Askerde iken timde mayıncı olarak eğitim almıştım. En önde elinde dedektörle ilerler mayıncı.
En dikkatli olması gereken askerdir, en küçük bir dalgınlık hem kendisinin hem de arkasındakilerinin hayatını tehlikeye atar. Nereye adım atacağını ve dedektörün sesini aynı dikkatle karşılamak zorundadır. Arkasındakiler de onun adımlarını takip ettikleri sürece tehlikeden uzaklaşırlar.
Yolumuzu kaybettiğimizde en doğru yolları bize gösteren kendilerine, düşünüşüne tecrübesine, derinliğine itimat ettiğimiz zatların arkasında yürüyebilmek bizleri hayatın mayınlı noktalarından uzaklaştırarak emniyetle sahili selamete ulaştıracaktır.
Bediüzzaman’ın, ‘’Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.’’ 1 cümlesi,
Necip Fazıl Kısakürek’in “Üç günlük dünya için gayret üstüne gayret, / Ebedî bir hayat için gayret yok, hayret!” beyitlerini aklıma getirdi.
Her insanın tefekkür dünyası kendisine has ve ayrı bir derinlik taşır. Bu nedenle de benzer duyguların farklı ifadeleri ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında ebedî hayat için gayret edilmeyen bir hayatın tamamen zayi olduğunu, hakkını vererek yaşamadığımızı söylemek belki de yanlış olmayacaktır.
Omuzlarımızda ne kadar ağır ama bir o kadar da kıymetli bir yükün olduğu bilinciyle yaşamak…
Uykudan uyandığımızda ilk etapta bize hayal gibi gelen fakat gerçekte hakikatin en somut haliyle karşılaşacağımızı ve Allah’ın izni haricinde kimsenin kimseye faydasının olmadığı ve olamayacağı bir güne hazırlık yapmak…
Üç günlük dünyaya sarf edilen emeğin bir benzerini aslî hayatımızı yaşayacağımız, temel varış yeri için, en önemli zamanlar veya zamanların ötesindeki mekân için harcamamak beni çok korkutuyor ve ürkütüyor açıkçası.
Dipnot;
1- On Yedinci Sözün İkinci Makamı, s. 243.