar yer aldı. İlk bakışta bu söylem, Batı siyasetinin son yıllarda sıkça başvurduğu esnek bir söylem gibi görülebilir. Ancak konuşmanın satır aralarına dikkatle bakıldığında, asıl meselenin kapitalist sistemin artık kendi meşruiyetini dahi taşıyamaz hâle geldiği gerçeği olduğu anlaşılmaktadır. Trudeau, doğrudan kapitalizmi suçlamasa da, onun ürettiği eşitsizlikleri, güvencesizliği ve toplumsal parçalanmayı itiraf eden bir dil kullandı.
Bu noktada konuşma, Batı medeniyetinin gücü referans alan tarihî yürüyüşüne dolaylı bir eleştiri sunmaktadır. Modern Batı, “Aydınlanma”dan bu yana aklı, bilimi ve sermayeyi merkeze alarak dünyayı dönüştürdü. Bu dönüşüm, bir yandan refah ve teknolojik ilerleme üretirken, diğer yandan insanı yalnızlaştıran, aileyi ve toplumu parçalayan ve çevreyi tüketen bir sistem üretti. Trudeau’nun Davos’ta vurguladığı “insan onuru” ve “toplumsal dayanışma” çağrıları, aslında bu medeniyet projesinin eksik kalan ahlâkî boyutuna işaret etmektedir.
Kanada Başbakanı’nın konuşması, gücün artık yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla ölçülemeyeceğini savunurken, Batı’nın kendi kurduğu düzenin yükünü taşıyamadığını da kabul eder gibiydi. Küresel kapitalizm, özellikle pandemi sonrası dönemde, sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, Batı toplumlarının merkezinde de ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kaldı. Orta sınıfın erimesi, genç kuşakların geleceğe dair umutlarını yitirmesi ve gelir adaletsizliğinin kalıcı hâle gelmesi, Trudeau’nun satır aralarında açıkça hissedilen endişelerdir.
Davos gibi bir platformda bu tür bir konuşmanın yapılması ayrıca anlamlıdır. Çünkü Davos, kapitalist sistemin kendisini yeniden ürettiği bir mekândır. Bu nedenle Trudeau’nun eleştirisi, sistem dışından gelen bir itirazdan ziyade, içeriden yükselen bir uyarı olarak okunmalıdır. Bu uyarı, Batı medeniyetinin gücünün artık sadece askerî ya da ekonomik üstünlükle sürdürülemeyeceğini, ahlâkî ve toplumsal bir yeniden inşa ihtiyacının doğduğunu göstermektedir.
Ancak burada bir çelişki de dikkat çekmektedir. Trudeau’nun eleştirel tonu, mevcut düzeni köklü biçimde sorgulamaktan ziyade, onu “daha insanî” hâle getirme çabasıyla sınırlı kalmaktadır. Bu durum, Batı’nın kendi krizlerini çoğu zaman radikal bir yüzleşme yerine reformist söylemlerle aşmaya çalıştığını gösterir. Kapitalizmin yapısal problemleri, bireysel iyi niyet çağrılarıyla çözülebilecek meseleler değildir. Davos’ta dile getirilen eleştiriler, bu gerçeği kabul etmekle birlikte, sistemin temel mantığını sorgulama cesaretini henüz tam olarak yansıtmamaktadır.
Sonuç olarak Trudeau’nun Davos konuşması, çağdaş kapitalist sistemin içine düştüğü krizin Batı’nın en merkezî aktörleri tarafından dahi inkâr edilemediğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu konuşma, Batı medeniyetinin güce dayalı tarihsel anlatısının artık sürdürülebilir olmadığını, insanı ve ahlâkı merkeze almayan bir düzenin uzun vadede çökeceğini ima etmektedir. Davos’ta dile gelen bu itiraf, belki de Batı medeniyeti için bir sonun başlangıcı olarak okunabilir.